13 Kasım 2007 Salı

Kitap okudun da nooldu ki?

Geçenlerde gazetelerde yine okumaya ne kadar hevesli bir

mil let olduğumuzu ortaya koyan bir istatistik yayınlandı.

Yalnız bu defa konuya başka bir açıdan bakmışlar.

Doğrudan "okumuyoruz" diyeceklerine işe basılan kitap

sayısından başlamışlar ama varılan sonuç yine aynı.

Habere göre basılan kitap sayısı hiç fena değil.Ancak basılan

bu kitapların yarısını ders kitapları,yanlış aklımda kalmadıysa

yüzde on dört-on dokuzu bilimsel yayınlardan oluşuyor.

Tahmin edileceği üzere en düşük oran yine kültür-edebiyat

dalında..

Yani çıkarılan sonuç yine okumadığımızı belgeler nitelikte.

...

Bu araştırma sonuçlarına pek itibar etmem ben.Çünkü bizim

vatandaşımız avantayı sever.

O yüzden satın almadan da okumanın bir yolunu bulur.Haliyle bu kişiler de istatistiklere girmez.

Sadece kitap değil gazete okuma açısından da durum böyledir.

Neyse benim asıl sözünü etmek istediğim başka.

...

Ben "filan kitabı okudum" ya da "okumadan duramam" diyen birisinin bilerek bilmeyerek alttan alta karşısındakine "sen okumuyorsun ama bak ben nasıl okuyorum " demeye çalıştığını düşünürüm.

Böyle yaparak sanki kendini diğer insanlardan farklılaştırır,başka bir boyuta geçer.

Şimdi hemen bu lafların üstüne atlayıp şarlamayın;önce okuyun!

Hem belki de bana öyle geliyordur ne belli?

Allah Allaaah..

Hem kardeşim kim parfüm kullandığında sağala sola "bak ben orama burama parfüm sürdüm" diye yaygara yapıyor?

Adamın aklına bile gelmiyor bu..

Ancak kullandığı markayı değiştirmişse nasıl filan diye soruyor o kadar.

Ancak söylemese de kokusundan biz onun parfüm kullandığını biliyoruz.

Pekii biz kitap okuyanı o söylemeden anlayabiliyor muyuz?

Ne gezer..

Ne kendi hayatına ne de çevresindekilere ben bir katkısını göremedim.

Ukalalıkları hariç.

Yeri gelecek de "filancanın feşmekancı kitabı" filan diyecek...

Ha bi de "filanca yayıncılıktan" diyecek..

...

Kimse kusura bakmasın ama biz kitabı masal kitabı gibi okuyoruz.

Bitince de gökten düşen üç elmadan hesabımıza düşeni kemirerek yolumuza devam ediyoruz.

Yaşamımızın hiç bir alanında faydası olmuyor.Çünkü okuduklarımızı yaşama entegre etmiyoruz.

Daha doğrusu edemiyoruz.Çünkü verileri bir araya getirip onlardan yola çıkarak bir sonuca varma yeteneğimiz yok.

Aslında yetenek lafı yanlış oldu;becerimiz yok diyelim en iyisi..(Hiç yeri değil ama "en iyisi" deyince aklıma NECO geldi..NECO'yu oluşturan harfleri ingilizce olarak okuyunca "en iyisi o" çıkıyor ya..)

...

Pekii eksik ne?

Kitabın hacmini tarif ederken "tuğla gibi" tabirini kullanıyoruz.O zaman oradan devam edelim..

Her okuduğumuz kitap bir tuğla..Atıyoruz bir kenara..

Birikiyor..Oluyor bir tuğla yığını..

Bir kenarda birikmiş tuğla sadece inşaat malzemesidir.Eğer onu bir araya getirip bahçeye veya bir binaya duvar yapamazsan bir anlamı olmaz.

Sadece tuğla olarak kalır.

Belki kışın karnın sancılandığından ısıtıp ayağının altına koyarsın,o kadar.

Çünkü başka bir işe yaramaz.

Bizim kitap okuyanımızın da derdi bu..Kitapların verdiklerini organize edip yaşamına sokamamak.

Neden?

Cevabı basit.

Hayatta hiç hazzetmediğimiz,"ulan şunu kaldırsalar da kurtulsak" dediğimiz,"ulan zepevenk!Hiç olmazsa gidiş yolundan bari bir iki not verseydin" dediğimiz,zar zor geçecek kadar not aldığımız dersin adı ne?

Yanıt veriyorum:Matematik!

Bakın matematiğin tarifinde ne var:

-Başkalarının bir konuya, bir olaya bakışını kendi görüşleriyle karşılaştırarak en doğru olanı bulmaya yöneltir.

-Matematiğin ögeleri, mantık, sezgi, çözümleme, yapı kurma, genellik, bireysellik ve estetik.
-Matematik, yeni bilgilerin elde edilmesi, elde edilen bilgilerin açıklanması, denetlenmesi ve sonraki kuşaklara aktarılmasında yer ve zamana bağlı olmayan güvenilir bir araç.

...

Yani...

Tuğla var ancak,usulüne göre duvar örecek usta yok!

7 Kasım 2007 Çarşamba

Sürekli "el üstünde tutan" koltuk



Mağaza vitrininde gördüğüm bu koltuğun fotoğrafını utanmadan
nasıl çektim,ben de anlamadım.
Ama ilginç geldi.
Fotoğraf çekmeye utanmadım da özelliklerini sormaya utandım.
Belki tezgahtarlar erkek olsaydı şaka yollu sorardım ama,kadın olunca...
Neyse..
Görünüşe bakılırsa insandan ilgisini alakasını esirgemiyor gibi görünüyor.
Ancak arada mıncıklıyor mu ya da karpuz seçer gibi "şap şap"
vuruyor mu,onu bilmiyorum.
Ancak meraklı erkek kısmını da uyarıyorum:
-Henüz bildirilmiş bir yan tesiri yok.
Ancak bu olmayacak anlamına gelmiyor.
Benden söylemesi..

5 Kasım 2007 Pazartesi

"El 'çük'ü tatlı olur"


Ben böyle atasözlerimizi severim.
Lafı tam gediğine lök diye oturtur.
Üslubu beğensek de beğenmesek de
"Komşunun tavuğu komşuya kaz
görünür" tarzı diplomatik bir dil
kullanmak yerine anlatmak istediğini
eveleyip gevelemeden aktarıverir
hemen.
Tabiri caizse kelimenin tam anlamıyla
"kodumu" oturtturur.
...
Bilindiği üzere Keven Costner Amerikan
türküleri çığırmak üzere ülkemize geldi.
Ben bu işle yalnız magazin basınının ilgileneceğini zannederken
baktım ki önemli köşe yazarlarımız da işin içinde..
...
"Ünlü olsun, biraz yakışıklı veya güzel olsun, hele bir de yabancı
olsun!..
Bayılıyoruz!" diyor mesela Haşmet Babaoğlu..Onun bu giriş
cümlesi tam da benim atasözümün karşılığı.
Herhalde O kibarlığından yazamamış..
...
Sanırım Antalya Film Festivalinde ünlü yönetmen F.F
Coppala'ya gösterilmeyen ilgilinin Keven Costner'a
gösterilmesinden rahatsız olmuş.
Doğrusu haklı da..
Yalnız benim anlamadığım Kevin Costner'ın eleştirilmesi.
Halbuki eleştirilmesi gereken o değil;izlemeye gidenler.
Yine Babaoğlu'nun anlattığına göre konser boyunca dinleyicinin
coşkun ilgisine inanmaz gözlerle bakıp durmuş Keven..
(Valla ben H.B'nın yalancısıyım.Gerçi benden böyle bir talebi
olmadı ama..)
...
Rivayete göre bir gün Costner evinde çalıp söylerken karısı
"Bak hele bey!.." demiş..Ve devam etmiş:
"Senin gibi yetenek gizli kalmamalı.Şu billur sesinden vatandaş
da sebeplenmeli..Hem kulaklarının pası silinir hemi de sevabı
neyim olur."
Bunun üzerine Kevin de "tamam anasını satiim" deyip atmış
kendini müzik dünyasına, isteyene parasını verene çalıp söylemiş.
Şimdi burada adamın ne suçu var?
Birilerine "Aranızda beşer yüz dolar toplayın;gelip size şarkı
söyleyeceğim" mi demiş?
İhtimal bizim organizatörler oraya gidip "bizim millet 'el şeyisini'
sever;o yüzden ne kakalasan gider.
Gel bir iki Amerikan türküsü söyle de hem sen yolunu bul hem
de biz" demişlerdir.
Neymiş efendim "müziği işe yaramaz"mış.
İyi de..
Müzik konusunda başkalarını eleştirecek en son kişilerin bizler
olması gerekmiyor mu?
Açın müzik kanallarını da dönen klipleri izleyin bakalım haksız
mıyım.
Hem adam en azından kendi kültürüne uygun folk (Country) tarzı
bir müzik yapıyor.
Tamam;"ölmeden önce ille de dinlenmesi gereken 1001 ses"ten
biri değil ama insanın kulağına da tecavüz etmiyor.
Para mara istemezse şahsen ben bir iki tek attıktan sonra
sevabına dinlerim.
...
Gelelim sinemacılığına..
Yine H.Babaoğluna göre 1990’daki Dances With The Wolves,
1991’deki JFK ve 1993’teki A Perfect World’de bir de Bodyguard'ı
ilave edip o tarihten bu yana Kevin Costner’in oynadığı dişe dokunur
bir başka filminin olmadığını söylüyor.
Bana göre burada biraz biraz cömert davranmış.Bana göre o
filmlerde de bir numara yok.
Kevin dendi mi benim aklıma bir tek film gelir o da Waterworld...
Nedeni filme çok bayılmam değil.
Aksine hiç hoşlandım.Sıradan fantastik bir hikayeydi..
Ancak bu filmde hem yapımcı hem yönetmen hem de oyuncu
olarak bulununca ben de "hayatının filmini" çekeceğini zannetmiştim.
Yani ekstra beklentim vardı.Öyle ya..Her işi kendin yapmaya
kalkınca "kafamdakileri kimsecikler anlayamaz" hali ortaya çıkıyor.
...
Kevin Costner denince aklıma bir de o "hap"lanmış gibi bakan
bir çift göz gelir.
Saf; ama her iki anlamda..Duru temiz ama hafiften salakça..
Sanki lafı kulağının içinde daha beyne ulaşmadan oracıkta
çözmeye çalışır gibi..
Yüzünde hafif bir gülümseme ama nedensiz.Ve buna eşlik eden
gözler.
Sözüm ona adamın bakışını eleştireceğiz ama kaç satır oldu hala
beceremedik.
Bir daha deneyelim:
Hani lafı anlamayız ama ortada da gülünecek bir şey vardır;onun
farkındayızdır.
O yüzden de bir yandan lafı anlamaya çalışırken diyer yandan da
kendimizi gülümsemeye hazır tutarız ya..
Öyle bir şey.
Amaaan neyse ney..Zaten bize ne elalemin adamından.Kucağımıza
alıp yatacak değiliz ya!
Neticede kuş kondurmasa da iyi kötü göze batmadan oynuyor işte..
Daha ne?
...
Son olarak..
Bu yazıyı Vivaforever'e ithaf ediyorum.
Kendisi Atalet'e "bana Keven'i yazsana.." diyesiymiş.
Bu laf bana Yeşilçam filmlerindeki "bana annemi anlat dadı.Yoksa
o bir melek miydi?" diyen yetim kızı çağrıştırdığından duygulanıp
gözlerimin dolmasına neden oldu.
Ben de durumdan vazife çıkarıp "insanlık öldü mü?" deyip klavyeye
sarıldım.
Ee kolay değil!Ne de olsa ilk göz ağrısı..
Gerçi onun istediği Kevin yazısının bu olmadığını adım gibi
biliyorum ama..
Ne demiş Hıdır?
"Adım Hıdır elimden gelen budur."

4 Kasım 2007 Pazar

PazarLIK



*****
Temel ile Fadime nişanlılarmış, yerleri yok, arkadaşlarından
da bir türlü ev bulamamışlar.
Elele tarlada yürürken Temel dönmüş ve Fadime'ye yumulmuş,
o heyecanla yattıkları yerin tren rayı olduğunu görememişler.
Baslamışlar sevişmeye...
Derken uzaktan tren geliyor.
Makinist bir bakıyor rayların üzerinde 2 insan.. sireni çekiyor..
Temelle Fadime tınmıyor, 100 m kala tekrar çekiyor gene kaçmıyor
bizimkiler, 50m..30m derken imdat frenini çekiyor makinist...
Vagonlar birbirine giriyor çok büyük maddi hasar var...
Hemen Fadime ile Temel'i suç üstü mahkemesine çıkarıyorlar...
Hakim: Ya kardeşim treni görmedin mi sireni duymadın mı ?
Temel: Duyduk hakim bey -Ula niye kaçmadınız o zaman?....
-Valla hakim bey bir baktım ben geliyorum , fadime geliyor, tren geliyor......
Dedim ki "FRENİ OLAN DURSUN.."

1 Kasım 2007 Perşembe

"Türk Milleti çalışkandır,zekidir!" ..mi acaba?

Bir defa bu yazı badem gözlerime fazla mesai yaptırarak
yapmış olduğum derin bir araştırmanın ürünüdür.
Yani,yazıyı hakkını vererek okuyun.
...
Öteden beri Atatürk'ün Türk Milleti hakkında söylemiş
olduğu laflarda hep bir tuhaflık sezmişimdir.Bu yolda
söyledikleri bir durum tespitinden ziyade sanki temenni gibidir.
Sanki gerçek bu değildir ama o öyle olmasını arzu eder
gibidir.
Hani aileler çocuklarının olmasını arzu ettikleri tarzda yetişmeleri için
çaktırmadan telkinde bulunur mesajlar vermeye çalışırlar ya..
Onun gibi bir şey.
Mesela "Benim kızım/oğlum hayatta izinsiz başkasının eşyasını almaz."
Veya "Benim kızım/oğlum çalışkandır.Okuldan gelir gelmez dersinin
başına oturur."
Aslında bu laflar gerçekte çocukların 'eli uzun" olmadığından ya da pek
çalışkan olduklarından değil,kendilerine kıssadan hisse çıkarıp adam
olmaları istenmesindendir.
Üstelik bu laflar çocuğun kulağı duyacak şekilde,"bak teyzesi/ amcası"
tarzında bir başkasının üzerinden söylenir.Yoksa ters teper.
...
Benim kanaatime göre Atatürk'te aynı şeyi yaparak mesajı milletin
üzerinden vermiştir.
Bu varsayımdan hareketle Onuncu Yıl nutkunda "Türk milleti
çalışkandır Türk Milleti zekidir" sözü bir durum tespitinden ziyade
onun olmasını arzu ettiği bir durumdur.
Yoksa milletin çalışmaya pek hevesli olduğunu gördüğünden değil.
Aksine umutsuz vaka gibi görünse de "acaba biraz dürtsem
kımıldatabilir miyim" girişimidir.
Konuyu biraz daha açalım.
Mesela zeki ve çalışkan bir arkadaşımız var.Adı Necati...
Şimdi durup duruken yüzüne karşı "Necati zekidir çalışkandır" diye
laf etmemizin bir anlamı var mı?
Bunu ancak onu tanımayan bir başkasına söylersek anlamı olur.
Burada amaç Necati hakkında başkasına bilgi vermektir.
Pekii Atatürk bu lafı kime karşı söylemiştir?Mesela Almanlara mı?
Fransızlara mı?
Hayır!Bizzat Türk Milletine..
Yani bir nevi "utanırlarda adam olurlar" diye ara gazı vermiştir.
Ama bu gazın ne derece işe yaradığı bugün meydandadır.
Allahıma binlerce şükür olsun ki milletimiz bu lafla ilgili ufacık bile olsa
"ne demek istedi" diye üzerinde düşünmek yerine canı nasıl istiyorsa
öyle anlamayı tercih etmiştir.
...
Gelelim bu tespitimin Atatürk tarafından da nasıl doğrulandığına...
16 Ocak 1923 tarihinde İstanbul'da gazetecilere karşı yaptığı konuşmada
şöyle diyor Atatürk:
-İlk işimiz milleti çalışkan yapmaktır.
Daha söze gerek var mı?
...
Bu milletin bir ferdi olarak "tembel" ifadesini kullanmak istemiyorum.
En iyisi "üşengeç" diyelim.
Yani "Türk milleti zeki ama,üşengeçtir."
Yine yani "olan biteni görür kavrar ama çözüm üretmeye,hareket geçmeye
üşenir."
Bunun kanıtı da aşağıdaki videoda..
Biraz komplo teorisi gibi görünse de olmayacak şey değil.
Bence üşenmeyin,izleyin.




Not:Fotoğraf http://commons.wikimedia.org/ sitesinden alınmıştır.

31 Ekim 2007 Çarşamba

Yunanlılar tamam da...

Her Cumhuriyet Bayramında "günün mana ve ehemmiyeti"ni anlatan
konuşmalarda, yurdun nasıl işgal edildiği anlatılır.
Arkasından Yunanlıların İzmir'de denize dökülmesi,
TBMM'sinin kurulması ve Cumhuriyetin ilan edilmesi gelir.
Ben de bu noktada hep şunu merak etmişimdir:
-İngilizlere,Fransızlara ve İtalyanlara ne oldu?
Bu adamlar buharlaşıp uçmuşlar mıdır?
Ya da "sizinle baş edilmez birader;hadi bize eyvallah"
mı demişlerdir?
...
Bu ülkelerin askerleriyle,"Kuva-yı Milliyeci'ler" gibi düzensiz ordular
aracılığıyla mücadele edildiği söylense de "Yunanlıları denize nasıl
döktüğümüz"ün anlatıldığı gibi caf caflı değildir anlatılanlar..
Bazen "anlatılırdı da bunadığımdan ben mi hatırlamıyorum?" dediğim
olsa da çevreme baktığımda onların da benden pek farklı olmadığını
görürüm.
Bu arada yeri gelmişken..Bir ara Yılmaz Özdil bir yazısında sormuştu:
-Atatürk,"Ordular İlk hedefiniz Akdeniz" dedikten sonra neden İzmir'e
gitti?
Sahi;neden Ege?
Bilen var mı?
Malum;İzmir Ege'de.
...
Önceki gün de Haşmet Babaoğlu,Taksim'deki Cumhuriyet anıtının
İstiklal Caddesi'ne bakan yüzünde iki Sovyet Kızıl Ordu generali
Frunze ve Voroşilov'un heykellerinin varlığından söz ediyordu.
Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyet'in kuruluşu sırasında Bolşevik'lerin
hem maddi hem de manevi yardımları nedeniyle o heykellerin Atatürk
tarafından bizzat koydurulduğu iddia ediliyormuş.
...
Özetle söylemek istediğim şu:Kuru kuru bayram mesajlarıyla,gırtlağı
yırtılarak hamasi nutuklar atıp,şiirler söyleyerek sözüm ona bayram
kutluyoruz ancak doğru dürüst olan bitenden haberimiz yok.
Şahsen ben Kurtuluş Savaşı'nda Sovyetler'in,Cumhuriyet anıtına
heykelleri konacak kadar yardımları olduğunu bilmiyordum.
Kimbilir,belki de bu sadece benim cehaletimdir.
...
Yani...
Bayramlarda nutuk atmaya hevesliler bir önceki yılın konuşma
metnindeki 83'ü 84 yaparak aynı lafları edeceklerine işe yarar bir
şeyler anlatsalar ya da milletin dikkatini konuya çekecek dişe dokunur
bir şeyler söyleseler de o nutuk faslını millet gazoz simit yiyerek
değerlendirmese..
"....bayramı çoşkuyla kutlandı/kutladık" palavrası yerine bayramlar
hakikaten çoşkuyla kutlansa..
Yanlış mı?

8 Ekim 2007 Pazartesi

Yorumlamak ya da yorumlayamamak



Yanlış hatırlamıyorsam Sait Faik'in "Bakmak Görmek" adında okuma
parçası vardı evvelden.İkisinin arasındaki farkı anlatırdı.Görünen o ki
o okuma parçasını sindiremeyenler bugün gazeteci olmuş.
Belki de o okuma parçası artık okutulmuyor o yüzden eksik kalmış da
olabilirler.
Görüneni yorumlayamama halini başka türlü izah edemiyorum çünkü.
Pekii nerden bu yargıya vardım?
...
Gazetelerde bir haber çıktı.
Sekiz bin yıl öncesine ait birbirine sarılmış iki insan kalıntısı bulunmuş.
Bulunduklarında ikisi birbirine sarılmış vaziyetteymişler.
Habere göre bu kişiler bilinen en eski "aşıklar"mış.
Bu yazıyı klavyeye aldığıma göre bu habere itirazım olduğu haliyle
anlaşılmıştır sanırım.
Önce ikinci fotoğrafa bakalım ondan sonra devam edelim.
...
Öncelikle yorum yaparken genel manzaraya bakmazsan,doğru tespit
yapamaz dolayısıyla da doğru yorum yapamazsın.
İşte bu fotoğraf bu tezimin ispatı.
Bir defa bu iki fotoğrafa bakarak bunların aralarında aşk olduğunu
söyleyemeyiz.
Aşk olabilir de olmayabilir de..
Fakat burada farklı bir şey var.
İlk önce kadının elinin duruşuna ve muhtemel hareketine bakalım.
Görünene göre adam cenin pozisyonunda kadına arkası dönük
yatmış,kadın da sanki "herif herif!Uyan da işimize bakalım!" der
gibi bir hareket yapıyor.
Ya da adamın içini gıcıklandırmak için parmak uçlarıyla ufak ufak
temaslar da bulunuyor,tahrik ediyor.
Artık hangisini yapıyorsa..
Ama sonuçta hareketin ne amaçla yapıldığı ve sonunun nereye
varacağı apaçık belli.
Buradan hareketle ilk fotoğrafa gelecek olursak o da bu fotoğrafın
devamı..
Yani işin sonu..Yani mutlu an!
Bunu ikisinin de pişmiş kelle gibi sırıtmalarından kolaylıkla
anlayabiliyoruz. Hatta biraz abartırsak adam,"nasıldım?" diye
sorarmış gibi geldi bana..
Bilmem doğru bilmem yanlış.
Özetle..
Şahsen "halkı bilinçlendirmek ve yorum yapmak" diye buna derim ben.

7 Ekim 2007 Pazar

PazarLIK

Üç Bardak

Yeni evli bi çiftin aralarında iletişim sorunu varmış.Sex yapıcaklarını
birbirlerine söyleyemiyorlarmış.Önce kadın:
-"Kocacım bu böyle olmıycak senle bi anlaşma yapalım.Eve geldiğinde
saçlarıma bak,eğer ben saçlarımı tamamen toplamışsam o gece seninle
asla yatmam,eğer saçlarımı yarım topladıysam senle birlikte olsam da
olur olmasam da,ama eğer saçlarımı tamemen salmışsam o gece
azdığım gecedir"demiş.
Adam da bunun üstüne :
-"Peki o zaman ben de sana söyliyim ,eğer ben akşam 1 bardak rakı
içersem senle asla yatmam, 2 bardak rakı içersem yatsam da olur
yatmasam da olur,amaaa 3 bardak içersem saçına başına bakmam ..........."

3 Ekim 2007 Çarşamba

Hesaplı kitaplı aşk,sevgi vs.

İlişkide,kişinin kendisine ve partnerine "boş alan"lar yaratma
merakında olanlarla fazla "kıç kıça" olmayı doğru bulmayanlara
bir kaç soru.

1-Sevgi,aşk (Adını ne koyarsanız koyun) ay sonunu getirebilmek
için gıdım gıdım harcanması gereken emekli aylığı gibi birşey midir?
Gün başına harcama limiti ölçüsü nedir?
Eğer günlük limit aşılırsa,
-Amanıın yine dalgaya düştük;bak bugün yine farkına varmadan
bokunu çıkarmışız birlikteliğimizin" şeklinde çiftlerin birbirlerini
ikaz etmeleri münasip mi?
2-Bir salise sonrasına bile sağ çıkacağımız garanti değilken kişinin
kendisini ilelebet yaşayacağını zannederek böyle abuk işlere
girmesi normal mi?
Yoksa bu konuda Allah'la senet sepet filan mı yapmıştır?
3-Yaşamlarında "boşluk bırakma"adına mahalle satın alanlar
ufak bir köy ya da belde almaları halinde sevgileri kaymaklı
kadayıf gibi daha da lezzetli olur mu?
4-Birbirlerine ayılıp bayılan biri erkek diğeri dişi iki kişiden biri
Ankara'da diğeri Antalya'da otursa arada bir Afyon'da buluşsalar
bu ilişki tadından yenmez mi?
İnsanın içini kıyar veya bayar mı?
Öyleyse Soda veya karbonat içsek geçer mi?
...
Valla ben onu bunu bilmem.Tutacaksın elinden sigara paketini
açarken bile bırakmayacaksın.Elini tuttuğun elinle bacağının
arasına paketi kıstırıp boşta kalan elinle de açacaksın paketini.
(Yok "biz her şeyi birlikte yapmaktan hoşlanırız" derseniz boşta
kalan ellerinizi kullanırsınız,biriniz paketi tutar öbürü de açar.
Aynı yöntem rakı şişesi açarken kullanılabilir.)
Haa..Unutmadan.
Şayet elele tutuşmaktan eller terlemişse kısa bir mola verilerek
terleyen eller bir havlu yardımıyla kurulanabilir.Bunun ilişkiye
herhangi bir yan tesiri yoktur.
...
Son söz:"Ona sevdiğini söylemek ya da hissettirmek için yarını
bekleme.
Yarın olduğunda o ya da sen artık olmayabilirsiniz."
(Bu lafın yumurtlayanını bilmiyorum. Şimdi oturup da internetten
onu arayamam.Arayacak yerlerim ağrıyor.)
...
En son söz:
-Bu işler boşluk bırakmaya gelmez.Birileri gelir o boşluğu dolduruverir.
Benden söylemesi.


İlgili yazılar:
Bi zahmet bakınız önceki yazı.

1 Ekim 2007 Pazartesi

Savaşa karşı barışın savaşcısı

Kiraz'ın bloğunda Nazım Hikmet'in bir dörtlüğünü gördüm.
İçeriği son iki yazıdır konu ettiklerimizle ilgili olduğundan
dikkatimi çekti.
Topu topu dört mısralık bişey olduğundan alıntı yapmıyorum.
İsteyen buradan bakabilir.
...
Nazım Hikmet o dörtlükte özetle birbirlerini sevmelerinin
belkide ayrı ayrı yerlerde birbirlerinden uzak olmalarından
kaynaklanmış olabileceğini söylüyor.(İnşallah yanlış
anlamamışımdır.)
...
Önceki gün gazetede Sinan Çetin'le ilgili bir haberde de buna
benzer ifadeler gördüm.
Sanki Nazım Hikmet'in lafını ete kemiğe büründürüp embesillerin
bile anlayabileceği hale dönüştürmüş.
...
Sina Çetin ve eşi tanıştıkları günden itibaren birbirlerine geniş
boşluklar bırakmışlar...
Sinan Çetin ev ortamında çalışmaktan mutluluk duyduğu için komşu
evleri, bahçeleri,binaları, boş arsaları bile evine dahil ederek
Cihangir'in ortasında kendine fantastik bir boşluk yaratmış. Karı koca
sabahtan akşama kadar aynı yerde çalışıyor, yaşıyor, ama birbirlerine
asla değmiyorlarmış.
On yedi yıllık evliliklerinide mutlu olmanın yolunu yine birlikte bulmuşlar.
Önerileri de şu:
"Beraberliklerinizde boşluklar bulunsun." (Kahlil Gibran)
Slogan gibi de bir reçete vermişler:
'Umut Etme, Mutlu Ol'..
Ben bu laftan pek bir şey anladığımı söyleyemem doğrusu ama kulağa
hoş geldiği kesin.
...
Üniversitede sanatın önemini fazlaca öne çıkarmaya meraklı bir hocamız
hep "sanat, savaşa karşı barışın savaşcısı" derdi.
Kendi mi uydurdu bir yerden mi yürüttü bilmem ama,savaşı durdurmak
için savaşmak ilginç gelmişti bana.
Bir nevi aşı gibi sanki..
Mikrobu yine aynı mikropla yok etmek gibi.
Belki içinde ironi barındırıyordur da ben anlayamamışımdır;bilmiyorum.
Hem Nazım Hikmet'in dizeleri hem Sinan Çetin'le ilgili haber belki çok
ilgisi yok ama aklıma bu lafı getirdi.
Sanki burada da benzer bir durum söz konusu.
"Ayrılmamak için ayrılmak"
...
Uzatmadan, evelemeden gevelemeden söyleyeyim, bu laflar da fikirler de
bana uzak.
Şahsen ben kadınının burnunu burnumun ucunda isterim.
Aynen Nasreddin Hoca mantığıyla..
Hani Hocaya sormuşlar "çiğnemediğin zaman sakızı neden burnunun ucuna
yapıştırıyorsun" demişler,o da "gözümün önünde olsun diye" demiş ya..
Aynen öyle!

28 Eylül 2007 Cuma

Evlilik yedi yıl olsa ne yetmiş yıl olsa ne..


Birisine durmadan "canım cicim kanaryam güzel kuşum ben
sanavurulmuşum" diyerek koca bir ömür geçer mi?

Evlenmeden önce makyajım aktı mı koktu mu" diye beş yüz
defa aynaya baktığı,hatta tam kapıdan çıkmışken tekrar geri
dönüp aynaya bakarak görüntüsünü kontrol ederken,yine beş
yüz defa elbisesininyakışıp yakışmadığını sora sora etraftakileri
canından bezdirirken sonrasında neden ortalıkta yolunmuş
tavuk gibi dolaşırlar?

Düne kadar fit görünmek için göbeğini içine çekerek dolaşırken
şimdilerde neden orta boy kavun yutmuş gibi görüntü veren bir
göbeği gururla gezdirirler?
Önceleri konuşurken ses tonuna bile dikkat edilip (Ne halt
etmeyeyse erkekler seslerini biraz da inceltirler.Özellikle yeni
tanışıldığında..Acaba boru gibi ses çıkarıp karşısındaki ürkütmekten
mi korkarlar ki?) nerdeyse sipiker sesi ile konuşurken,sonrasında
bırakın ağzı,kıçından çıkan sese bile sahip olma gereği duymazlar
da,kese kağıdı yırtılır gibi cayır cayır yellenerek mıçmaktan rahatsız
olmazlar?
(Amaaan canım;yabancı mı?)
Ya da adamın midesini kaldırıcasına forç forç sümkürürler?

Ortalama bir düğün 20.000 YTL'ye malolurken bunu yalnızca
yediyıl için yapmak ekonomik mi?(Senesi 2.857 YTL'ye malolurken,
20 yıl olsa bir senesi 1.000 YTL'ye patlıyor.)...
Daha söylenecek laf çok da işin fazla dışkısını çıkarmak istemiyorum.

Son söz..
Gerçekten duyguları öldüren evlilik mi,yoksa bizzat insanın kendisi mi?

26 Eylül 2007 Çarşamba

Evlilik yedi yıl

"Almanya’da bir politikacı, evlilik akdinin yedi yılla sınırlandırılmasını
önerdi.
Bu öneriyi getiren kişi koyu muhafazakar Hıristiyan Sosyal Birlik’in
kadın başkan adayı Gabriele Pauli olunca ortalık karıştı."
...
Bunun üzerine çok yazı yazılır da..Ben esas son anı son saniyeyi merak
ediyorum.
Yani bu işin bitişi nasıl oluyor?
Saat tam 00:01de ne olacak?
Mesela biri çıkıp "hooop!Bi dakka;kimse gıpraşmasın" mı diyecek?
-Necati bey, sana söylüyorum alooo!..Takım taklavatı topla da şöyle
kenara çekil bakiim!
Görmüyon mu aile var!
Sen de toparlan bakalım yenganım..Amma da meraklıymışın haa..
-"İyi de birader biz anlaşmayı uzatmıştık" desen mesela..
-Haa o zaman başka.
Hadi bakalım;kaldığınız yerden devam..İyi olan kazansın..
Öyle mi?

24 Eylül 2007 Pazartesi

Gitme..Kal bu şehirde..


./..
Böyle bize neler oldu
Bu ayrılık bir de hasret
Çekilmez oldu
Ay karanlık hep karanlık
Yüzün bize döner oldu
Bir ihtimal daha vardı
Felaket oldu
Gitme gitme gitme kal bu şehirde
Gitme gitme yazık olur bize
...
Vaktiyle Nazan Öncel'in bu şarkısı benim ve saz arkadaşlarım
için milli marş gibi bi şeydi.
Şarkıda bize "gitme" dendiğini düşünür,bir yandan "bunu önceden
düşünecektin kızım;artık iş işten geçti ,daha çoook yalvaracaksın"
derken bir yandan da o ara buğulanmış gözlerimizi birbirimizden
saklamaya çalışırdık.
Her tanesi kan damlasından oluşmuş nar gibi yüreğimizin acısını ve
sızısını hafifletmek için de çareyi tekel mamullerini imha etmekte
bulurduk.(Valla kan damlalarından oluşan bu nar gibi yüreğe de
yürek dayanmaz birader..)
...
Bugün sabah programları arasında dolaşırken öğrendim ki,bizim
Müslüm Baba hayranlarını bile kıskandıracak şekilde iman tahtamıza
cerrahi müdahaleler yaparak dinlediğimiz o şarkı, meğer Nazan
Öncel'in kocasını yürüttüğü kız kardeşi Pınar Güvenel için yazılmış
bi şarkıymış.
Nasıl hayal kırıklığına uğradım anlatamam.
Aynı hayal kırıklığını Barış Mançonun "Gül Pembe"siyle ve Alpay'ın
("Eylül de gel" şarkısını söyleyen Alpay) İspanyolca bir şarkısında
da yaşamıştım.
"Gül Pembe" Barış Manço'nun babaannesini,Alpay'ın şarkısı ise
kağnıların tekerleğini anlatıyormuş.
Yani birinin babaannesine,diğerinin toplu taşımacılıkta ya da tarım
sektöründe kullandığı araca methiyeler düzdüğü bu şarkılara biz
yıllarca sular seller gibi göz yaşı dökmüşüz keriz gibi...

Artık bu şarkıcı besteci köfteci takımına benim güvenim kalmadı.
Şimdi de birisi çıkıp da halen ayıla bayıla dinlediğim Jose Feliciano'nun
"Rain" parçasıyla Atalet'in "sing in the rain"nine "aslında bunlar
yağmur duası içindi derse bu saatten sonra hiç şaşmam.
Ne diyeyim bilmem ki..
Bugünlerde de kimseye kötü bi şey denmiyor ki..
"Anılarımı yediniz;haram olsun!Allah sizi bildiği gibi yapsın emi!"
(Bu da koca karı bedduası gibi oldu ama..)
Daha ne diim ki Ramazan günü?...

23 Eylül 2007 Pazar

PazarLIK


Radikal Gazetesi'den alıntı
***
Tecavüz

Genç rahibelerden biri koşarak gelir ve başrahibenin önünde diz çökerek;
- "Değerli hemşire, sormayın başıma neler geldi ..."
- "Neler geldi kızım "
- "Arka bahçede çiçek topluyordum, nerden geldi bahçıvanın oğlu
ortaya çıktı ve maalesef bana,,,,,"
- "Tecavüz mü etti?"
- "Evet..."
- "Hımmmm, peki kızım sen simdi git, mutfaktan bir limon al, kes ve suyunu iç.."
- "Aaa, limon hamilleliği önler mi "
- "Hamileliği önlemez de, en azından sırıtmanı engeller..."

ülke ülke cinsellik kuralları

Hürriyet Gazetesi bazı ülkelerde uygulanan cinsellik kurallarını yazmış.
İçlerinde gerçekten ilginç şeyler var.
İşte bir kaç tanesi..
...


"Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Johannesburg kentinde bir kadın,
her sevişme için eşinden para isteğinde bulunabiliyor."

Ben de haliyle merak ettim:
Acaba ödeme koşulları nasıl?
Pazarlığa tabi mi?
Veresiye verilebiliyor mu?
Yani "valla bu aralar elim darda" şeklinde başlayan cümleler işe
yarıyor mu?

***

"Kolombiya Cali'de, genç kızlar evlenip kocaları ile ilk kez cinsel
ilişkide
bulunurlarken kızın annesi olayı mutlaka izliyor."

-Valla canımı çektirdirdiniz keratalar.Siz devam ededurun ben
babana bi bakıp da geliim.

***

"Guam'da erkekler için değişik bir meslek var. Bu mesleği yapan
erkekler, şehir şehir gezerek bakire kızlarla para karşılığı ilişkiye
girer ve bekaretlerini
bozarlar.
Bunun nedeni ise, Guam yasalarına göre bakirelerin evlenmesinin

kesinlikle
yasaklanmış olması."

Ben buna yorum yapmasam daha iyi.

***
"Tazmanya ve Avustralya'nın Gipssland bölgesinde yeni evli çiftler,
gerdeğe ilk olarak, evlilik töreninin ortasında yere serdikleri bir
hasır üzerinde ve
bütün konukların gözleri önünde giriyorlar."

Bunu okuyunca Türkiye'de olsa acaba nasıl olurdu diye merak ettim.
Sanırım davetliler adamı katil ederdi.Çünkü tavla oynayana bile
burnunu sokmadan edemez bu millet.
Düşünsenize siz ortalık yerde iş yapmaya çalışıyorsunuz birileri
tepenizde yorum yapıp akıl veriyor.
-Hah aferin!Böyle devam et;bozma pozisyonu.
-Lan salak bırak orayı da gel burdan devam et..
-Yok birader bunlarda iş yoook!..Beceremeyecekler belli oldu.
Ah ulan şimdi şu salağın yerinde ben olacaktım ki...

****
Bunları okuyunca aklıma bir fıkra geldi.Ne zamandır anlatmak için
fırsat kolluyordum zaten.
Kısmet bugüneymiş.

Adam eşyalarını toplamış tam gidecekken karısı durdurup nereye
gittiğini sormuş.
Adam da Angola'da kadınların yattığı kişiye her defasında on dolar
ödediklerini söylemiş.
Bunun üzerine kadın da başlamış eşyalarını toplamaya..
Adam "sen nereye" deyince kadın cevap vermiş:
-Ayda on dolara nasıl geçineceğini merak ettim de,onu görmeye...

22 Eylül 2007 Cumartesi

Blog şablonuna selülozik yaklaşım


Avantadan elime blog güncelleme fırsatı geçmişse hayatta
affetmem,değerlendiririm.
Aynen şimdi olduğu gibi..
...
Kadeh,arka plan olarak neden kereste kullandığımı merak etmiş,
"ne iş" diyor.
Bir kere benim keresteye karşı nedenini bilmediğim duygusal bir
yakınlığım var.Kendimi ona çok yakın hissederim.Bu nedenle olsa
gerek çocukluğumdan beri hep ormanın içinde sadece keresteden
bir evim olsun iştemiş,hep bunu hayal etmişimdir.
...
Taaaa bir zamanlar İzmir Çınar sinemasında bir film izlemiştim.
Bu arada bu "ta" da biraz fazla oldu galiba.Sanki taş devrine kadar
gitti.
Neyse;sinemanın adını özellikle yazmamın nedeni moda deyimle
tarihe not düşmek için.
Çünkü o sinema çok özeldi.
Sürekli kıçımızın kemiği ile kavgalı tahta koltuklu sinemalardan deri
koltuklulara geçmiştik ama,onlara da sadece kıçımızın bir kanadı
sığdırabiliyor diğer kanadını da yan koltukta oturanın insafına ve iyi
niyetine bırakıyorduk.
Velhasılı tahta koltuklar gibi onlarda rahat değildi.
Bunun ise hem koltukları ferah,hem de iki sıra arasının geçerken
kimsenin kimseyi taciz etmeyeceği ya da edemeyeceği şekilde genişti.
Daha da önemlisi o güne kadar sinemalarda olmayan "stereo" ses
düzeni yanılmıyorsam ilk o sinemada kullanılmıştı.
Anasından "full stereofonik" ses düzeni ile doğmuş şimdinin insanı
için bu pek ilginç olmayabilir.
Ancak biz bu ses sistemine kurban bayramında deri toplayan THK'
nun kamyonetindeki megafon sisteminden geldiğimizden bizim için
çok şey ifade ediyordu.
Nerde canavar gibi ses sistemi nerede o burnunu sıkarak
konuşuyormuş hissi veren o hoparlör sistemi.
Bu sinemada ilk defa Marlon Brando'nun oynadığı Vietnam'ı konu
alan Apocalypse Now (1979) filmini izlemiştim.Eski ses düzeninde
izlesem aynı zevki alırmıydım bilmem.
...
Uzatmayalım,esas meseleye gelelim.İşte bu sinemada harika bir
film izledim.
Harikalığı ise ne oyuncu performansından ne de senaryosundan
kaynaklanıyordu.
Aslında konu monu da yoktu.
Hani "Osuruktan teyyare selam söyle o yare" derler ya..Onun gibi
bişeydi işte.
Güya modern şehir yaşamından sıkılmış bir adam kalkıp kimselerin
bilmediği ormanlık bir yere gidip orada yaşamaya karar veriyor.
Ormanın münasip ve mütenasip bir yerinde kütüklerden güzel bir
ev yapıyor vesaire vesaire vesaire..
Yani benim gibi kereste manyağının biri kafasında kurduğu hayali
yazmış yönetmiş.
Ama iyi de etmiş.
Nefis bir orman.
Ağaçlar koyu yeşil.
Hemen yanından iri kıyım bir dere akıyor.
İçinde ister rafting yap,ister balık avla istersen yüz.
Hepsini de yapmak için uygun yeri var.
Bir bölümü çağlayan gibi akarken diğer bölümünde suya attığın taş
gittikçe büyüyen daireler oluşturuyor.
O kadar sakin.
Ev dağın hemen eteğinde..
Dağ deyip geçme.. İsviçre Alpleri kıvamında..
Büyümemiş olsalar üzerinde Heidi ile Peter kelebek kovalıyorlar
diyeceğim ama ikisi de şimdiye kazık kadar olmuşlardır.
Haliyle hangi çalının dibinde ya da mağara kovuğundadırlar Allah bilir.
Gerçi arkasından konuşmak gibi olmasın ama Peter biraz salak gibiydi.
Hala salak salak sırıtıp koşturuyor da olabilir.
Amaan bize ne canım;o onların sorunu.
Uzatmayalım gördüğüm manzara karşısında ağzımın suyu aktı benim.
Sonra aynı filmi iki defa daha izledim.
Anlayın artık ne kadar beğendiğimi.
...
Bu güne dönersek,bu halimizle ne dağ başında ev yapacak halimiz var
ne de bu modern yaşamı terkedecek cesaretimiz..
O yüzden de ahşap ihtiyacımızı buralardan karşılıyoruz.
İşte ahşaptan arka plan yapma gayretinin sebeb-i hikmeti budur.

Tebessüm

Narin genç, asker olmak için "Askere alma şubesi"ne gitmiş.
Bir sürü soruya cevap verdikten sonra ilgili görevli,
"Homoseksüel olup olmadığını" sormuş.
Narin genç bu soruya "Evet..!" diye cevap vermiş..
"Gay'siniz yani?.." demiş görevli hayretle..
"Bu durumda asker olup birini öldürebilir misiniz?.."
"Ayy, kendimden eminim..!" demiş narin genç tavana doğru
bakıp dudaklarını yalarken..
"Ama bu günler ve günler alabilir..!"


Hıncal'ın yeri-Sabah Gazetesi

18 Eylül 2007 Salı

Kadınlar Kulübü


Kendimi protesto ediyorum!
"Ben kendi sakarlıklarımı ve üzerime zamansız çöken
miskinliği protesto ediyorum .
Her seferinde çamaşır askılığını kapatırken parmağımı sıkıştırıyorum
tırnağımın morluğu bitmiyooo. bu gün yine sıkıştırdım hala sızlıyo eve
ne zaman misafir gelecek olsa üstüme çöken miskinlik yüzünden son
dakkikada iki ayağım bi pabuca giriyo.
Kendimi protesto ediyorum.
...
Bu yazıya karşılık gelen cevaplar..

-Bide kocamla kızımı dağınıklıklarından dolayı protesto ediyom, ayrıca
kendimide protesto ediyorum, 16 senedir kocamı eğitemediğim için,
14 senedirde kızımı eğitemediğim için, yuh olsun bana yuuuuuuhhhh

-Pabucumun azemi sen protesto edersinde ben geri kalırmıyım bende
seni ediyom:enbuyukgs:
-Bende kendimi proteste ediyorum! hızla büyüyen kalçalarıma dur
diyemediğim için.
- Arzu'yuda protesto ediyom bana çok konuşuyon dedigi için.
-Bende fırsat bulmusken kızım ve eşimin sakarlıklarını protesto
edeyim ,bıktım baba kız kırmalarından dökmelerinden.
-Bende kuzimi protesto edioorum huysuz virjinim benimmm.
-Bende ayn'ım civanımı protesto ediyorum, lazım diye burnumu
kapılara kıstırdığı için.
...
Bunlar http://www.kadinlarkulubu.com/ sitesinin protesto köşesinden..
"Protesto köşesi dilediğiniz gibi protesto edebilmeniz için hazırlandı.
Günlük hayatın stresini buradan dışarıya atabilirsiniz." diyor site..
Anlaşılacağı üzere her konuda protesto mevcut.
Hatta gaza gelip ben de bir şeyleri protesto edecektim ama aralarına
herifleri sokmuyorlar.
Erkekler "burası kızlar cenneti" diye diye dedikodu ediyorlarmış da,
ondan bile haberleri var.Mazallah erkeğin biri aralarına sızmaya
kalkarsa durumu vahim!
Ayrıca "delikanlı" havalarında ilginç imzaları var.
-SuskunLuGum AsaL£timĐendir,Her Lafa Verecek Cevabım Var.
Ama ßir Lafa ßakarım Lafmı Điye, ßird£ SöyLeyene ßakaRım AĐam
Mı Điye!...
-BİZİMDE BİR ADIMIZ VAR EZANLA KOYULDU SELAYLA BİTER...
...
Ziyaret etmek de fayda var derim.

17 Eylül 2007 Pazartesi

Haydi kızlar! Dooğru eve!...


Dün akşam "6'ncı sınıfa gidecek bi çocuk
öpesim geldi;bildiğiniz bi yerde var mı"
diye aklımca dalga geçip eğlenmiştim.
Keyfim yerindeydi.

Ancak sabah olunca işin rengi değişti.
Lacivert etek beyaz gömlek gravat falan...
Malum;artık önlük işi sona erdi.
Şöyle bakınca içten içe hoşuma gitse de "ulan şimdi bunlara
asılırlar da.." diye düşünmeden edemedim.
Elimden gelse "size okul mokul yok.Oturun oturduğunuz yerde"
diyeceğim ama..
Olan oldu.Artık işin gücün yoksa okul önlerinde kurda kuşa yem
olmasın diye adam bekle.
Eskiden çor yok çocuk yok,huzurum yerindeydi.
Bir nevi "Fakirdik ama mutluyduk" durumu..
Ya şimdi?...
"Başıma bu çorabı örenin...." diye beddua edeceğim ama
Ramazan günü olmayacak!

16 Eylül 2007 Pazar

PAZARlık


***
Trafik
Kadın doktora gittikten sonra eve geldi ve kocasına müjdeyi verdi:
- Hamileyim!Adam şaşkınlık içerisinde:
- İmkansız!.. Ben hep dikkat ederim...
Emin olmak için doktoru ziyaret etti:
- Anlayamıyorum doktor, dikkat etmiştim.
- Bakın bayım...
Bu araba kullanırken dikkat etmeye benzer. Siz dikkat edersiniz ama
başkası gelip çarpar!..


14 Eylül 2007 Cuma

Pavarotti'nin Pipisi


Aşağıdaki olay gerçekten olmuş mu
yoksa göbekli adamların sorunundan
hareketle Pavarotti versiyonu mu
türetilmiş bilmiyorum ama Atilla
Dorsay yazdığına göre doğruluk payı
yüksektir diye düşünüyorum.
O da Yekta Kara'dan nakletmiş ya..
Neyse..
...
"Şişman şarkıcı, New York'ta Central Park'tan geçerken sıkışmış,
bir ağacın arkasına geçmiş.
Tam o sırada bir çocuk görmüş, annesine sesleniyor:
"Anne anne, Pavarotti'nin pipisini gördüm."
Bunun üzerine rahmetli sanatçı şöyle diyor:
"Aferin oğlum, benim yıllardır yapamadığımı yapmışsın!"


11 Eylül 2007 Salı

Sonbaharın yan tesiri var mı? (2)

Önceki yazımızda bokumuzda boncuk bulmuşuz gibi sırıtarak
romantik bir havada nasıl yürüdüğümüzü anlatırken "Blogcu.com"
sayesinde keyfimizin içine edildi ve artık olayın fazla bir esprisi kalmadı.
Halbuki yolun sonunda önünde post serili şöminesi olan küçük bir

baraka vardı.Onu anlatacaktım.Belki de böylesi daha hayırlı olmuştur.
İşler karışabilirdi çünkü..
Neyse biz onları o vaziyette yolda yürürken bırakıp bir de hadisenin

başka bir yanına bakalım.

Misal:2
Yine aynı yol aynı mekan.
Bana doğru bir kız yaklaşıyor.Bakıyorum;o!
Evet hasta olduğum kız.Ama bu defa durum farklı;"abi" diyor bana..
"Abin kadar taş düşsün kafana" diyorum içimden..
"Ulan nerenin abisi?"
"Aynı memelerden süt emip,aynı karından mı çıktık ki,ne abisi?
Tabii biliyor kendine hasta olduğumu..Ama anlamamış gibi yapıyor.
Aklınca önlem alıyor.
Haliyle ben de kendisi hakkında "Tecavüzcü Çoşkunvari" fikirlerim

olduğunu söyleyemiyorum.
Yürümeye devam ediyoruz.Bu arada bana başka bir adamdan

bahsedip duruyor.
Vaziyet aynen Atilla İlhan'ın şiirinde olduğu gibi..
"Üçüncü şahsın dramı"

"Beni sevmiyordun bilirdim
Bir sevdiğin vardı duyardım
.......
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu ağlardım
...
Bi dakka ya..Sanki kendimmişim gibi moralim bozuldu valla,bu kadarı yeter!
Nasıl olsa ne mevzu anlaşılmıştır;bu konuyu daha fazla uzatmanın anlamı yok.

Diyeceğimiz o ki,bir insanın cebinde parası varsa,gönül işleri de
yolundaysa ona mevsimlerden Sonbahar olsa ne yazar kara kış olsa ne yazar.
Hatta birinci örneğe bakarsak Sonbahar olması bir bakıma avantaj bile..
Yazın olsa ter kokacağım korkusuyla ne kimse senin kolunun altına
girer ne de sen sokarsın.
...
Bence Sonbaharın hüznü,vatandaşın yumuşak karnını keşfedip
oradan vurmaya çalışan yazar şair esnafının icadı.Sonbaharı fon
yapıp kendi sıkıntılarını sallamış durmuşlar.
Biz de "Ne alakası var kardeşim" deyip sorgulama alışkanlığımız
olmadığından da ne verdilerse yemişiz.
Hadise bundan ibaret.
Son olarak;Sonbahar yalnızca o dönemde geçici problemler yaşayanlar
için önemsiz yan etkiler yaratabilir.
İlaçlar da vardır ya..
"Geçici olarak deride döküntü,hafif bulantı yapabilir" durumu..
İlacı kesince bu şikayetler ortadan kalkar ya..
İşte bu da öyle birşey...


Not:
Atilla İlhan,şiir miir derken yanlışlıkla vatandaşa "ne entellektüel
adam, vay be" havası vermeyelim,alakası yok.
Topu topu bildiğimiz iki şiir.Yeri geldi mi sallıyoruz;hepsi o!

Sonbaharın yan tesiri var mı?


İşin doğrusu önceki yazı beni kesmedi.
Bu yüzden konuya bir iki örnek vermem daha sağlıklı olacak gibi..

...
Misal 1:

Borç yok harç yok.
Ödenecek senet yok çek yok.Aksine alınacak çek senet var.Halim vaktim yerinde.
...
Yukardaki header'in olduğu yerdeyim.Tam "profilim" yazısının hemen üstü..
Yanıma bir kız geliyor."Ufaklığından beri hastayım sana" diyor.Ben de "kısmetse olur" diyorum.
Tabii işin palavrası..Allah muhafaza böyle bir laf etsem tefe koyarlar.
-"Zaten ben bunun yürüşünden kıçını başını oynatışından şüphelenmiştim" diye başlarlar.
Hayatta buna izin vermem.
O yüzden cevabım olsa olsa "iyi madem" olabilir.
Neyse..
Bu hatun kişi ile başlıyoruz yukardaki mekanda yürümeye.
O ara hafiften yağmur başlıyor;ahmak ıslatan dediklerinden.Hemen şemsiyeyi açıyorum.
Şemsiyeyi tutan elimi kavrıyor hemen."Sensiz olmaz" diyor,"yaşayamam"
"Yapma" diyorum,"gerçek sanırım."
"Yalansa iki gözüm önüme aksın" diyor.
"Yaa yapma akar makar,benim böyle şeylere içim kalkar" diyorum.
Yürümeye devam ediyoruz..
Yağmur öyle güzel yağıyor ki..Şemsiyenin üzerine vurdukça pıtır pıtır sesler çıkarıyor.Çok hoş.
Ancak yağmurda ıslanarak yürümek de güzel.
"Ziktiret şemsiyeyi" diyorum "şeker değiliz ya eriyecek.."
Atıyorum şemsiyeyi..Zaten pazarda yenisi bir küsür ye te le;kafa yormaya gerek yok.
Maksat romantizm kazansın.
Başlıyoruz hafiften ıslanmaya..
Bir müddet sonra kızı paltomun içine alıyorum.Hani "korumacı erkek" havaları.
Anasının kanatlarının altına sokulan civciv gibi sokuluyor içeriye.
Şimdi "içerden de belime sarılıyor" diyeceğim olmayacak.Olanı var olmayanı var.
Neyse,yürümeye devam ederken bir yandan da birbirimize sanki göremiyormuşuz gibi yaprakları
ağaçları gösteriyoruz parmaklarımızla işaret ederek.
Bu arada ilave edeyim,bulunulan yerin yakınlarında göl gölet deniz vs. gibi yerler varsa buralara
taş atmak veya suyun üzerinde atılan taşları bir kaç defa sektirmek caizdir.
...
İki de bir eğilip kulağına bir şeyler fısıldıyorum ama ne dediğim önemli değil.Zaten böyle durumlarda
ne dediğinin pek bi önemi olmaz,ne söylersen söyle gider.
...
Yukarıdaki son cümleden sonra bir paragraf daha yazdım tam kaydederken yine su koyverdi blogcu.
Sıkıntı geldi artık.Yazıya başladığımdan beri bu kaçıncı oldu.
Mecburen ara veriyorum çünkü havam kaçtı.


Not:
Fondaki Jose Feliciano'nun "Rain" şarkısını sırf bu yazılar için koydum.
Geç yüklendi filan diye mızmız etmeden dişinizi sıkp bekleyin,adam gibi dinleyin.
Romantizmse romantizm adamı da hasta etmeyin!

Bir aylık mevsim:EYLÜL



Nereden kaynaklandığını bilemediğim garip duygular uyandırır bende Eylül....
Çoğunlukla da yine nedensiz bir burukluk, iç sıkıntısı,karamsarlık..
Hatta sıkıntıdan kabına sığamama,yerinde duramama hali..
(Sanki başlangıç fena olmadı gibi..Hani devrik cümle filan..Kendim yazdığımı bilmesem ben
bile arkasından edebi bir yazı gelecekmiş hissine kapılabilirdim.)
...
Hep şöyle dolu dolu bir "Eylül" yazısı yazmak isterim ama bugüne kadar (bugün dahil) yazmayı
beceremedim.
Kaç gündür bu yazıya başlıyorum,iki kelime yazıp bırakıyorum.
Kısacası iki kelimeyi kıç kıça ekleyip bir cümle kurmayı beceremedim.Hep "kıç baş" lafı ettiğimden
mi nedir klavyeden adam gibi bir cümle çıkmıyor.

Kahvehane ağzıyla "hastayım anam avradım olsun bu Eylül ayına..Namussuz hem içimi karartır
akordumu bozar,yetmez, üç kuruşluk keyfimin de içine eder gelgelelim yine de bu lanet ayı bir başka
severim" desem sanki olacak gibi..Ancak bu defa da şirinlik yapmayı istediğim ayın güzelliğine
uymaz bu kelimeler..
Şöyle janjanlı olmalı..Okuyan hafiften iç geçirmeli falan..
Tıpkı Viva'nın içine tıkılıp kalmış cümleleri gibi..
...
Anlaşılan yine her zaman olduğu gibi Haşmet Babaoğlu'na müracat edeceğim.Onun bu tür konularda
yaklaşımına güvenirim.Hatta bir türlü tarif edemediğim Eylül ayını o iki üç kelime ile halledivermiş.

"Eylül bir ay değil, bir aylık bir mevsim."

Hilmi Yavuz'un şiirinden yaptığı alıntı ile de durumu şöyle pekiştirmiş:
Eylül! Kırılgan mevsim!”
...
Doğru lafa ne denir ki?
Gerçekten de yaz desen yaz değil,sonbahar desen o da değil...
Tamam;sonbahar mevsimine dahil ama,sanki oraya ait değil..
...
Benim bir türlü anlatmayı beceremediğim depresyonik ruh halinin nedenini çözmüş:

...hele bir de yaz yaşanmamış, eksik kalmışsa...
İçinizde tatsız ve tatminsiz anılar bırakmışsa yaz...
Eylül kapıda beklesin, yaz bitmesin, azıcık daha sürsün diye umarsızca dua
edersiniz.

H.Babaoğlu'nun ağzıyla söylemek gerekirse anlatmak istediğimiz tam da bu!
...
Jetbot (jeat-Boat) yapacaktık,rafting yapacaktık; yapamadık.
Üstelik gelip burada ballandıra ballandıra anlatacaktık;haliyle o da yattı.
Memlekette su kalmadı ki bunları yapasın..
...
Bugün mü dün mü hatırlamıyorum,köşe yazarının biri su meselesi ile ilgili akıl veriyor..
"Yanımızda taşıdığımız su şişelerinin dibinde az kaldığında genellikle atıyoruz.Atmayalım!
Eve götürüp diş fırçalarken kullanırız."
Görüyor musunuz aklın güzelliğini?
Ben de diyorum ki;
-İki damla suyla tasarruf yaptık diye artislik yapacağımıza onun yerine az tıkınıp dötümüzün göçmen
sepeti gibi büyümesine engel olalım.Halen büyükse de tıkınmayı boş verip makul seviyeye getirelim.
Getirelim ki o kaca dötü yıkamak için bi tanker su harcamayalım.
Tabi hala kıçını yıkayan varsa..
"Ben yıkamam tuvalet kağıdına silerim arkadaş" diyene de orman katili derim.
Ha ormanı yakmışsın ha kıçını ormana silmişsin ne farkeder?
Çünkü her kullanılan tuvalet kağıdı ormandan yeni bir ağacın kesilmesi demek..
(Şu toplumsal mesaja bakar mısnız?Şahsen ben işin bokunu çıkarmak diye buna derim)
....
Eveeett...
Böylece yine duygulu bir Eylül yazısının daha içine etmiş olduk.
Ellerime sağlık.
Yok canım,belli oldu;adam olmayacağım ben!

8 Eylül 2007 Cumartesi

Hissedilen hüzün,hissedilen sıcaklık

"Yaz geliyor;sıcaktan her yanımız pişik olacak,kış geliyor kıçımız donacak" tamam da
"sonbahar geliyor bir hüzün bir hüzün..İntihar etmeden kışa çıkabilirsek iyi" diye bir şey
var mı?
Ne kadar saçma..
Saçmaysa o zaman düşen yapraktan,ağaçtan bu kadar anlam çıkarmak niye?
Yaz ısıtır kış üşütür;doğrudan yaşamına müdahale eder.
Peki Sonbahar?
Seni yazın bunaltıcı sıcağından kurtarıp bir parça nefes almanı sağlar.
Bu arada ağaçlar yapraklarını döker,dökülmeyen yapraklar sararır.
Tamam da bundan sana ne?
Ne diye bunlara bakıp bakıp kendi kedine gelin güvey oluyorsun?
...
Belki de o ağaç ve yapraklar için durum bambaşkadır.
Belki ağaçlar için o dönem temizlenme bir anlamda epilasyon zamanıdır.
"İstenmeyen yapraklardan" arınma hali...
Ya yapraklar?
Belki onlar da kayınpeder ya da kayınvalidenin sırtından geçinen iç güveyisi gibi başkasının dalında tepetaklak sallanmaktan,onun kökü gövdesi aracılığıyla beslenmekten hoşlanmıyordur.
Sonbaharda oradan kopup ayrılmak kırılan gururunu tamir ediyordur
belki,ne belli..
O zaman başkasının memnuniyetinden,sevincinden hüzün damıtmak mantıklı mı?
...
Bana göre nemin hava sıcaklığına katkısı ne kadarsa Sonbaharın da insan hüznolojisine
katkısı da o kadardır.
Hani hava durumu verirlerken söyleniyor ya..
"Sıcaklık 35 derece..Hissedilen sıcaklık ise 38.." Onun gibi..
Yani..

Zaten hüznün var da,Sonbahar da üzerine bir gıdım daha ekliyor o kadar..

4 Eylül 2007 Salı

Bir aylık mevsim:EYLÜL

Nereden kaynaklandığını bilemediğim garip duygular uyandırır bende Eylül....
Çoğunlukla da yine nedensiz bir burukluk, iç sıkıntısı,karamsarlık..
Hatta sıkıntıdan kabına sığamama,yerinde duramama hali..
(Sanki başlangıç fena olmadı gibi..Hani devrik cümle filan..
Kendim yazdığımı bilmesem ben bile arkasından edebi bir yazı gelecekmiş hissine kapılabilirdim.)
...
Hep şöyle dolu dolu bir "Eylül" yazısı yazmak isterim ama bugüne kadar (bugün dahil)
yazmayı beceremedim.
Kaç gündür bu yazıya başlıyorum,iki kelime yazıp bırakıyorum.
Kısacası iki kelimeyi kıç kıça ekleyip bir cümle kurmayı beceremedim.
Hep "kıç baş" lafı ettiğimden mi nedir klavyeden adam gibi bir cümle çıkmıyor.

Kahvehane ağzıyla "hastayım anam avradım olsun bu Eylül ayına..Namussuz hem içimi
karartır akordumu bozar,yetmez, üç kuruşluk keyfimin de içine eder gelgelelim yine de
bu lanet ayı bir başka severim" desem sanki olacak gibi..Ancak bu defa da şirinlik yapmayı istediğim ayın güzelliğine uymaz bu kelimeler..
Şöyle janjanlı olmalı..Okuyan hafiften iç geçirmeli falan..
Tıpkı Viva'nın içine tıkılıp kalmış cümleleri gibi..
...
Anlaşılan yine her zaman olduğu gibi Haşmet Babaoğlu'na müracat edeceğim.
Onun bu tür konularda yaklaşımına güvenirim.Hatta bir türlü tarif edemediğim Eylül
ayını o iki üç kelime ile halledivermiş.

"Eylül bir ay değil, bir aylık bir mevsim."

Hilmi Yavuz'un şiirinden yaptığı alıntı ile de durumu şöyle pekiştirmiş:
Eylül! Kırılgan mevsim!”
...
Doğru lafa ne denir ki?
Gerçekten de yaz desen yaz değil,sonbahar desen o da değil...
Tamam;sonbahar mevsimine dahil ama,sanki oraya ait değil..
...
Benim bir türlü anlatmayı beceremediğim depresyonik ruh halinin nedenini çözmüş:

...hele bir de yaz yaşanmamış, eksik kalmışsa...
İçinizde tatsız ve tatminsiz anılar bırakmışsa yaz...
Eylül kapıda beklesin, yaz bitmesin, azıcık daha sürsün diye umarsızca dua
edersiniz.

