31 Ekim 2007 Çarşamba

Yunanlılar tamam da...

Her Cumhuriyet Bayramında "günün mana ve ehemmiyeti"ni anlatan
konuşmalarda, yurdun nasıl işgal edildiği anlatılır.
Arkasından Yunanlıların İzmir'de denize dökülmesi,
TBMM'sinin kurulması ve Cumhuriyetin ilan edilmesi gelir.
Ben de bu noktada hep şunu merak etmişimdir:
-İngilizlere,Fransızlara ve İtalyanlara ne oldu?
Bu adamlar buharlaşıp uçmuşlar mıdır?
Ya da "sizinle baş edilmez birader;hadi bize eyvallah"
mı demişlerdir?
...
Bu ülkelerin askerleriyle,"Kuva-yı Milliyeci'ler" gibi düzensiz ordular
aracılığıyla mücadele edildiği söylense de "Yunanlıları denize nasıl
döktüğümüz"ün anlatıldığı gibi caf caflı değildir anlatılanlar..
Bazen "anlatılırdı da bunadığımdan ben mi hatırlamıyorum?" dediğim
olsa da çevreme baktığımda onların da benden pek farklı olmadığını
görürüm.
Bu arada yeri gelmişken..Bir ara Yılmaz Özdil bir yazısında sormuştu:
-Atatürk,"Ordular İlk hedefiniz Akdeniz" dedikten sonra neden İzmir'e
gitti?
Sahi;neden Ege?
Bilen var mı?
Malum;İzmir Ege'de.
...
Önceki gün de Haşmet Babaoğlu,Taksim'deki Cumhuriyet anıtının
İstiklal Caddesi'ne bakan yüzünde iki Sovyet Kızıl Ordu generali
Frunze ve Voroşilov'un heykellerinin varlığından söz ediyordu.
Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyet'in kuruluşu sırasında Bolşevik'lerin
hem maddi hem de manevi yardımları nedeniyle o heykellerin Atatürk
tarafından bizzat koydurulduğu iddia ediliyormuş.
...
Özetle söylemek istediğim şu:Kuru kuru bayram mesajlarıyla,gırtlağı
yırtılarak hamasi nutuklar atıp,şiirler söyleyerek sözüm ona bayram
kutluyoruz ancak doğru dürüst olan bitenden haberimiz yok.
Şahsen ben Kurtuluş Savaşı'nda Sovyetler'in,Cumhuriyet anıtına
heykelleri konacak kadar yardımları olduğunu bilmiyordum.
Kimbilir,belki de bu sadece benim cehaletimdir.
...
Yani...
Bayramlarda nutuk atmaya hevesliler bir önceki yılın konuşma
metnindeki 83'ü 84 yaparak aynı lafları edeceklerine işe yarar bir
şeyler anlatsalar ya da milletin dikkatini konuya çekecek dişe dokunur
bir şeyler söyleseler de o nutuk faslını millet gazoz simit yiyerek
değerlendirmese..
"....bayramı çoşkuyla kutlandı/kutladık" palavrası yerine bayramlar
hakikaten çoşkuyla kutlansa..
Yanlış mı?

8 Ekim 2007 Pazartesi

Yorumlamak ya da yorumlayamamak



Yanlış hatırlamıyorsam Sait Faik'in "Bakmak Görmek" adında okuma
parçası vardı evvelden.İkisinin arasındaki farkı anlatırdı.Görünen o ki
o okuma parçasını sindiremeyenler bugün gazeteci olmuş.
Belki de o okuma parçası artık okutulmuyor o yüzden eksik kalmış da
olabilirler.
Görüneni yorumlayamama halini başka türlü izah edemiyorum çünkü.
Pekii nerden bu yargıya vardım?
...
Gazetelerde bir haber çıktı.
Sekiz bin yıl öncesine ait birbirine sarılmış iki insan kalıntısı bulunmuş.
Bulunduklarında ikisi birbirine sarılmış vaziyetteymişler.
Habere göre bu kişiler bilinen en eski "aşıklar"mış.
Bu yazıyı klavyeye aldığıma göre bu habere itirazım olduğu haliyle
anlaşılmıştır sanırım.
Önce ikinci fotoğrafa bakalım ondan sonra devam edelim.
...
Öncelikle yorum yaparken genel manzaraya bakmazsan,doğru tespit
yapamaz dolayısıyla da doğru yorum yapamazsın.
İşte bu fotoğraf bu tezimin ispatı.
Bir defa bu iki fotoğrafa bakarak bunların aralarında aşk olduğunu
söyleyemeyiz.
Aşk olabilir de olmayabilir de..
Fakat burada farklı bir şey var.
İlk önce kadının elinin duruşuna ve muhtemel hareketine bakalım.
Görünene göre adam cenin pozisyonunda kadına arkası dönük
yatmış,kadın da sanki "herif herif!Uyan da işimize bakalım!" der
gibi bir hareket yapıyor.
Ya da adamın içini gıcıklandırmak için parmak uçlarıyla ufak ufak
temaslar da bulunuyor,tahrik ediyor.
Artık hangisini yapıyorsa..
Ama sonuçta hareketin ne amaçla yapıldığı ve sonunun nereye
varacağı apaçık belli.
Buradan hareketle ilk fotoğrafa gelecek olursak o da bu fotoğrafın
devamı..
Yani işin sonu..Yani mutlu an!
Bunu ikisinin de pişmiş kelle gibi sırıtmalarından kolaylıkla
anlayabiliyoruz. Hatta biraz abartırsak adam,"nasıldım?" diye
sorarmış gibi geldi bana..
Bilmem doğru bilmem yanlış.
Özetle..
Şahsen "halkı bilinçlendirmek ve yorum yapmak" diye buna derim ben.

7 Ekim 2007 Pazar

PazarLIK

Üç Bardak

Yeni evli bi çiftin aralarında iletişim sorunu varmış.Sex yapıcaklarını
birbirlerine söyleyemiyorlarmış.Önce kadın:
-"Kocacım bu böyle olmıycak senle bi anlaşma yapalım.Eve geldiğinde
saçlarıma bak,eğer ben saçlarımı tamamen toplamışsam o gece seninle
asla yatmam,eğer saçlarımı yarım topladıysam senle birlikte olsam da
olur olmasam da,ama eğer saçlarımı tamemen salmışsam o gece
azdığım gecedir"demiş.
Adam da bunun üstüne :
-"Peki o zaman ben de sana söyliyim ,eğer ben akşam 1 bardak rakı
içersem senle asla yatmam, 2 bardak rakı içersem yatsam da olur
yatmasam da olur,amaaa 3 bardak içersem saçına başına bakmam ..........."

3 Ekim 2007 Çarşamba

Hesaplı kitaplı aşk,sevgi vs.

İlişkide,kişinin kendisine ve partnerine "boş alan"lar yaratma
merakında olanlarla fazla "kıç kıça" olmayı doğru bulmayanlara
bir kaç soru.

1-Sevgi,aşk (Adını ne koyarsanız koyun) ay sonunu getirebilmek
için gıdım gıdım harcanması gereken emekli aylığı gibi birşey midir?
Gün başına harcama limiti ölçüsü nedir?
Eğer günlük limit aşılırsa,
-Amanıın yine dalgaya düştük;bak bugün yine farkına varmadan
bokunu çıkarmışız birlikteliğimizin" şeklinde çiftlerin birbirlerini
ikaz etmeleri münasip mi?
2-Bir salise sonrasına bile sağ çıkacağımız garanti değilken kişinin
kendisini ilelebet yaşayacağını zannederek böyle abuk işlere
girmesi normal mi?
Yoksa bu konuda Allah'la senet sepet filan mı yapmıştır?
3-Yaşamlarında "boşluk bırakma"adına mahalle satın alanlar
ufak bir köy ya da belde almaları halinde sevgileri kaymaklı
kadayıf gibi daha da lezzetli olur mu?
4-Birbirlerine ayılıp bayılan biri erkek diğeri dişi iki kişiden biri
Ankara'da diğeri Antalya'da otursa arada bir Afyon'da buluşsalar
bu ilişki tadından yenmez mi?
İnsanın içini kıyar veya bayar mı?
Öyleyse Soda veya karbonat içsek geçer mi?
...
Valla ben onu bunu bilmem.Tutacaksın elinden sigara paketini
açarken bile bırakmayacaksın.Elini tuttuğun elinle bacağının
arasına paketi kıstırıp boşta kalan elinle de açacaksın paketini.
(Yok "biz her şeyi birlikte yapmaktan hoşlanırız" derseniz boşta
kalan ellerinizi kullanırsınız,biriniz paketi tutar öbürü de açar.
Aynı yöntem rakı şişesi açarken kullanılabilir.)
Haa..Unutmadan.
Şayet elele tutuşmaktan eller terlemişse kısa bir mola verilerek
terleyen eller bir havlu yardımıyla kurulanabilir.Bunun ilişkiye
herhangi bir yan tesiri yoktur.
...
Son söz:"Ona sevdiğini söylemek ya da hissettirmek için yarını
bekleme.
Yarın olduğunda o ya da sen artık olmayabilirsiniz."
(Bu lafın yumurtlayanını bilmiyorum. Şimdi oturup da internetten
onu arayamam.Arayacak yerlerim ağrıyor.)
...
En son söz:
-Bu işler boşluk bırakmaya gelmez.Birileri gelir o boşluğu dolduruverir.
Benden söylemesi.


İlgili yazılar:
Bi zahmet bakınız önceki yazı.

1 Ekim 2007 Pazartesi

Savaşa karşı barışın savaşcısı

Kiraz'ın bloğunda Nazım Hikmet'in bir dörtlüğünü gördüm.
İçeriği son iki yazıdır konu ettiklerimizle ilgili olduğundan
dikkatimi çekti.
Topu topu dört mısralık bişey olduğundan alıntı yapmıyorum.
İsteyen buradan bakabilir.
...
Nazım Hikmet o dörtlükte özetle birbirlerini sevmelerinin
belkide ayrı ayrı yerlerde birbirlerinden uzak olmalarından
kaynaklanmış olabileceğini söylüyor.(İnşallah yanlış
anlamamışımdır.)
...
Önceki gün gazetede Sinan Çetin'le ilgili bir haberde de buna
benzer ifadeler gördüm.
Sanki Nazım Hikmet'in lafını ete kemiğe büründürüp embesillerin
bile anlayabileceği hale dönüştürmüş.
...
Sina Çetin ve eşi tanıştıkları günden itibaren birbirlerine geniş
boşluklar bırakmışlar...
Sinan Çetin ev ortamında çalışmaktan mutluluk duyduğu için komşu
evleri, bahçeleri,binaları, boş arsaları bile evine dahil ederek
Cihangir'in ortasında kendine fantastik bir boşluk yaratmış. Karı koca
sabahtan akşama kadar aynı yerde çalışıyor, yaşıyor, ama birbirlerine
asla değmiyorlarmış.
On yedi yıllık evliliklerinide mutlu olmanın yolunu yine birlikte bulmuşlar.
Önerileri de şu:
"Beraberliklerinizde boşluklar bulunsun." (Kahlil Gibran)
Slogan gibi de bir reçete vermişler:
'Umut Etme, Mutlu Ol'..
Ben bu laftan pek bir şey anladığımı söyleyemem doğrusu ama kulağa
hoş geldiği kesin.
...
Üniversitede sanatın önemini fazlaca öne çıkarmaya meraklı bir hocamız
hep "sanat, savaşa karşı barışın savaşcısı" derdi.
Kendi mi uydurdu bir yerden mi yürüttü bilmem ama,savaşı durdurmak
için savaşmak ilginç gelmişti bana.
Bir nevi aşı gibi sanki..
Mikrobu yine aynı mikropla yok etmek gibi.
Belki içinde ironi barındırıyordur da ben anlayamamışımdır;bilmiyorum.
Hem Nazım Hikmet'in dizeleri hem Sinan Çetin'le ilgili haber belki çok
ilgisi yok ama aklıma bu lafı getirdi.
Sanki burada da benzer bir durum söz konusu.
"Ayrılmamak için ayrılmak"
...
Uzatmadan, evelemeden gevelemeden söyleyeyim, bu laflar da fikirler de
bana uzak.
Şahsen ben kadınının burnunu burnumun ucunda isterim.
Aynen Nasreddin Hoca mantığıyla..
Hani Hocaya sormuşlar "çiğnemediğin zaman sakızı neden burnunun ucuna
yapıştırıyorsun" demişler,o da "gözümün önünde olsun diye" demiş ya..
Aynen öyle!