4 Eylül 2007 Salı

Bir aylık mevsim:EYLÜL

Nereden kaynaklandığını bilemediğim garip duygular uyandırır bende Eylül....
Çoğunlukla da yine nedensiz bir burukluk, iç sıkıntısı,karamsarlık..
Hatta sıkıntıdan kabına sığamama,yerinde duramama hali..
(Sanki başlangıç fena olmadı gibi..Hani devrik cümle filan..
Kendim yazdığımı bilmesem ben bile arkasından edebi bir yazı gelecekmiş hissine kapılabilirdim.)
...
Hep şöyle dolu dolu bir "Eylül" yazısı yazmak isterim ama bugüne kadar (bugün dahil)
yazmayı beceremedim.
Kaç gündür bu yazıya başlıyorum,iki kelime yazıp bırakıyorum.
Kısacası iki kelimeyi kıç kıça ekleyip bir cümle kurmayı beceremedim.
Hep "kıç baş" lafı ettiğimden mi nedir klavyeden adam gibi bir cümle çıkmıyor.

Kahvehane ağzıyla "hastayım anam avradım olsun bu Eylül ayına..Namussuz hem içimi
karartır akordumu bozar,yetmez, üç kuruşluk keyfimin de içine eder gelgelelim yine de
bu lanet ayı bir başka severim" desem sanki olacak gibi..Ancak bu defa da şirinlik yapmayı istediğim ayın güzelliğine uymaz bu kelimeler..
Şöyle janjanlı olmalı..Okuyan hafiften iç geçirmeli falan..
Tıpkı Viva'nın içine tıkılıp kalmış cümleleri gibi..
...
Anlaşılan yine her zaman olduğu gibi Haşmet Babaoğlu'na müracat edeceğim.
Onun bu tür konularda yaklaşımına güvenirim.Hatta bir türlü tarif edemediğim Eylül
ayını o iki üç kelime ile halledivermiş.

"Eylül bir ay değil, bir aylık bir mevsim."

Hilmi Yavuz'un şiirinden yaptığı alıntı ile de durumu şöyle pekiştirmiş:
Eylül! Kırılgan mevsim!”
...
Doğru lafa ne denir ki?
Gerçekten de yaz desen yaz değil,sonbahar desen o da değil...
Tamam;sonbahar mevsimine dahil ama,sanki oraya ait değil..
...
Benim bir türlü anlatmayı beceremediğim depresyonik ruh halinin nedenini çözmüş:

...hele bir de yaz yaşanmamış, eksik kalmışsa...
İçinizde tatsız ve tatminsiz anılar bırakmışsa yaz...
Eylül kapıda beklesin, yaz bitmesin, azıcık daha sürsün diye umarsızca dua
edersiniz.

H.Babaoğlu'nun ağzıyla söylemek gerekirse anlatmak istediğimiz tam da bu!
...
Jetbot (jeat-Boat) yapacaktık,rafting yapacaktık; yapamadık.
Üstelik gelip burada ballandıra ballandıra anlatacaktık;haliyle o da yattı.
Memlekette su kalmadı ki bunları yapasın..
...
Bugün mü dün mü hatırlamıyorum,köşe yazarının biri su meselesi ile ilgili akıl veriyor..
"Yanımızda taşıdığımız su şişelerinin dibinde az kaldığında genellikle atıyoruz.
Atmayalım!
Eve götürüp diş fırçalarken kullanırız."
Görüyor musunuz aklın güzelliğini?
Ben de diyorum ki;
-İki damla suyla tasarruf yaptık diye artislik yapacağımıza onun yerine az tıkınıp dötümüzün göçmen sepeti gibi büyümesine engel olalım.Halen büyükse de tıkınmayı boş verip makul seviyeye getirelim.
Getirelim ki o kaca dötü yıkamak için bi tanker su harcamayalım.
Tabi hala kıçını yıkayan varsa..
"Ben yıkamam tuvalet kağıdına silerim arkadaş" diyene de orman katili derim.
Ha ormanı yakmışsın ha kıçını ormana silmişsin ne farkeder?
Çünkü her kullanılan tuvalet kağıdı ormandan yeni bir ağacın kesilmesi demek..
(Şu toplumsal mesaja bakar mısnız?Şahsen ben işin bokunu çıkarmak diye buna derim)
....
Eveeett...
Böylece yine duygulu bir Eylül yazısının daha içine etmiş olduk.
Ellerime sağlık.
Yok canım,belli oldu;adam olmayacağım ben!

Hiç yorum yok: