22 Eylül 2007 Cumartesi

Blog şablonuna selülozik yaklaşım


Avantadan elime blog güncelleme fırsatı geçmişse hayatta
affetmem,değerlendiririm.
Aynen şimdi olduğu gibi..
...
Kadeh,arka plan olarak neden kereste kullandığımı merak etmiş,
"ne iş" diyor.
Bir kere benim keresteye karşı nedenini bilmediğim duygusal bir
yakınlığım var.Kendimi ona çok yakın hissederim.Bu nedenle olsa
gerek çocukluğumdan beri hep ormanın içinde sadece keresteden
bir evim olsun iştemiş,hep bunu hayal etmişimdir.
...
Taaaa bir zamanlar İzmir Çınar sinemasında bir film izlemiştim.
Bu arada bu "ta" da biraz fazla oldu galiba.Sanki taş devrine kadar
gitti.
Neyse;sinemanın adını özellikle yazmamın nedeni moda deyimle
tarihe not düşmek için.
Çünkü o sinema çok özeldi.
Sürekli kıçımızın kemiği ile kavgalı tahta koltuklu sinemalardan deri
koltuklulara geçmiştik ama,onlara da sadece kıçımızın bir kanadı
sığdırabiliyor diğer kanadını da yan koltukta oturanın insafına ve iyi
niyetine bırakıyorduk.
Velhasılı tahta koltuklar gibi onlarda rahat değildi.
Bunun ise hem koltukları ferah,hem de iki sıra arasının geçerken
kimsenin kimseyi taciz etmeyeceği ya da edemeyeceği şekilde genişti.
Daha da önemlisi o güne kadar sinemalarda olmayan "stereo" ses
düzeni yanılmıyorsam ilk o sinemada kullanılmıştı.
Anasından "full stereofonik" ses düzeni ile doğmuş şimdinin insanı
için bu pek ilginç olmayabilir.
Ancak biz bu ses sistemine kurban bayramında deri toplayan THK'
nun kamyonetindeki megafon sisteminden geldiğimizden bizim için
çok şey ifade ediyordu.
Nerde canavar gibi ses sistemi nerede o burnunu sıkarak
konuşuyormuş hissi veren o hoparlör sistemi.
Bu sinemada ilk defa Marlon Brando'nun oynadığı Vietnam'ı konu
alan Apocalypse Now (1979) filmini izlemiştim.Eski ses düzeninde
izlesem aynı zevki alırmıydım bilmem.
...
Uzatmayalım,esas meseleye gelelim.İşte bu sinemada harika bir
film izledim.
Harikalığı ise ne oyuncu performansından ne de senaryosundan
kaynaklanıyordu.
Aslında konu monu da yoktu.
Hani "Osuruktan teyyare selam söyle o yare" derler ya..Onun gibi
bişeydi işte.
Güya modern şehir yaşamından sıkılmış bir adam kalkıp kimselerin
bilmediği ormanlık bir yere gidip orada yaşamaya karar veriyor.
Ormanın münasip ve mütenasip bir yerinde kütüklerden güzel bir
ev yapıyor vesaire vesaire vesaire..
Yani benim gibi kereste manyağının biri kafasında kurduğu hayali
yazmış yönetmiş.
Ama iyi de etmiş.
Nefis bir orman.
Ağaçlar koyu yeşil.
Hemen yanından iri kıyım bir dere akıyor.
İçinde ister rafting yap,ister balık avla istersen yüz.
Hepsini de yapmak için uygun yeri var.
Bir bölümü çağlayan gibi akarken diğer bölümünde suya attığın taş
gittikçe büyüyen daireler oluşturuyor.
O kadar sakin.
Ev dağın hemen eteğinde..
Dağ deyip geçme.. İsviçre Alpleri kıvamında..
Büyümemiş olsalar üzerinde Heidi ile Peter kelebek kovalıyorlar
diyeceğim ama ikisi de şimdiye kazık kadar olmuşlardır.
Haliyle hangi çalının dibinde ya da mağara kovuğundadırlar Allah bilir.
Gerçi arkasından konuşmak gibi olmasın ama Peter biraz salak gibiydi.
Hala salak salak sırıtıp koşturuyor da olabilir.
Amaan bize ne canım;o onların sorunu.
Uzatmayalım gördüğüm manzara karşısında ağzımın suyu aktı benim.
Sonra aynı filmi iki defa daha izledim.
Anlayın artık ne kadar beğendiğimi.
...
Bu güne dönersek,bu halimizle ne dağ başında ev yapacak halimiz var
ne de bu modern yaşamı terkedecek cesaretimiz..
O yüzden de ahşap ihtiyacımızı buralardan karşılıyoruz.
İşte ahşaptan arka plan yapma gayretinin sebeb-i hikmeti budur.

Hiç yorum yok: