28 Eylül 2007 Cuma

Evlilik yedi yıl olsa ne yetmiş yıl olsa ne..


Birisine durmadan "canım cicim kanaryam güzel kuşum ben
sanavurulmuşum" diyerek koca bir ömür geçer mi?

Evlenmeden önce makyajım aktı mı koktu mu" diye beş yüz
defa aynaya baktığı,hatta tam kapıdan çıkmışken tekrar geri
dönüp aynaya bakarak görüntüsünü kontrol ederken,yine beş
yüz defa elbisesininyakışıp yakışmadığını sora sora etraftakileri
canından bezdirirken sonrasında neden ortalıkta yolunmuş
tavuk gibi dolaşırlar?

Düne kadar fit görünmek için göbeğini içine çekerek dolaşırken
şimdilerde neden orta boy kavun yutmuş gibi görüntü veren bir
göbeği gururla gezdirirler?
Önceleri konuşurken ses tonuna bile dikkat edilip (Ne halt
etmeyeyse erkekler seslerini biraz da inceltirler.Özellikle yeni
tanışıldığında..Acaba boru gibi ses çıkarıp karşısındaki ürkütmekten
mi korkarlar ki?) nerdeyse sipiker sesi ile konuşurken,sonrasında
bırakın ağzı,kıçından çıkan sese bile sahip olma gereği duymazlar
da,kese kağıdı yırtılır gibi cayır cayır yellenerek mıçmaktan rahatsız
olmazlar?
(Amaaan canım;yabancı mı?)
Ya da adamın midesini kaldırıcasına forç forç sümkürürler?

Ortalama bir düğün 20.000 YTL'ye malolurken bunu yalnızca
yediyıl için yapmak ekonomik mi?(Senesi 2.857 YTL'ye malolurken,
20 yıl olsa bir senesi 1.000 YTL'ye patlıyor.)...
Daha söylenecek laf çok da işin fazla dışkısını çıkarmak istemiyorum.

Son söz..
Gerçekten duyguları öldüren evlilik mi,yoksa bizzat insanın kendisi mi?

26 Eylül 2007 Çarşamba

Evlilik yedi yıl

"Almanya’da bir politikacı, evlilik akdinin yedi yılla sınırlandırılmasını
önerdi.
Bu öneriyi getiren kişi koyu muhafazakar Hıristiyan Sosyal Birlik’in
kadın başkan adayı Gabriele Pauli olunca ortalık karıştı."
...
Bunun üzerine çok yazı yazılır da..Ben esas son anı son saniyeyi merak
ediyorum.
Yani bu işin bitişi nasıl oluyor?
Saat tam 00:01de ne olacak?
Mesela biri çıkıp "hooop!Bi dakka;kimse gıpraşmasın" mı diyecek?
-Necati bey, sana söylüyorum alooo!..Takım taklavatı topla da şöyle
kenara çekil bakiim!
Görmüyon mu aile var!
Sen de toparlan bakalım yenganım..Amma da meraklıymışın haa..
-"İyi de birader biz anlaşmayı uzatmıştık" desen mesela..
-Haa o zaman başka.
Hadi bakalım;kaldığınız yerden devam..İyi olan kazansın..
Öyle mi?

24 Eylül 2007 Pazartesi

Gitme..Kal bu şehirde..


./..
Böyle bize neler oldu
Bu ayrılık bir de hasret
Çekilmez oldu
Ay karanlık hep karanlık
Yüzün bize döner oldu
Bir ihtimal daha vardı
Felaket oldu
Gitme gitme gitme kal bu şehirde
Gitme gitme yazık olur bize
...
Vaktiyle Nazan Öncel'in bu şarkısı benim ve saz arkadaşlarım
için milli marş gibi bi şeydi.
Şarkıda bize "gitme" dendiğini düşünür,bir yandan "bunu önceden
düşünecektin kızım;artık iş işten geçti ,daha çoook yalvaracaksın"
derken bir yandan da o ara buğulanmış gözlerimizi birbirimizden
saklamaya çalışırdık.
Her tanesi kan damlasından oluşmuş nar gibi yüreğimizin acısını ve
sızısını hafifletmek için de çareyi tekel mamullerini imha etmekte
bulurduk.(Valla kan damlalarından oluşan bu nar gibi yüreğe de
yürek dayanmaz birader..)
...
Bugün sabah programları arasında dolaşırken öğrendim ki,bizim
Müslüm Baba hayranlarını bile kıskandıracak şekilde iman tahtamıza
cerrahi müdahaleler yaparak dinlediğimiz o şarkı, meğer Nazan
Öncel'in kocasını yürüttüğü kız kardeşi Pınar Güvenel için yazılmış
bi şarkıymış.
Nasıl hayal kırıklığına uğradım anlatamam.
Aynı hayal kırıklığını Barış Mançonun "Gül Pembe"siyle ve Alpay'ın
("Eylül de gel" şarkısını söyleyen Alpay) İspanyolca bir şarkısında
da yaşamıştım.
"Gül Pembe" Barış Manço'nun babaannesini,Alpay'ın şarkısı ise
kağnıların tekerleğini anlatıyormuş.
Yani birinin babaannesine,diğerinin toplu taşımacılıkta ya da tarım
sektöründe kullandığı araca methiyeler düzdüğü bu şarkılara biz
yıllarca sular seller gibi göz yaşı dökmüşüz keriz gibi...

