25 Mart 2017 Cumartesi

Yokum diyorum!


Richard Watson adında bir İngiliz "fütürolog" , ileride
nelerin ortadan kalkacağını hesaplayıp kronolojik bir
liste yapmış.
Liste uzun..
Mesela;
2022'de Bloglar, imla kuralları,
2038'de Sükûnet ortadan kalkacakmış.
2050'den sonra ise fiziksel acı, çirkinlik ve ölüm...

Özellikle ölümün ortadan kalkacak olması beni taaa çocukluğuma
götürdü."Taaa" diye özellikle uzattım;yoksa parmağım klavyenin
tuşlarının arasına sıkışıp kalmış falan değil.
Bu yaştan çocukluğa doğru geriye dönmek epey meşakkatli ve de
bir hayli uzunca bir yol.
Hani insanın "gidip de gelmemek,gelip de görmemek var" diye
helalleşesi geliyor.

Neyse..
Valide derdi ki,"iyi insan olun.Herkese iyiliğiniz dokunsun.
Kimseye asla kötülük yapmayın."
Peki ne olacaktı o zaman?
"Cennete gidersiniz."
Tamam da..Ne var ki Cennet'te?
"Bi kere ölmek yok.Ayrıca ne isterseniz anında olacak.
Mesela canım elma çekti diyeceksiniz,anında yemiş gibi
olacaksınız."
Her şey tamamdı da..
Bu "gibi olacaksın" işi kafama hiç yatmamıştı benim.
O zamanlar Cüneyt Arkın'ın tarihi filmleri meşhurdu.
Biz o filmlerle büyümüştük.
O, filmlerinde parlak saten gömleğinin üzerine elmayı sürte
sürte bir güzel silip parlatır,sonra da suyunu sıçrata sıçrata
yerdi.
İki ısırış arasında da en az elli Bizanslıyı telef ederdi.
Biz de bu görüntüye bayılırdık.
Velhasıl elmanın tadını çıkara çıkara yiyemiyecek olmam
canımı sıkmıştı.
Büyüyüp kadınlar hakkındaki fikirlerimizin değişip,"Ohh yavrum!
Hepsi senin mi?" moduna geçtiğimizde elma meselesini bu defa
kadınlara uyarladım.
Mesela durup dururken "canım Angelina Julie çekti" dediğimde
ne olacaktı?
Gerçi o zamanlar ortalıkta bu köfte dudak yoktu.
Yerine yukarıya resmini koyduğum Raquel Welch, Ursula Andres
gibi hatunlar vardı.Hepsi de bugünün ünlülerinden daha güzel
daha çekiciydi daha seksiydi...
Hem de doğal,katışıksız.
Bugünküler ise aynen windows gibi..
Sürekli güncelleyip bi yerlerine yama yapmazsan bi halta
yaramazlar.
Patlayıp üzerine jöle fışkıracak diye göğsüne dokunamazsın.
Sözüm ona dolgun görünsün seksi olsun diye kıçının yağını
dudağına enjekte ettirirler,senin de öperken "ulan aslı dururken
suretini ne diye öpeyim" diyesin gelir.
Bak konuyu yine dağıttık..
Baştan alalım..
Şimdi,canım Angelina Julie çekti dediğimde "o iş" olmuş gibi mi
olacaktı?
Yani daha "canım çekti" der demez hemen bir sigara yakıp,arkasından
da Angelina'ya (Artık yüz göz olduğumuzdan ilk adıyla sesleniyorum)
dönüp,"nasıldım?" mı diyecektim.
(Bu lafı ve de sigara hikayesini hangi salak uydurduysa..
Sanki kamyon tamir ediyordu da,mola verdi!)
İyi de,büyüklerimiz belkide okumaya teşvik olsun diye mi artık
bilmem,özellikle güzel bir kadından bahsederken "kitap gibi kadın;
çevir çevir oku" derlerdi.
O zamanlar bu bize zaman alıcı ve üzerinde ciddiyetle çalışılması
gereken bir iş gibi gelirdi.
Bu hesaba göre şimdi biz doğrudan son sayfayı açmış olmuyor
muyduk?
...
Kitap dendi mi nedense benim aklıma hep roman gelirdi.
Eğer işi kitabına uyduracaksak o zaman kitabın tekniğine göre
hareket etmemiz gerekirdi.
Roman dediğin giriş,gelişme,sonuç bölümlerinden oluşurdu.
Giriş bölümünde,önce olayın kahramanlarını tanırdın.
Ne iş görürler,nasıl davranırlar romandaki işlevleri nelerdir,neye
nasıl tepki verirler önce onları öğrenirdin.
Sonra yavaş yavaş taşlar yerine oturmaya başlar,kahramanların
faaliyetleriyle gerilim ve heyacan dozu yükselmeye başlardı.
Bir müddet sonra artık olaylar al takke ver külah haline gelip işler
iyice çığırından çıkardı.
Sonlara doğru ise ipuçları iyice belirginleşmeye başlar,ordan
hareketle düğüm ufak ufak çözülmeye başlardı.
En sonunda bir "Ohhhh!" çekişle biterdi.
-Şükürler olsun;katil muslukçuymuş!
Bahçıvan çıkacak diye ödüm kopmuştu" der,ferahlardın.Bu hesaba göre "olmuş gibi olma" hali yanlıştı,tatsızdı..
Bu işler yangından mal kaçırır gibi olamazdı..
Olsa da tadı çıkmazdı..
Yani şimdi biz tadını çıkara çıkara bi roman okuyamayacak mıydık?..

Bu arada "Muslukçu da neyin nesi" diyen olabilir;açıklayalım.
Aramızda şahsi bir husumet olduğundan muslukçuya fena halde
gıcıklığım var da,cinayeti üzerine atıp içeri tıktırabilirsem rahat
ederim diye düşünüyorum da,ordan çıktı.
...
Neyse,diyelim ki "olmuş gibi" olmasına da razı olduk.
Peki aynı anda başkalarının da canı aynı hatunu çekerse..
Dahası aynı anda Angelina'nın canı da Brad'i çekerse,bir
başkaları da "ille de Brad" diye tutturursa...
O zaman ne olacaktı?..
Yani şu insanların üremelerini tatbiki olarak anlatan belgesel
fim yönetmenlerinin bile aklına bu kadar geniş kadrolu gurup
fantazisi gelemezdi.
Tam bir keşmekeş!

"Ancak istediğin anında olacak" dediklerine göre bankalarda olduğu
gibi elimize fiş alıp levhada numaramız yansın diye beklemeyecektik
herhalde..
Vardı bir bildikleri..
...
Baktım bu yüz kızartıcı işin altından kalkamayacağım,bir süreliğine
bilinç altıma atıp,ölümsüzlük meselesine kafa yormaya başladım.
Dünyada alışmışız;her şeyin bir sonu var.
Ama burada yok.
Yaşa Allah yaşa..
1000 sene 10.000 sene 100.000 sene..
Git gidebildiğin kadar.
Bu da hoşuma gitmedi.
Yahu bir insanın 57,682'nci evlilik yıl dönümü mü olur?
Hani karın,sevgilin her kimse,"tanıştığımız ilk günü hatırlıyor
musun" dese..
Bittin gitti..
Bugün orta halli bir PC'nin işlemcisi saniyede ortalama üç milyon
işlem yapıyor.Buna rağmen simit büyüklüğünde bir diskten bir
bilgiyi alıp önüne koyana kadar anası ağlıyor.
O zaman ben nasıl hatırlarım ki o kadar eskiyi..
Baktım bu mevzu sandığımdan daha da derin..
Fazla düşünürsem bu antin kuntin fikirler yüzünden dinden
imandan çıkacağım,ondan da vazgeçtim..
Bugünün dünyasına dönüp meseleyi daha küçük boyutta ele
almaya karar verdim.
Belki o zaman işin içinden çıkabilirdim.
...
Araştırdım.
İnsan ömrü normalde 120 yılmış.
Yalnız kullanım klavuzundaki kurallara riayet edilmediğinden
bu süreyi tam olarak kullanmak mümkün olmuyormuş.

Bunun üzerine "mesela" diyerek başladım düşünmeye...
Sigara yok,içki yok..
Elde tartı aleti her şeyi tartıp ölçüp biçip öyle yiyorum.
125 gr ondan 35 gram şundan..
Spor falan filan işte, ne gerekiyorsa ondan yapıyorum.
Geliyorum 100 yaşına..
Hala cin gibiyim..
Fizik kimya yerinde..
Her türlü aktivite tam gaz.
Hani feysbuka yaşımı yazmadan fotomu koysam,onlayn
olanların dürtmesinden sağım solum morarır.
Vaziyet o vaziyet..
İyi de;bu ne işe yarardı.?.
Düşündükçe 100 yaşında hala çivi olmanın hiç bir işe yaramayacağını
hatta daha beter adamı çileden çıkarıp deli edeceğine karar verdim..
Çünkü nereye gidersem gideyim o nüfus kağıdı da benimle beraber
gelecekti.
Gönlüme göre çiçeği çukulatayı kapıp kız istemeye gidemezdim.
"Oğlumuz kaç yaşında?" sorusuna "100" deyince büyük ihtimalle
"Oha!Çüş!" diyeceklerdi.
Hatta belki de sopayla döverler,yetmez,arkamdan da hamam
takunyası atarlardı.

Sonuç olarak 2050 senesini beklemekten vazgeçtim.
Kadının olmadığı hayatı yaşayıpta ne yapacaktım ki?
Öyleyse,koy kıçına rahvan gitsin!
Şimdi çok bilmişin biri "İyi de birader sen de git 90 yaşında birini bul"
diyebilir..
Önlem olarak şöyle derim:
"Güzel de;ben kendime masalcı nine aramıyorum ki.."

Aslında başka bir yazı konusu ama bi parça değinmekte fayda
var.
Kadın kısmı 30'unu geçti mi tehlikeli hale gelir.
Öyle "sana hastayım ulen" diye gözü kapalı peşinden koşmaz.
Tam bir bilinçli tüketicidir.
Kar zarar hesabını,armudun sapını,üzümün çöpünü iyi
hesaplar.
İnanmayan açsın evlenme programlarını izlesin.
Kadın daha ağzını açar açmaz "tapu,maaş,ev" den bahsediyor.
O yüzden eğer birine hevesliysen en geç 29'unda kapacaksın,
30'una da beraber gireceksin.
O zaman tehlikeyi kısmen bertaraf edebilirsin.
Neyse bu mevzuyu şimdilik burada keselim.

Diyeceğim o ki,en azından erkek olarak lüzumundan fazla
yaşamanın hiç gereği yok.
Peki "ne zamandan sonrası lüzumsuz" derseniz cevabı gayet
basit derim.
Senin ilgilendiğin kadınlar artık seninle ilgilenmemeye
başlamışlarsa tam zamanıdır.
Aynı filler gibi davranmanın zamanı gelmiştir.
Bilindiği gibi filler ortalık yerde ölmezler.
Öleceğini hissettiğinde en yakın fil mezarlığına doğru yola
koyulurlar..
O vakitten sonra yapılması gereken hareket de odur.
Hiç olmazsa havanla tavanla,herkesin aklında matah bi şey
olarak kalarak...
Hem kovboylar çizmeleri ayaklarında ölürler..
Göbeğine kadar çektiği iç donuyla kıçını devirmiş yatarken
değil!

O yüzden kutumu da açmıyorum,2050'ye de yokum diyorum.
...

Ulen bak şimdi canım sıkıldı;durduk yerde efkar bastı iyi mi?..
En iyisi kendime iki bira açayım da..
Atın ölümü arpadan olmasa da arpa suyundan bari olsun.

26 Şubat 2017 Pazar

Doktor gözüyle Pakize Hanımın donu..

Prof.Dr.Ahmet Rasim Küçükusta diyor ki..
"Hastanın duruşu, yürüyüşü, oturuşu, el ve kollarını hareket ettirişi,
nefes alıp verişi, sesi, konuşması bazen röntgenlerden de,
 endoskopilerden
de, tomografilerden de, MR’ dan da, yüzlerce
 laboratuar incelemesinden
de daha değerli ipuçları verebilir.

Hatta hastanın kılığı kıyafeti, iç çamaşırları, ayakkabısı, takıları bile
dikkatle incelenmelidir."

Kısaca diyor ki "Doktorlar iyi bir gözlemci olmalıdır."

Allah ellerine düşürmesin kendi başıma gelmedi ama gelenlerden
iyi bilirim doktorların nasıl gözlemci olduklarını..
Röntgencinin bile gördükleri sınırlıyken bu sınır tanımayan
doktorlar adamın her yanını fena halde gözlemlerler.
Hatta senin aynayla bile zor gördüğün yerleri gayet rahat
babasının malı gibi mıncıklıya mıncıklaya gerdire gerdire bohça
karıştır gibi karıştırır,deliğinden şişenin içine bakar gibi tek gözünü
kapatıp en ücra yerlerine kadar bakarlar.
Kendilerine sorarsan senin iyiliğin için "bulgu" ararlar..

Neyse bu ayrı bir yazı konusu,biz dönelim asıl konumuza..
Küçükusta gözlem konusunda Ümit Yaşar Oğuzcan'ı övdükten
sonra "Donlara destan" şiirine doktor gözüyle bakıp şöyle diyor:

Zırh gibi, kalkan gibi kurşun bile işlemeyen çifte don giyen Mühendis
Bey’in hastalığı romatizmal bir hastalık... 
Uzun fanila don giyip vücudunu sıcak tutmaya çalışan Fitnat Hanım
derdi ise siyatik.


Pakize Hanım'ın donuna gelince...
İşte zurnanın zırt dediği yer burası..
Bildiğimiz düz erkekle Hipokrat'ın tezgahından geçmiş erkek
arasındaki farkın ortaya çıktığı yer.

Normal erkek şiirde bile olsa Pakize Hanım'ın donsuz olduğunu
farkederse hönk diye kalır;gözleri faltaşı gibi açılır suratına "ulan
işte şimdi bittin Pakize" sırıtışı yerleşir.
Vücudunda ne kadar kan varsa ara kablosuna akın eder.
Ara kablosu dediğim hani şu zaman zaman kadınlara geçici organ
nakli için kullandığı aparat.Ya da "muhayyer" olarak verdiği diyelim..
Gerçi muhayyerin tanımı beğenilmediğinde iade edilme koşullu mal
ama buradaki iade nedeni beğenilmemesi değil geçici bir süre servis
dışı kalması..

Daha fazla dallandırıp budaklandırmadan devam...
Ne diyoduk,ha..İşte yukarıda adı geçen organa kan hücum edince
erkek kısmı bu Pakize Hanım'ı alır,"yahu bu kadının anatomik yapısı
müsait mi" filan demez kafasında şekilden şekile sokar,üçe beşe katlar
"dağlar seni delik delik delerim" tadında fantastik ve fantezik işlerine
alet eder.

Hipokrat eli değmiş A.Rasim Küçükusta'nın yaklaşımı ise farklı..
"Pakize Hanım’ ın neden donsuz gezdiği hakkında çok çeşitli
yorumlar
 yapılabilir, sade şiirler değil hikâyeler, romanlar da
yazılabilir ama bu
 durumun bu hanımefendide idrar yollarını
üşütme tehlikesi yaratabileceğini
 söylemekle yetinmek istiyorum."


İşte bu!
Neymiş:"Önce sağlık!"
Öyle kıtlıktan çıkmış gibi "hazır donsuz kıstırmışken" fırsatçılığı yok.
Kibarca "lütfen donunuzu giyiniz,kendim için bi şey istiyorsam namerdim,
sizin iyiliğiniz için.." diyor.

Diyor demesine de..
Benim gibi fesatlar bu efendice ve de tıbbi yaklaşımı farklı şekilde de
yorumlayabilirler..
Şimdi adam doktor ya..
Bu gayet zarif yaklaşımın altında hijyen mijyen işleri olabilir..
"Dur birader önce işi bi sağlama alalım donunu bi giysin sağlığından
bi emin olalım da sonra bakarız" diyebilir..
Ya da diğer erkeklerde "Pakize Hanım rahatsız,hasta" algısı yaratıp
meydanı boşaltıp rakipsiz kalmaya çalışabilir..

Daha fazla uzatıp mübarek gün adamın günahına girmek istemiyorum,
ama insanoğlu bu;kese değil ki beynini büzesin.
Aslında doğru bir cümle olmadı,farkındayım ama sonunu bağlayamadım..
Amaaan napiim canım,bu sıcakta anca bu kadar..


Önemli not:
Bu yazının bir kısmı yüzünden başım derde girebilir.
O yüzden küçük bir açıklama..
Mübarek gün yalan söyleyecek değiliz heralde ama yine de "iki
gözüm önüme aksın" diyerek şöyle devam ediyorum..
Ben bu Pakize Hanım'ı ömrümde görmüşlüğüm merhaba bile
demişliğim yoktur.
E haliyle donu var mıdır yok mudur bilmem;Ü.Yaşar Oğuzcan'ın
yalancısıyım.
Hem bana ne canım elalemin donundan...

7 Mart 2012 Çarşamba

8 Mart 1857'de ne oldu?













Oldum olası birinin uydurduğu,sorup soruşturmadan da milletin
peşinden koştuğu,yılın diğer günlerinden ayrıştırılmış günlerden
hiç hoşlanmam.
Kafamın çalışma şekli biraz arızalı olduğundan itiraz ederim,
altında bit yeniği ararım.

Bu cümleden hareketle "8 Mart 1857'de noolmuş" diye merak ettim,
Vikipedik bir araştırma yaptım.
Olan şu:ABD’nin New York kentinde konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında
çalışan 40 bin işçinin insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücrete karşı
başlattığı grev, polisin saldırısıyla kanlı bitmiş.
Saldırı sırasında çıkan yangında çoğu kadın 129 işçi can vermiş.
Almanya Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin'de bu yangında
yaşamını yitiren 129 kadın işçi anısına 8 Mart gününün Dünya Emekçi
Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önermiş.

Sonuç:
Yapılan hareket doğrudan kadını hedef almış değil.
Yani,şiddet kadın/erkek tüm işçiye,ayırım yok.
Üstelik "çoğu kadın" dendiğine göre o 129 kişinin içinde erkekler de var.
(Belki de erkekler kaçmak yerine kadınlara yardım etmeye çalışırken
can vermişlerdir,ne belli..)

Kısacası...
O kadar uğraşmama rağmen kadının,şu olayın içinden nasıl çekilip
çıkarılarak kutlanan günle ilişkilendirildiğini anlayamadım.
Belki kaz kafalılığımdandır,kim bilir..

Kararım:
"8 Mart Dünya Kadınlar Günü",bir Clara Zetkin işgüzarlığından başka bir
şey değildir.