29 Aralık 2008 Pazartesi

"Bir gün anlayacağız"



Başlık bana ait olmadığından tırnak içine aldım.
Sahibi Tuna Kiremitçi.
Benden daha yakışıklı diye Tuna Kiremitçi'yi zerre kadar
sevmem.
Hatta "bitim kadar bile" diyebilirim..
Ama bugünkü yazısında bir laf etmiş;hem benim hep söylemek
isteyip de beceremediğim şeyi söylemiş,hem de meseleyi gayet
berrak bir şekilde özetlemiş:

-Bir gün, kadınlarla erkeklerin hiçbir zaman birbirini tam olarak
anlayamayacağını, zaten buna gerek olmadığını anlayacağız.

Lafı irdelemeye bile gerek yok.
"Ya tamam da ben pek anlayamadım" diyenler için sözün ana
fikri şu:

-Kadın buldun sev,dayak buldun kaç!

(Gerçi lafın orijinali bu değil ama,olsun.)

15 Aralık 2008 Pazartesi

Patlıcan "Rol Model" mi?



Tıbbın yeme-içme kısmıyla uğraşanlar yıllardır vatandaşa neyi
neden nasıl yemesi gerektiğini anlatıp dururlar.
Vatandaş da gerçekten anlamadığından mı yoksa maksat geyik
muhabbeti olsun diye mi bilinmez ne zaman ellerine bu türden
bir uzman geçse ısrarla hep aynı şeyleri sorar...
-Ne yiyelim?
-Zıkkımın pekini ye!
Ulan ne bulursan ye işte..
Sanki hep "bana akıl verme para ver" diye diklenen o değil..
Sözüm ona meseleye bilimsel yaklaşacak ya..
Sanırım uzmanlar da baktılar ki bu iş böyle olmayacak,yeni bir
metod geliştirmişler.
Bu yeni sisteme göre hangi organın için faydalı bir şeyler
yapacaksan hemen o organına benzeyen bir meyve ya da sebze
bulacaksın..
Mesela saçınla ilgili sorunun var.
Çaresi sarımsak...
Neden?
E sarımsağın kökleri saça benziyor da ondan.
Ceviz..
Beyne iyi geliyor.
Çünkü onun da yüzeyi aynen beyin gibi kıvrımlı..
Ye,haldır haldır çalışsın.
Fındık..
Mübarek aynen kalp!
Bir avuç ye,kalbin "küt küt" atsın.
İyi güzel de...
Eğer bu teori doğru ise ben de sorarım:
-Balkabağı neremize iyi gelir?
Tipine bakarsan "dötümüze"..
Yani, "şöyle etli butlu bi dötüm olsun" ya da yellendin mi
şöyle klarnet gibi ötsün diyorsan yumul kabağa..
Ama alakası yok;çünkü döt geliştirici içeriği yok.
Belkide kabak joker gibi bir sebzedir kim bilir..
Hani nerene niyet edersen orana..
Pekiii...
Ya bamyayla patlıcan?
Neremize benzediğini söylememe gerek yoktur sanırım.
Bu durumda "ergenliğe yeni girenler bamya,erişkinler
patlıcan mı yesin?
Bana göre bu teorinin çöktüğü yer tam da burası.
Neden mi?
Açıklayalım;elimizde kalacak değil ya..
Son günlerde bu akıllara ilaveten bir başka akıl daha
veriliyor.
Deniyor ki,"sigarayı bırakan,bırakmaya çalışan patlıcan yesin.
Çünkü içinde nikotin var"
"Ekmek elden nikotin patlıcandan" durumu..
İşte gözden kaçan,teoriyi çürüten şey de bu noktada..
Bilindiği üzere nikotin kan basıncını yükseltip damarlara
zarar veren bir madde..
Bu nedenle erkeklerde iktidarsızlağa yol açıyor.
Buradan "patlıcan yersek zarar görürüz" manası çıkmıyor mu?
Eee nooldu şimdi?
Tipini tutturduk tamam da,gerisi?
Bu durumda teori herhalde şu şekilde kullanılacak:
Önce patlıcanın vucudumuzdaki karşılığı olan organımıza hitaben
şöyle bir konuşma yapılacak..
-Ulan şerefsiz!Yıllarca "önemli olan boyu değil işlevi"
diye diye
yan gelip yattın!Gör bak elalemde neler var!
Bak da..İbret al!
Eğer öyleyse...
Bende aynen başlıkta olduğu gibi soruyorum:
-Patlıcan "rol model" mi?



PATLICAN NE RENK?
Tabi ki mor.
Hatta "mosmor"..
Acaba...
Birileri ibret alırken işin dozunu kaçırdı da..
Ne bileyim?

30 Kasım 2008 Pazar

PazarLIK


"Elin gavuru nelere gülüyor" diye hep merak ederim.
O yüzden fırsat buldukça da araştırırım.
Yine araştırırken yukardaki karikatürü buldum.
Ancak komik değil azdırıcı...
Bulduğum sitedeki kategorisi ise "romantik"
Ya yabancılar romantik kelimesinin anlamını bilmiyor,
ya da benim hem gözüm hem de niyetim bozuk.
...
Aşağıdakilere gelince..
Mordillo'nun karikatürlerini hep huzur verici bulurum.
Hemen alttaki pek alıştığım türden değil.
Belki yine yanlış değerlendiriyorumdur.
Sonuncusunu belki daha önce yayınlamışımdır.
Ancak konu güncel.
Bakınız Atalet "sarmaşık-boyacı fırçası" ilişkisi..


28 Kasım 2008 Cuma

"Anti aging" mi? Öl daha iyi!



Anti eycing denilen şeyin ne olduğunu herkes biliyor ama
yinelemek gerekirse kısaca "ölümle dikleşme teknikleri" diyebiliriz.
Kırmızı ete el sürmüyorsun.
Nerde ot purç bulursan dalıyorsun.
Üstüne davul tozu,minare gölgesi,zerdeçal,çörek otu,kişniş
ve benzeri otsullarla (Nebat) bir nevi vitamin takviyesi yapıyorsun.
Bir de her gün 45 dakika yürüyüp,stresten de uzak durdun mu
işlem tamam.
Önce yaşlanmayı durduruyorsun,sonra gençleşmeye başlıyorsun.
Hatta abartıp biraz daha çaba gösterirsen..
Yallah ana rahmine...
Git sıfırdan bir daha başla. ...
...
Oldum olası bu tür dümenlerin arkasında hep kadın parmağı aramışımdır.
Neden mi?
Yahu bırak onu bunu da,yalnızca "ot ye" denmesinden belli değil mi?
Neymiş de kırmızı ette kolestrol varmış.
"Eee tamam;varsa var,size ne?" diyemiyorum tabii de..
Çünkü onları yakından ilgilendiriyor.
Haliyle "ne kadar yakından" olduğunu burada izah edemem.
Çor var,çocuk var.
Neyse...
İşte zurnanın zırt dediği yer bu kolestrol meselesi.
Peki kolestrol ne?
Testesteronun ham maddesi.
Yine peki..Testesteron ne?
O da yiğidin cephanesi..
Anti parantez belirtmekte fayda var;hammadde olsa bile vücut
kendiliğinden testesteron üretmiyor.
Üretmesi için bir nedenin olması gerekiyor.
E o neden erkek kısmının ta doğumundan beri var.
Hatta belkide yaşamasının tek nedeni..
Kısacası kadın kısmı erkeği silahsız cephanesiz bırakıp onu stilist ya da
modacı olmaya teşvik ediyor.
Belki de Etiler'de şarkı söyletecektir;kim bilir...
...
Erkek kısmına naçizane tavsiyem:"Bu tür katagullilere dikkat!"
Zaten erkeğe ihtiyaç duymadan çocuk yapmak için uğraşıp duruyorlar,
maazallah bir de "bamya"nın tohumunu bulurlarsa bittiğimiz andır.
...
Ayrıca...
Bir otla beslenen inek öküz gibi mahlukatın,canından bezmiş
mevzuyu anlayamamış havasında aval aval bakan gözlerine bakın;
bir de aslan kaplan gibi etle beslenen hayvanların gözlerindeki
cevvaliyete bakın.
Fazla söze ne hacet!

25 Kasım 2008 Salı

E çüş artık!



Bugün yine kadınlara ait ne günüyse artık tv'nin birine konuk
olarak bir hatun çağırmışlar.
Anladığım kadarıyla kadın çetelerinden birinin başı.
Konu kadına uygulanan şiddet.
Aynı şeyleri dinlemekten izlemekten gına geldi ama yine de
kayıtsız kalamadım,izledim.
İyi ki de izlemişim,meğer bilmediğim başka şeyler de varmış.
Mesela kadın saçını yaptırdığında ya da boyattığında
bunun
farkına varmamak da şiddetmiş!
Hem de psikoljik şiddet!
E pes!
Hatta çüş!
Bu herif kısmının ömrü kadınların kıçında "bakalım bugün ne
ne yumurtlayacak" diye tedirgin tedirgin beklemekle mi geçecek?
Bundan âlâ psikolojik baskı,şiddet olur mu?
Bu ne ya...
Gelen giden heriflere giydiriyor!
Önce "gel bak ne vercem" diye kandırıyorlar ondan sonra da
vur Alllah vur.
Yok dayaktı yok tacizdi...
Sürekli şikayet.
Aynı durumdaki erkek için laf eden yok.
Aynı konumda bir erkeği düşünüyorum da,adamcağızın kafasında
yapabileceği tek değişiklik saçını kestirmek.
Lakin onu bile kimse iplemez.
Zorla birilerinin gözüne soksa da "nasıl olmuş" dese...
Önce inanmaz bir bakış ve de ses tonuyla "traş mı oldun" diye
sorulur sonra da ilgilenmiş havalarında "arkanı dön bakiim" denir.
Artık ensede ne halt görecekse...
Peki ya taciz?
Sanki erkeklere böyle şeyler olmuyor.
Ama erkek kısmı sabırlı,dişini sıkıyor.
Bu yaşıma geldim,daha şu kadın beni taciz etti diye sızlanan
adam görmedim.
Rahatsız olmadığından değil,terbiyesinden.
Naapsın garibim?
Kadınların yaptığı gibi ortalığı ayağa kaldırsa kadın rezil olacak.
O yüzden hiç sesini çıkarmıyor kaderine razı oluyor..
Yahu bırakın onu bunu da, erkek kısmı şu meşhur fıkradaki gibi
"araba her fren yaptığında maaşın mı artıyor" diye çemkirmekten
bile mahrum.
Ne desin garip?
"Karın tokluğuna çalışıyorsunuz herhâlde.."mi?
...
Şimdi aklıma geldi.
Yanılmıyorsam şimdi söyleceğim konuda alınmış bir karar bile var.
Konu şu..
Kocanın karısıyla istediği halde yatmaması insan haklarına
aykırıymış.
Görüyor musunuz nalıncı keserini?
"Yahu" demiyeyim diyorum ama dayanamıyorum;ya; yıllardır
erkekler bu konuda kadınların yan çizmelerinden yakınmıyor mu?
Bu meseleler hep espri konusu olmamış mıdır?
E o zaman nerde erkeğin insan hakları?
Üstelik "başım ağrıyor" gibi yılların delili kabak gibi ortalıkta
dururken.
O zaman daha ne şiddetten tacizden haktan hukuktan bahsediliyor?..
Sonuç olarak şöyle derim:
-Hasta etmeyin adamı!
...

Fıkrayı bilmeyenler için..
...
Kalabalık bir IETT otobüsünde kadının biri arkasındaki adama;
-"Noluyoruz habire arakamdan yükleniyorsun" der...
Genç adam gayet sakin...
-"Otobüs fren yapınca yani sey pardon... "der .....
Az sonra kadın yine uyarmak zorunda kalır
-"e yüklenip duruyorsun..... "
Genç adam yine sakin,
-"Madam fren fren ... fren yapinca .... " derken kadın sözünü keser;
-"İyi de o pantolunundaki sertlik noluyor?"
Bizimki yine yüzsüz yüzsüz;
-"Madam maasımı yeni aldım onlar para tomarı" diye yanıt verir.
Madam da boş durmaz ...
-"e bu nasıl maaştır taksimden beri her frende zam geliyor?''

22 Kasım 2008 Cumartesi

Adana'lı Adelhayt



Atalet haklı.
Ben bu dizi yazı işlerini beceremiyorum.
Ne zaman böyle bir şey yapmaya kalksam bir problem çıkıyor.
Ancak bu defa biraz da bilinçli bir şekilde oyalandım.
Bir defa neden hastaneye gittiğimi özellikle yazmadım.
Niyetim Adana'lı Adelhayt 'ı tuzağa düşürmekti.
Peki kimdi bu Adana'lı Adelhayt?
Adelhayt,şu Alp dağları'nda nemrut dedesi ve önündeki piliçten
bihaber Peter'le yaşayan Heidi'nin nüfus kütüğündeki adı.
Ben de Clara'nın mürebbiyesi bayan Rottenmayır'ın yalancısıyım.
Bilgiyi veren o.
İşte bu Heidi'nin Adana'lısı Alp dağlarında değil Karadeniz'in
şirin bir kıyı kasabasında yaşar.(Kıyı kasabalarına şirin denmezse
küser mi ki?)
Heidi ile tek benzerliği "avatar" dediğimiz bloğundaki vesikalık
fotoğrafı...
Yoksa yazdıklarını Polyanna'nın bile bünyesi kaldırmaz;kaldı ki
Heidi..
Neyse..
Bu değerli arkadaşımız her iki lafın arasına benim yaşımla alakalı
bir iki laf sokuşturmazsa rahat edemez.
Ömründe 30'undan büyük insan görmediğinden Azrailin beni
unuttuğunu filan zanneder.
Hadi o kadar abartmayılım da..
Eli bastonlu dede filan gibi bir şey sanıyor.
Belki de içinden "şu adam elime geçse de ağız tadıyla karşıdan
karşıya geçirsem de bi sevabını alsam..Hem bahaneyle ahirete
de yolluk yapmış olurum diye geçiriyordur;ne bileyim..
E kafa bu olunca haliyle içinde "doktor,hastane" geçen yazıya
balıklama atlar,ellerini oğuştura oğuştura bi yorum döşenir,
"e tabii yaş baş normal haliyle" mealinde bir şeyler yazar
böylece de tuzağa düşer,bende arkasından işin aslını anlatınca
mosmor morarır diye ümit etmiştim.
Ama olmadı.
Hala bu değerli arkadaşımızı tanıyamayan varsa nick dediğimiz
lakabını da söyleyeyim.
İngilizceyle İspanyolca karışımı bir şey..
Türkçe açılımı şöyle:"Ölmek yok,yola devam!"
...
Badem gözlüm..