Artık bu şarkıcı besteci köfteci takımına benim güvenim kalmadı.
Şimdi de birisi çıkıp da halen ayıla bayıla dinlediğim Jose Feliciano'nun
"Rain" parçasıyla Atalet'in "sing in the rain"nine "aslında bunlar
yağmur duası içindi derse bu saatten sonra hiç şaşmam.
Ne diyeyim bilmem ki..
Bugünlerde de kimseye kötü bi şey denmiyor ki..
"Anılarımı yediniz;haram olsun!Allah sizi bildiği gibi yapsın emi!"
(Bu da koca karı bedduası gibi oldu ama..)
Daha ne diim ki Ramazan günü?...

23 Eylül 2007 Pazar

PazarLIK


Radikal Gazetesi'den alıntı
***
Tecavüz

Genç rahibelerden biri koşarak gelir ve başrahibenin önünde diz çökerek;
- "Değerli hemşire, sormayın başıma neler geldi ..."
- "Neler geldi kızım "
- "Arka bahçede çiçek topluyordum, nerden geldi bahçıvanın oğlu
ortaya çıktı ve maalesef bana,,,,,"
- "Tecavüz mü etti?"
- "Evet..."
- "Hımmmm, peki kızım sen simdi git, mutfaktan bir limon al, kes ve suyunu iç.."
- "Aaa, limon hamilleliği önler mi "
- "Hamileliği önlemez de, en azından sırıtmanı engeller..."

ülke ülke cinsellik kuralları

Hürriyet Gazetesi bazı ülkelerde uygulanan cinsellik kurallarını yazmış.
İçlerinde gerçekten ilginç şeyler var.
İşte bir kaç tanesi..
...


"Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Johannesburg kentinde bir kadın,
her sevişme için eşinden para isteğinde bulunabiliyor."

Ben de haliyle merak ettim:
Acaba ödeme koşulları nasıl?
Pazarlığa tabi mi?
Veresiye verilebiliyor mu?
Yani "valla bu aralar elim darda" şeklinde başlayan cümleler işe
yarıyor mu?

***

"Kolombiya Cali'de, genç kızlar evlenip kocaları ile ilk kez cinsel
ilişkide
bulunurlarken kızın annesi olayı mutlaka izliyor."

-Valla canımı çektirdirdiniz keratalar.Siz devam ededurun ben
babana bi bakıp da geliim.

***

"Guam'da erkekler için değişik bir meslek var. Bu mesleği yapan
erkekler, şehir şehir gezerek bakire kızlarla para karşılığı ilişkiye
girer ve bekaretlerini
bozarlar.
Bunun nedeni ise, Guam yasalarına göre bakirelerin evlenmesinin

kesinlikle
yasaklanmış olması."

Ben buna yorum yapmasam daha iyi.

***
"Tazmanya ve Avustralya'nın Gipssland bölgesinde yeni evli çiftler,
gerdeğe ilk olarak, evlilik töreninin ortasında yere serdikleri bir
hasır üzerinde ve
bütün konukların gözleri önünde giriyorlar."

Bunu okuyunca Türkiye'de olsa acaba nasıl olurdu diye merak ettim.
Sanırım davetliler adamı katil ederdi.Çünkü tavla oynayana bile
burnunu sokmadan edemez bu millet.
Düşünsenize siz ortalık yerde iş yapmaya çalışıyorsunuz birileri
tepenizde yorum yapıp akıl veriyor.
-Hah aferin!Böyle devam et;bozma pozisyonu.
-Lan salak bırak orayı da gel burdan devam et..
-Yok birader bunlarda iş yoook!..Beceremeyecekler belli oldu.
Ah ulan şimdi şu salağın yerinde ben olacaktım ki...

****
Bunları okuyunca aklıma bir fıkra geldi.Ne zamandır anlatmak için
fırsat kolluyordum zaten.
Kısmet bugüneymiş.

Adam eşyalarını toplamış tam gidecekken karısı durdurup nereye
gittiğini sormuş.
Adam da Angola'da kadınların yattığı kişiye her defasında on dolar
ödediklerini söylemiş.
Bunun üzerine kadın da başlamış eşyalarını toplamaya..
Adam "sen nereye" deyince kadın cevap vermiş:
-Ayda on dolara nasıl geçineceğini merak ettim de,onu görmeye...

22 Eylül 2007 Cumartesi

Blog şablonuna selülozik yaklaşım


Avantadan elime blog güncelleme fırsatı geçmişse hayatta
affetmem,değerlendiririm.
Aynen şimdi olduğu gibi..
...
Kadeh,arka plan olarak neden kereste kullandığımı merak etmiş,
"ne iş" diyor.
Bir kere benim keresteye karşı nedenini bilmediğim duygusal bir
yakınlığım var.Kendimi ona çok yakın hissederim.Bu nedenle olsa
gerek çocukluğumdan beri hep ormanın içinde sadece keresteden
bir evim olsun iştemiş,hep bunu hayal etmişimdir.
...
Taaaa bir zamanlar İzmir Çınar sinemasında bir film izlemiştim.
Bu arada bu "ta" da biraz fazla oldu galiba.Sanki taş devrine kadar
gitti.
Neyse;sinemanın adını özellikle yazmamın nedeni moda deyimle
tarihe not düşmek için.
Çünkü o sinema çok özeldi.
Sürekli kıçımızın kemiği ile kavgalı tahta koltuklu sinemalardan deri
koltuklulara geçmiştik ama,onlara da sadece kıçımızın bir kanadı
sığdırabiliyor diğer kanadını da yan koltukta oturanın insafına ve iyi
niyetine bırakıyorduk.
Velhasılı tahta koltuklar gibi onlarda rahat değildi.
Bunun ise hem koltukları ferah,hem de iki sıra arasının geçerken
kimsenin kimseyi taciz etmeyeceği ya da edemeyeceği şekilde genişti.
Daha da önemlisi o güne kadar sinemalarda olmayan "stereo" ses
düzeni yanılmıyorsam ilk o sinemada kullanılmıştı.
Anasından "full stereofonik" ses düzeni ile doğmuş şimdinin insanı
için bu pek ilginç olmayabilir.
Ancak biz bu ses sistemine kurban bayramında deri toplayan THK'
nun kamyonetindeki megafon sisteminden geldiğimizden bizim için
çok şey ifade ediyordu.
Nerde canavar gibi ses sistemi nerede o burnunu sıkarak
konuşuyormuş hissi veren o hoparlör sistemi.
Bu sinemada ilk defa Marlon Brando'nun oynadığı Vietnam'ı konu
alan Apocalypse Now (1979) filmini izlemiştim.Eski ses düzeninde
izlesem aynı zevki alırmıydım bilmem.
...
Uzatmayalım,esas meseleye gelelim.İşte bu sinemada harika bir
film izledim.
Harikalığı ise ne oyuncu performansından ne de senaryosundan
kaynaklanıyordu.
Aslında konu monu da yoktu.
Hani "Osuruktan teyyare selam söyle o yare" derler ya..Onun gibi
bişeydi işte.
Güya modern şehir yaşamından sıkılmış bir adam kalkıp kimselerin
bilmediği ormanlık bir yere gidip orada yaşamaya karar veriyor.
Ormanın münasip ve mütenasip bir yerinde kütüklerden güzel bir
ev yapıyor vesaire vesaire vesaire..
Yani benim gibi kereste manyağının biri kafasında kurduğu hayali
yazmış yönetmiş.
Ama iyi de etmiş.
Nefis bir orman.
Ağaçlar koyu yeşil.
Hemen yanından iri kıyım bir dere akıyor.
İçinde ister rafting yap,ister balık avla istersen yüz.
Hepsini de yapmak için uygun yeri var.
Bir bölümü çağlayan gibi akarken diğer bölümünde suya attığın taş
gittikçe büyüyen daireler oluşturuyor.
O kadar sakin.
Ev dağın hemen eteğinde..
Dağ deyip geçme.. İsviçre Alpleri kıvamında..
Büyümemiş olsalar üzerinde Heidi ile Peter kelebek kovalıyorlar
diyeceğim ama ikisi de şimdiye kazık kadar olmuşlardır.
Haliyle hangi çalının dibinde ya da mağara kovuğundadırlar Allah bilir.
Gerçi arkasından konuşmak gibi olmasın ama Peter biraz salak gibiydi.
Hala salak salak sırıtıp koşturuyor da olabilir.
Amaan bize ne canım;o onların sorunu.
Uzatmayalım gördüğüm manzara karşısında ağzımın suyu aktı benim.
Sonra aynı filmi iki defa daha izledim.
Anlayın artık ne kadar beğendiğimi.
...
Bu güne dönersek,bu halimizle ne dağ başında ev yapacak halimiz var
ne de bu modern yaşamı terkedecek cesaretimiz..
O yüzden de ahşap ihtiyacımızı buralardan karşılıyoruz.
İşte ahşaptan arka plan yapma gayretinin sebeb-i hikmeti budur.

Tebessüm

Narin genç, asker olmak için "Askere alma şubesi"ne gitmiş.
Bir sürü soruya cevap verdikten sonra ilgili görevli,
"Homoseksüel olup olmadığını" sormuş.
Narin genç bu soruya "Evet..!" diye cevap vermiş..
"Gay'siniz yani?.." demiş görevli hayretle..
"Bu durumda asker olup birini öldürebilir misiniz?.."
"Ayy, kendimden eminim..!" demiş narin genç tavana doğru
bakıp dudaklarını yalarken..
"Ama bu günler ve günler alabilir..!"


Hıncal'ın yeri-Sabah Gazetesi

18 Eylül 2007 Salı

Kadınlar Kulübü


Kendimi protesto ediyorum!
"Ben kendi sakarlıklarımı ve üzerime zamansız çöken
miskinliği protesto ediyorum .
Her seferinde çamaşır askılığını kapatırken parmağımı sıkıştırıyorum
tırnağımın morluğu bitmiyooo. bu gün yine sıkıştırdım hala sızlıyo eve
ne zaman misafir gelecek olsa üstüme çöken miskinlik yüzünden son
dakkikada iki ayağım bi pabuca giriyo.
Kendimi protesto ediyorum.
...
Bu yazıya karşılık gelen cevaplar..

-Bide kocamla kızımı dağınıklıklarından dolayı protesto ediyom, ayrıca
kendimide protesto ediyorum, 16 senedir kocamı eğitemediğim için,
14 senedirde kızımı eğitemediğim için, yuh olsun bana yuuuuuuhhhh

-Pabucumun azemi sen protesto edersinde ben geri kalırmıyım bende
seni ediyom:enbuyukgs:
-Bende kendimi proteste ediyorum! hızla büyüyen kalçalarıma dur
diyemediğim için.
- Arzu'yuda protesto ediyom bana çok konuşuyon dedigi için.
-Bende fırsat bulmusken kızım ve eşimin sakarlıklarını protesto
edeyim ,bıktım baba kız kırmalarından dökmelerinden.
-Bende kuzimi protesto edioorum huysuz virjinim benimmm.
-Bende ayn'ım civanımı protesto ediyorum, lazım diye burnumu
kapılara kıstırdığı için.
...
Bunlar http://www.kadinlarkulubu.com/ sitesinin protesto köşesinden..
"Protesto köşesi dilediğiniz gibi protesto edebilmeniz için hazırlandı.
Günlük hayatın stresini buradan dışarıya atabilirsiniz." diyor site..
Anlaşılacağı üzere her konuda protesto mevcut.
Hatta gaza gelip ben de bir şeyleri protesto edecektim ama aralarına
herifleri sokmuyorlar.
Erkekler "burası kızlar cenneti" diye diye dedikodu ediyorlarmış da,
ondan bile haberleri var.Mazallah erkeğin biri aralarına sızmaya
kalkarsa durumu vahim!
Ayrıca "delikanlı" havalarında ilginç imzaları var.
-SuskunLuGum AsaL£timĐendir,Her Lafa Verecek Cevabım Var.
Ama ßir Lafa ßakarım Lafmı Điye, ßird£ SöyLeyene ßakaRım AĐam
Mı Điye!...
-BİZİMDE BİR ADIMIZ VAR EZANLA KOYULDU SELAYLA BİTER...
...
Ziyaret etmek de fayda var derim.

17 Eylül 2007 Pazartesi

Haydi kızlar! Dooğru eve!...


Dün akşam "6'ncı sınıfa gidecek bi çocuk
öpesim geldi;bildiğiniz bi yerde var mı"
diye aklımca dalga geçip eğlenmiştim.
Keyfim yerindeydi.

Ancak sabah olunca işin rengi değişti.
Lacivert etek beyaz gömlek gravat falan...
Malum;artık önlük işi sona erdi.
Şöyle bakınca içten içe hoşuma gitse de "ulan şimdi bunlara
asılırlar da.." diye düşünmeden edemedim.
Elimden gelse "size okul mokul yok.Oturun oturduğunuz yerde"
diyeceğim ama..
Olan oldu.Artık işin gücün yoksa okul önlerinde kurda kuşa yem
olmasın diye adam bekle.
Eskiden çor yok çocuk yok,huzurum yerindeydi.
Bir nevi "Fakirdik ama mutluyduk" durumu..
Ya şimdi?...
"Başıma bu çorabı örenin...." diye beddua edeceğim ama
Ramazan günü olmayacak!

16 Eylül 2007 Pazar

PAZARlık


***
Trafik
Kadın doktora gittikten sonra eve geldi ve kocasına müjdeyi verdi:
- Hamileyim!Adam şaşkınlık içerisinde:
- İmkansız!.. Ben hep dikkat ederim...
Emin olmak için doktoru ziyaret etti:
- Anlayamıyorum doktor, dikkat etmiştim.
- Bakın bayım...
Bu araba kullanırken dikkat etmeye benzer. Siz dikkat edersiniz ama
başkası gelip çarpar!..


14 Eylül 2007 Cuma

Pavarotti'nin Pipisi


Aşağıdaki olay gerçekten olmuş mu
yoksa göbekli adamların sorunundan
hareketle Pavarotti versiyonu mu
türetilmiş bilmiyorum ama Atilla
Dorsay yazdığına göre doğruluk payı
yüksektir diye düşünüyorum.
O da Yekta Kara'dan nakletmiş ya..
Neyse..
...
"Şişman şarkıcı, New York'ta Central Park'tan geçerken sıkışmış,
bir ağacın arkasına geçmiş.
Tam o sırada bir çocuk görmüş, annesine sesleniyor:
"Anne anne, Pavarotti'nin pipisini gördüm."
Bunun üzerine rahmetli sanatçı şöyle diyor:
"Aferin oğlum, benim yıllardır yapamadığımı yapmışsın!"


11 Eylül 2007 Salı

Sonbaharın yan tesiri var mı? (2)

Önceki yazımızda bokumuzda boncuk bulmuşuz gibi sırıtarak
romantik bir havada nasıl yürüdüğümüzü anlatırken "Blogcu.com"
sayesinde keyfimizin içine edildi ve artık olayın fazla bir esprisi kalmadı.
Halbuki yolun sonunda önünde post serili şöminesi olan küçük bir

baraka vardı.Onu anlatacaktım.Belki de böylesi daha hayırlı olmuştur.
İşler karışabilirdi çünkü..
Neyse biz onları o vaziyette yolda yürürken bırakıp bir de hadisenin

başka bir yanına bakalım.

Misal:2
Yine aynı yol aynı mekan.
Bana doğru bir kız yaklaşıyor.Bakıyorum;o!
Evet hasta olduğum kız.Ama bu defa durum farklı;"abi" diyor bana..
"Abin kadar taş düşsün kafana" diyorum içimden..
"Ulan nerenin abisi?"
"Aynı memelerden süt emip,aynı karından mı çıktık ki,ne abisi?
Tabii biliyor kendine hasta olduğumu..Ama anlamamış gibi yapıyor.
Aklınca önlem alıyor.
Haliyle ben de kendisi hakkında "Tecavüzcü Çoşkunvari" fikirlerim

olduğunu söyleyemiyorum.
Yürümeye devam ediyoruz.Bu arada bana başka bir adamdan

bahsedip duruyor.
Vaziyet aynen Atilla İlhan'ın şiirinde olduğu gibi..
"Üçüncü şahsın dramı"

"Beni sevmiyordun bilirdim
Bir sevdiğin vardı duyardım
.......
Sen kalkıp ona giderdin
Benzin mum gibi giderdin
Sabaha kadar kalırdın
Hayırsızın biriydi fikrimce
Güldü mü cenazeye benzerdi
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu ağlardım
...
Bi dakka ya..Sanki kendimmişim gibi moralim bozuldu valla,bu kadarı yeter!
Nasıl olsa ne mevzu anlaşılmıştır;bu konuyu daha fazla uzatmanın anlamı yok.

Diyeceğimiz o ki,bir insanın cebinde parası varsa,gönül işleri de
yolundaysa ona mevsimlerden Sonbahar olsa ne yazar kara kış olsa ne yazar.
Hatta birinci örneğe bakarsak Sonbahar olması bir bakıma avantaj bile..
Yazın olsa ter kokacağım korkusuyla ne kimse senin kolunun altına
girer ne de sen sokarsın.
...
Bence Sonbaharın hüznü,vatandaşın yumuşak karnını keşfedip
oradan vurmaya çalışan yazar şair esnafının icadı.Sonbaharı fon
yapıp kendi sıkıntılarını sallamış durmuşlar.
Biz de "Ne alakası var kardeşim" deyip sorgulama alışkanlığımız
olmadığından da ne verdilerse yemişiz.
Hadise bundan ibaret.
Son olarak;Sonbahar yalnızca o dönemde geçici problemler yaşayanlar
için önemsiz yan etkiler yaratabilir.
İlaçlar da vardır ya..
"Geçici olarak deride döküntü,hafif bulantı yapabilir" durumu..
İlacı kesince bu şikayetler ortadan kalkar ya..
İşte bu da öyle birşey...


Not:
Atilla İlhan,şiir miir derken yanlışlıkla vatandaşa "ne entellektüel
adam, vay be" havası vermeyelim,alakası yok.
Topu topu bildiğimiz iki şiir.Yeri geldi mi sallıyoruz;hepsi o!

Sonbaharın yan tesiri var mı?


İşin doğrusu önceki yazı beni kesmedi.
Bu yüzden konuya bir iki örnek vermem daha sağlıklı olacak gibi..

...
Misal 1:

Borç yok harç yok.
Ödenecek senet yok çek yok.Aksine alınacak çek senet var.Halim vaktim yerinde.
...
Yukardaki header'in olduğu yerdeyim.Tam "profilim" yazısının hemen üstü..
Yanıma bir kız geliyor."Ufaklığından beri hastayım sana" diyor.Ben de "kısmetse olur" diyorum.
Tabii işin palavrası..Allah muhafaza böyle bir laf etsem tefe koyarlar.
-"Zaten ben bunun yürüşünden kıçını başını oynatışından şüphelenmiştim" diye başlarlar.
Hayatta buna izin vermem.
O yüzden cevabım olsa olsa "iyi madem" olabilir.
Neyse..
Bu hatun kişi ile başlıyoruz yukardaki mekanda yürümeye.
O ara hafiften yağmur başlıyor;ahmak ıslatan dediklerinden.Hemen şemsiyeyi açıyorum.
Şemsiyeyi tutan elimi kavrıyor hemen."Sensiz olmaz" diyor,"yaşayamam"
"Yapma" diyorum,"gerçek sanırım."
"Yalansa iki gözüm önüme aksın" diyor.
"Yaa yapma akar makar,benim böyle şeylere içim kalkar" diyorum.
Yürümeye devam ediyoruz..
Yağmur öyle güzel yağıyor ki..Şemsiyenin üzerine vurdukça pıtır pıtır sesler çıkarıyor.Çok hoş.
Ancak yağmurda ıslanarak yürümek de güzel.
"Ziktiret şemsiyeyi" diyorum "şeker değiliz ya eriyecek.."
Atıyorum şemsiyeyi..Zaten pazarda yenisi bir küsür ye te le;kafa yormaya gerek yok.
Maksat romantizm kazansın.
Başlıyoruz hafiften ıslanmaya..
Bir müddet sonra kızı paltomun içine alıyorum.Hani "korumacı erkek" havaları.
Anasının kanatlarının altına sokulan civciv gibi sokuluyor içeriye.
Şimdi "içerden de belime sarılıyor" diyeceğim olmayacak.Olanı var olmayanı var.
Neyse,yürümeye devam ederken bir yandan da birbirimize sanki göremiyormuşuz gibi yaprakları
ağaçları gösteriyoruz parmaklarımızla işaret ederek.
Bu arada ilave edeyim,bulunulan yerin yakınlarında göl gölet deniz vs. gibi yerler varsa buralara
taş atmak veya suyun üzerinde atılan taşları bir kaç defa sektirmek caizdir.
...
İki de bir eğilip kulağına bir şeyler fısıldıyorum ama ne dediğim önemli değil.Zaten böyle durumlarda
ne dediğinin pek bi önemi olmaz,ne söylersen söyle gider.
...
Yukarıdaki son cümleden sonra bir paragraf daha yazdım tam kaydederken yine su koyverdi blogcu.
Sıkıntı geldi artık.Yazıya başladığımdan beri bu kaçıncı oldu.
Mecburen ara veriyorum çünkü havam kaçtı.


Not:
Fondaki Jose Feliciano'nun "Rain" şarkısını sırf bu yazılar için koydum.
Geç yüklendi filan diye mızmız etmeden dişinizi sıkp bekleyin,adam gibi dinleyin.
Romantizmse romantizm adamı da hasta etmeyin!

Bir aylık mevsim:EYLÜL



Nereden kaynaklandığını bilemediğim garip duygular uyandırır bende Eylül....
Çoğunlukla da yine nedensiz bir burukluk, iç sıkıntısı,karamsarlık..
Hatta sıkıntıdan kabına sığamama,yerinde duramama hali..
(Sanki başlangıç fena olmadı gibi..Hani devrik cümle filan..Kendim yazdığımı bilmesem ben
bile arkasından edebi bir yazı gelecekmiş hissine kapılabilirdim.)
...
Hep şöyle dolu dolu bir "Eylül" yazısı yazmak isterim ama bugüne kadar (bugün dahil) yazmayı
beceremedim.
Kaç gündür bu yazıya başlıyorum,iki kelime yazıp bırakıyorum.
Kısacası iki kelimeyi kıç kıça ekleyip bir cümle kurmayı beceremedim.Hep "kıç baş" lafı ettiğimden
mi nedir klavyeden adam gibi bir cümle çıkmıyor.