H.Babaoğlu'nun ağzıyla söylemek gerekirse anlatmak istediğimiz tam da bu!
...
Jetbot (jeat-Boat) yapacaktık,rafting yapacaktık; yapamadık.
Üstelik gelip burada ballandıra ballandıra anlatacaktık;haliyle o da yattı.
Memlekette su kalmadı ki bunları yapasın..
...
Bugün mü dün mü hatırlamıyorum,köşe yazarının biri su meselesi ile ilgili akıl veriyor..
"Yanımızda taşıdığımız su şişelerinin dibinde az kaldığında genellikle atıyoruz.
Atmayalım!
Eve götürüp diş fırçalarken kullanırız."
Görüyor musunuz aklın güzelliğini?
Ben de diyorum ki;
-İki damla suyla tasarruf yaptık diye artislik yapacağımıza onun yerine az tıkınıp dötümüzün göçmen sepeti gibi büyümesine engel olalım.Halen büyükse de tıkınmayı boş verip makul seviyeye getirelim.
Getirelim ki o kaca dötü yıkamak için bi tanker su harcamayalım.
Tabi hala kıçını yıkayan varsa..
"Ben yıkamam tuvalet kağıdına silerim arkadaş" diyene de orman katili derim.
Ha ormanı yakmışsın ha kıçını ormana silmişsin ne farkeder?
Çünkü her kullanılan tuvalet kağıdı ormandan yeni bir ağacın kesilmesi demek..
(Şu toplumsal mesaja bakar mısnız?Şahsen ben işin bokunu çıkarmak diye buna derim)
....
Eveeett...
Böylece yine duygulu bir Eylül yazısının daha içine etmiş olduk.
Ellerime sağlık.
Yok canım,belli oldu;adam olmayacağım ben!

31 Ocak 2007 Çarşamba

DOĞUM KONTROLÜNDE ÇOCUĞUN YERİ..

Yayınladığım karikatür ve fıkralardan dolayı evlenmekten neredeyse
vazgeçmek üzere olanlar, çocuk yapma hevesi kaçanlar olmuş..
(Sanki kim olduğu meçhul..)
Ben de yangına körükle gitmiş olacağım ama , çocuk konusunda da bir
şeyler söylemezsem olmaz.
...
İnsan hayatı kendi halinde akıp giderken çocuk birden araya "tekere
çomak sokar" gibi girer ve "kazık fren" yapmış araba gibi savurtur insanı.
Kadınlar bu duruma "yemedim yedirdim,içmedim içirdim; saçımı süpürge
ettim" şeklinde bakar ama erkeğin bakışı farklıdır.
Bir defa çocuk doğal "korunma" yöntemidir ve bilinen doğum kontrol
yöntemlerinden çok daha etkilidir. "Ahlaka mugayyir" hareketler
yapmanıza izin vermez.
Hele hele benimkiler gibiyse işler daha da zorlaşır.Ömürünüz "şunların
anasını tenhada bir kıstırsam" diye fırsat kollamakla geçer.Uyusunlar
diye gözlerinin içine bakarsınız.Arada "uyudular mııı?" diye seslenirsiniz
ama cevap her zaman "birisi uyudu diğeri direniyor" olur.Kazara aynı anda
uyutmayı başarırsa sevinir "hadi gel kulağına bir söyleceğim" diye çağırırsınız.
Ancak bu defa da yolda gelirken anaları uyur.
Çünkü bir önceki geceden de uykusuzdur.
Bu durumda olan insanın ruh halini tarihi bir olayla özetleyelim.
Maksat seviye düşmesin,yazı derinlik kazansın.
Şair Eşref Buca'ya kaymakam olarak atanır.
Daha doğrusu sürgün gider.
İstanbul'dakilere rahat vermemektedir çünkü.
Ancak Buca'ya devlet değil , eşkiya hakimdir..
Bunun üzerine sadaret'e durumu anlatan telgraf çeker.
Gelen cevap "Evladım Kaymakam Eşref,"idare-i maslahat et" şeklindedir.
Bu telgraflaşma bir kaç defa daha yapılır ama bir türlü Buca'ya zaptiye
gönderilmez.Sonun da eşkiya Buca'ya tamamen hakim olur.
Şair Eşref son bir telgraf daha çeker:
"İdare gitti..MASLAHAT elde kaldı."
Bilmem kibarca anlatabildim mi?

Tabi insanoğlu zorluklardan yılmıyor,her defasında yeni bir çıkış yolu buluyor.
Ben de filmlerde hep görürüm,şu asansör işini bir deneyelim hem fantazi
olur diyordum ama;dinine yandımın memleketinde gökdelen yok ki..
Mevcut binalardaki asansörlere binmeye kalksan hayal kırıklığına uğrarsın.
Çünkü sen daha "gözünden gözlüğü" çıkaramadan yol biter.

Bir de şu pedagogların verdikleri fikirlere hasta oluyorum..
Diyorlarki "çocukların yanında birbirinizden uzak durmayın;yakın
davranın."
Bizde kafanın cilalı zamanlarında sevgi gösterisinin ayarını bir parça
kaçırdığımızdan bu fikirler işe yaramadı;hatta daha kötü oldu.
Bazen yatılı olarak anneannenize gidin diyorum,"biz gidelim de sen de
kadına saldır" diye cevap alıyorum.

Köy yerinde olsan işler kolay.Eşeğin birine hislerini açarbilirsin.
Hem ağızları sıkı olur;orda burda olayı anlatıp dedikodu yapmazlar.
Yalnız başkalarına yakalanmamak şart.
Geçen yıldı galiba..Mühendisin biri "mühendislik ilminin incelikleri"ni
ata anlatırken yakalandı..Adam rezil rüsva oldu;adı sapığa çıktı..

Konuyu bağlayacak olursak durum şu:
Yaşı geçkin karı koca,"yahu evvelden biz bi haltlar karıştırırdık" diye
güreş tutmaya heveslenmişler;ancak adam kendinden pek emin değilmiş.
Karısına demiş ki;"hanım sen suyu ısıt;bu iş oldu oldu olmadı çay demleriz.."
Buradaki mantık bana hep bayat ekmeklerin evrim geçirip yumurtalı
ekmeğe dönüşmesini çağrıştırır.
Bu israf önleyici hareket beni her zaman duygulandırır.
Gözlerim buğulanır..

Neyse..Ben kendime bir çay daha doldurayım bari...

16 Ocak 2007 Salı

AMAN !! ARKAMIZI KOLLAYALIM



Güzide organlarımızdan biridir..
Kafadan ve ayaklardan eşit uzaklıkta vücudumuzun tam orta yerinde
yeralır.
Başkentler dış tehditlere karşı ülkenin iç kısımlarında yer alır ya...
Bu da öyle..
Havadan ve yerden gelen tehlikelere karşı nispeten korunaklıdır ama
önden ve arkadan gelen tehlikelere de açıktır.
Gerçi onunda çaresi var.Ellerimizi incir yaprağı gibi birini ön tarafa
diğerini arka tarafa koyarak bu sorunu halledebiliyoruz.
Ayrıca bu bölge ilginç bir bölge..
Tüm "best" organlar burada.."Zengin içerikli web" sitesi gibi..
Bir nevi eğlence portalı.
Bizim kasdettiğim uzvumuz ise o bölgenin arka tarafına isabet edeni..
Kendisi aynı zamanda vücumuzun "printer"i..
"Çıktı"sı var..
Döküm alabiliyoruz yani.....
Cevap hakkı doğmaması için adını söylemeyeyim ama hakkında söylenen
ata sözünü hatırlatırsam anlaşılır sanırım.
"Nereye dönersen dön,d.tün arkadadır.
"Bir nevi "iki iki daha dört eder"in sulandırılmış versiyonu.....
İşte bu nadide ve bir o kadar da münasebetsiz organımızın tuhaf bir
huyu vardır.
O da yerli yersiz olmadık yerlerde kaşınması..
Nedendir bilinmez;hep kalabalık mekanları seçer.Başlar tatlı tatlı
kaşınmaya..
Bir an önce kaşımak için can atarsınız ama uygun yer bulamazsınız.
Etrafabakınırsınız; şöyle arkanızı verecek bir duvar veya kuytu bir yer
var mı diye..
Ama yoktur.
Çaktırmadan etek ya da pantalonun arkasını düzeltirmiş ayaklarına
yatıp sağa sola çekiştirerek kaşımaya çalışırsınız;ama bu onu
azdırmaktan başkabir işe yaramaz.
Kaşıntının şiddetine dayanamayıp el eşik dinlemeden kaşınanları gördük.
Hatta abartıp eli ortadan kaybolacak şekilde kaşıyanları da.....
Geçen akşam CNN'de kalburüstü iletişim profesörlerinin katıldığı bir
program vardı.
Laf döndü dolaştı internete geldi.İnternet denince de "youtube"den söz
edilmeden olmaz.
Herhalde yukarıdaki lafların neden yazdığımız anlaşılmıştır.
Elinde cep telefonu olan herkes potansiyel paparazzi..
Caddeleri belediyeler gözetliyor.İşyerlerinde güvenlik kamerası..
Yani insan bir sabah kalkıpta "ne var ne yok" diye youtube'ye baktığında
kendisini,bir taraftan başbakan koruması gibi dikkatlice etrafı kolaçan
ederken bir taraftan da dilini dişlerinin arasına kıstırmış,"al sana..al sana"
der vaziyette hararetli bir şekilde kaşınırken görebilir.
Durum aynen "Truman show"da olduğu gibi.....
Sırf bu yüzden şöyle dolmalık patlıcan oyar gibi burnumuzu karıştırıp da,
bir yandan muzip bakışlarla etrafı keserken bir yandan da çıkarttıklarımızı
koltuğun ya da kanepenin altına gönül rahatlığıyla süremiyoruz.
Ne yani şimdi bu?Hayat mı?
İnsanın "ben böyle teknolojinin....." diyesi geliyor..