Kahvehane ağzıyla "hastayım anam avradım olsun bu Eylül ayına..Namussuz hem içimi karartır
akordumu bozar,yetmez, üç kuruşluk keyfimin de içine eder gelgelelim yine de bu lanet ayı bir başka
severim" desem sanki olacak gibi..Ancak bu defa da şirinlik yapmayı istediğim ayın güzelliğine
uymaz bu kelimeler..
Şöyle janjanlı olmalı..Okuyan hafiften iç geçirmeli falan..
Tıpkı Viva'nın içine tıkılıp kalmış cümleleri gibi..
...
Anlaşılan yine her zaman olduğu gibi Haşmet Babaoğlu'na müracat edeceğim.Onun bu tür konularda
yaklaşımına güvenirim.Hatta bir türlü tarif edemediğim Eylül ayını o iki üç kelime ile halledivermiş.

"Eylül bir ay değil, bir aylık bir mevsim."

Hilmi Yavuz'un şiirinden yaptığı alıntı ile de durumu şöyle pekiştirmiş:
Eylül! Kırılgan mevsim!”
...
Doğru lafa ne denir ki?
Gerçekten de yaz desen yaz değil,sonbahar desen o da değil...
Tamam;sonbahar mevsimine dahil ama,sanki oraya ait değil..
...
Benim bir türlü anlatmayı beceremediğim depresyonik ruh halinin nedenini çözmüş:

...hele bir de yaz yaşanmamış, eksik kalmışsa...
İçinizde tatsız ve tatminsiz anılar bırakmışsa yaz...
Eylül kapıda beklesin, yaz bitmesin, azıcık daha sürsün diye umarsızca dua
edersiniz.

H.Babaoğlu'nun ağzıyla söylemek gerekirse anlatmak istediğimiz tam da bu!
...
Jetbot (jeat-Boat) yapacaktık,rafting yapacaktık; yapamadık.
Üstelik gelip burada ballandıra ballandıra anlatacaktık;haliyle o da yattı.
Memlekette su kalmadı ki bunları yapasın..
...
Bugün mü dün mü hatırlamıyorum,köşe yazarının biri su meselesi ile ilgili akıl veriyor..
"Yanımızda taşıdığımız su şişelerinin dibinde az kaldığında genellikle atıyoruz.Atmayalım!
Eve götürüp diş fırçalarken kullanırız."
Görüyor musunuz aklın güzelliğini?
Ben de diyorum ki;
-İki damla suyla tasarruf yaptık diye artislik yapacağımıza onun yerine az tıkınıp dötümüzün göçmen
sepeti gibi büyümesine engel olalım.Halen büyükse de tıkınmayı boş verip makul seviyeye getirelim.
Getirelim ki o kaca dötü yıkamak için bi tanker su harcamayalım.
Tabi hala kıçını yıkayan varsa..
"Ben yıkamam tuvalet kağıdına silerim arkadaş" diyene de orman katili derim.
Ha ormanı yakmışsın ha kıçını ormana silmişsin ne farkeder?
Çünkü her kullanılan tuvalet kağıdı ormandan yeni bir ağacın kesilmesi demek..
(Şu toplumsal mesaja bakar mısnız?Şahsen ben işin bokunu çıkarmak diye buna derim)
....
Eveeett...
Böylece yine duygulu bir Eylül yazısının daha içine etmiş olduk.
Ellerime sağlık.
Yok canım,belli oldu;adam olmayacağım ben!

8 Eylül 2007 Cumartesi

Hissedilen hüzün,hissedilen sıcaklık

"Yaz geliyor;sıcaktan her yanımız pişik olacak,kış geliyor kıçımız donacak" tamam da
"sonbahar geliyor bir hüzün bir hüzün..İntihar etmeden kışa çıkabilirsek iyi" diye bir şey
var mı?
Ne kadar saçma..
Saçmaysa o zaman düşen yapraktan,ağaçtan bu kadar anlam çıkarmak niye?
Yaz ısıtır kış üşütür;doğrudan yaşamına müdahale eder.
Peki Sonbahar?
Seni yazın bunaltıcı sıcağından kurtarıp bir parça nefes almanı sağlar.
Bu arada ağaçlar yapraklarını döker,dökülmeyen yapraklar sararır.
Tamam da bundan sana ne?
Ne diye bunlara bakıp bakıp kendi kedine gelin güvey oluyorsun?
...
Belki de o ağaç ve yapraklar için durum bambaşkadır.
Belki ağaçlar için o dönem temizlenme bir anlamda epilasyon zamanıdır.
"İstenmeyen yapraklardan" arınma hali...
Ya yapraklar?
Belki onlar da kayınpeder ya da kayınvalidenin sırtından geçinen iç güveyisi gibi başkasının dalında tepetaklak sallanmaktan,onun kökü gövdesi aracılığıyla beslenmekten hoşlanmıyordur.
Sonbaharda oradan kopup ayrılmak kırılan gururunu tamir ediyordur
belki,ne belli..
O zaman başkasının memnuniyetinden,sevincinden hüzün damıtmak mantıklı mı?
...
Bana göre nemin hava sıcaklığına katkısı ne kadarsa Sonbaharın da insan hüznolojisine
katkısı da o kadardır.
Hani hava durumu verirlerken söyleniyor ya..
"Sıcaklık 35 derece..Hissedilen sıcaklık ise 38.." Onun gibi..
Yani..

Zaten hüznün var da,Sonbahar da üzerine bir gıdım daha ekliyor o kadar..

4 Eylül 2007 Salı

Bir aylık mevsim:EYLÜL

Nereden kaynaklandığını bilemediğim garip duygular uyandırır bende Eylül....
Çoğunlukla da yine nedensiz bir burukluk, iç sıkıntısı,karamsarlık..
Hatta sıkıntıdan kabına sığamama,yerinde duramama hali..
(Sanki başlangıç fena olmadı gibi..Hani devrik cümle filan..
Kendim yazdığımı bilmesem ben bile arkasından edebi bir yazı gelecekmiş hissine kapılabilirdim.)
...
Hep şöyle dolu dolu bir "Eylül" yazısı yazmak isterim ama bugüne kadar (bugün dahil)
yazmayı beceremedim.
Kaç gündür bu yazıya başlıyorum,iki kelime yazıp bırakıyorum.
Kısacası iki kelimeyi kıç kıça ekleyip bir cümle kurmayı beceremedim.
Hep "kıç baş" lafı ettiğimden mi nedir klavyeden adam gibi bir cümle çıkmıyor.

Kahvehane ağzıyla "hastayım anam avradım olsun bu Eylül ayına..Namussuz hem içimi
karartır akordumu bozar,yetmez, üç kuruşluk keyfimin de içine eder gelgelelim yine de
bu lanet ayı bir başka severim" desem sanki olacak gibi..Ancak bu defa da şirinlik yapmayı istediğim ayın güzelliğine uymaz bu kelimeler..
Şöyle janjanlı olmalı..Okuyan hafiften iç geçirmeli falan..
Tıpkı Viva'nın içine tıkılıp kalmış cümleleri gibi..
...
Anlaşılan yine her zaman olduğu gibi Haşmet Babaoğlu'na müracat edeceğim.
Onun bu tür konularda yaklaşımına güvenirim.Hatta bir türlü tarif edemediğim Eylül
ayını o iki üç kelime ile halledivermiş.

"Eylül bir ay değil, bir aylık bir mevsim."

Hilmi Yavuz'un şiirinden yaptığı alıntı ile de durumu şöyle pekiştirmiş:
Eylül! Kırılgan mevsim!”
...
Doğru lafa ne denir ki?
Gerçekten de yaz desen yaz değil,sonbahar desen o da değil...
Tamam;sonbahar mevsimine dahil ama,sanki oraya ait değil..
...
Benim bir türlü anlatmayı beceremediğim depresyonik ruh halinin nedenini çözmüş:

...hele bir de yaz yaşanmamış, eksik kalmışsa...
İçinizde tatsız ve tatminsiz anılar bırakmışsa yaz...
Eylül kapıda beklesin, yaz bitmesin, azıcık daha sürsün diye umarsızca dua
edersiniz.

H.Babaoğlu'nun ağzıyla söylemek gerekirse anlatmak istediğimiz tam da bu!
...
Jetbot (jeat-Boat) yapacaktık,rafting yapacaktık; yapamadık.
Üstelik gelip burada ballandıra ballandıra anlatacaktık;haliyle o da yattı.
Memlekette su kalmadı ki bunları yapasın..
...
Bugün mü dün mü hatırlamıyorum,köşe yazarının biri su meselesi ile ilgili akıl veriyor..
"Yanımızda taşıdığımız su şişelerinin dibinde az kaldığında genellikle atıyoruz.
Atmayalım!
Eve götürüp diş fırçalarken kullanırız."
Görüyor musunuz aklın güzelliğini?
Ben de diyorum ki;
-İki damla suyla tasarruf yaptık diye artislik yapacağımıza onun yerine az tıkınıp dötümüzün göçmen sepeti gibi büyümesine engel olalım.Halen büyükse de tıkınmayı boş verip makul seviyeye getirelim.
Getirelim ki o kaca dötü yıkamak için bi tanker su harcamayalım.
Tabi hala kıçını yıkayan varsa..
"Ben yıkamam tuvalet kağıdına silerim arkadaş" diyene de orman katili derim.
Ha ormanı yakmışsın ha kıçını ormana silmişsin ne farkeder?
Çünkü her kullanılan tuvalet kağıdı ormandan yeni bir ağacın kesilmesi demek..
(Şu toplumsal mesaja bakar mısnız?Şahsen ben işin bokunu çıkarmak diye buna derim)
....
Eveeett...
Böylece yine duygulu bir Eylül yazısının daha içine etmiş olduk.
Ellerime sağlık.
Yok canım,belli oldu;adam olmayacağım ben!