Epeydir aklımdaydı da bir türlü fırsat bulamamıştım.
Niyetim badem gözlerime çer çöp batmasın,toz toprak girmesin
diye önüne camdan vitrin gibi bişeyler yaptırmaktı.
Etraftan dediler ki "bu işi ustasına bi sor;camı kaç milim olacak,
üç mü beş mi...Kafandan bişey uydurma."
Tamam dedik,tavsiye edilen doktorun çalıştığı hastanenin yolunu
tutmaya karar verdik.
Şaka bir tarafa ne amaçla gidersen git hastane hastane işte..
Ha devlet ha özel..
Sadece mimarileri farklı.
Devlet ta baştan vatandaşı kapıda bekletmeyi kafasına koyduğundan
koridorları geniş tutmuş.
Özel hastaneler ise dar..
Koridordan artan yerleri yerleri de oda yapmış.
Uçan kuşu kaçırmaya niyetleri yok.
Tuttuklarının kolunu kanadını yolup ortaya salacaklar.
Laf aramızda bu hastanelerin bir de adında "araştırma" lafı geçenler
var.
En tehlikelileri onlar.
Adamı kendi parasıyla öyle araştırıyorlar ki....
Hastalık mı araştırılıyor yoksa paranın kökü mü,belli değil.
Tamamen estetik kaygılarla "kıçımda sivice çıktı" diye gidiyorsun
"sen önce kulak memeleri,pardon;lobları cepheden görünecek
şekilde bi ciğer filmi çektir gel bakalım" diyorlar.
Ve macera başlıyor.
...
Bana tavsiye edilen yer özel hastane..Epey cafcaflı bir yer.
Denilene göre hastanede çalışan doçentlere pratisyen muamelesi
yapılıyormuş.
Yani etraf prof kaynıyormuş...
Rahat etmek istersen önceden randevu alman gerekiyormuş falan...
Biz de öyle yaptık;"müsaitseniz biz gelecedik de.." diyerek randevu
istedik.
"Sizden iyi keriz mi bulacağız" diye cevap geldi,kalktık gittik.
Vee muamele başladı..
Önce hemşire bizi bir aletin önüne oturttu.
Hemşire demişken..
Ben hemşire dendi mi aklıma hep hastane duvarlarını süsleyen
daha konuşmadan "sus" diye işaret eden ön yargılı hemşire
fotoğrafı gelir.
"Kardeşim ne biliyon konuşacağımı?Belki dilsizim;ne malum?"
...
Neyse...
Aletin bir tarafında ben bir tarafında hemşire bir müddet bakıştık.
Daha doğrusu ben öyle zannediyorum.Çünkü hemşirenin gözünü
filan gördüğüm yok.Sadece damı kırmızı kiremitli Age of Empire
oyunundan bildiğim bir ev görüyorum.
Sonunda dedikoduya mahal vermemek için bakışmayı kestik.
Arkasından sordu:"Göz tansiyonun var mı?
Tam laz işi!
Soruyu benim sormam gerekirken o soruyor.
Yok dedim tabii..
Ayrıca bilmiyorum ki zaten.
...
Uzatmayalım,sonunda doktorun odasına geçtik.
Yine oturduk bi aletin başına..
O an aklıma bir hinlik geldi.
"Ulan doktor ne gösterirse göstersin okuyamamış gibi yap."
Ya da yanlış oku.
Mesela "W" gösterince "M" de..
Doktor da bunalıma girsin:"Ulan herif koltukta ters mi döndü,
amuda mı kalktı,nedir" desin,panik yapsın.
Sonra profilimdeki fotoğrafımla bu düşündüklerimi yanyana getirdim;
utandım!
....
Not:Tahminim devam edecek.

13 Kasım 2008 Perşembe

Ha sanayi sitesi, ha hastane..

Geçenlerde ömrümde ilk defa kendim için hastaneye gittim.
Tabii bu "gittim" diye yazmak kadar kolay olmadı.
Bir heyecan bir heyecan...
Sanki görücü gelecek..
Tabi bu heyecan boşuna değildi;nedeni çocuklukta saklıydı.
O günleri hatırlamak için uzanıp bin sene evveline gitmeye bile
gerek yoktu.
Ayaküstü de hatırlayabilirdim.
Hem hiç unutmamıştım ki!
...
Küçükken sık sık bademciğim iltihaplanırdı benim.
Sonucunda yutkunamaz,su bile içemez hale gelirdim.
Allahtan valide böyle durumlara alışıktı.
"Boğazım ağrıyor" der demez "ele güne karşı" adını verdiğim
acil eylem planını devreye sokar,hemencecik evin baş köşesine
hasta yatağını yapardı.
Zaten o yatak takımı bu işler için vardı,başka amaçla kullanılmazdı.
On dakikaya bir küllük değiştiren garson gibi ikide bir yastık kılıfını
değiştirir "ele güne karşı" ayıp olmamasını sağlardı.
Arkasından da sıra tedaviye gelirdi.
O günlerin gözde tedavi metodu ise ısıtılmış marul yaprağıydı.
Isıtılmış yaprak beyaz bir tülbentin içine itina ile yerleştirilir
boğaza sarılırdı.(Nedense bu halimle kendimi boğazlı kazak giymiş
Engin Çağlar'a benzetirdim.)
Tabii ısıtılmış marul yaprağı iltihabı daha da azdırırdı.
Evdeki bu bilimsel yöntemler işe yaramayınca soluğu doktorda
alırdık.
Alırdık da...
Belirli aşamalardan sonra..
...
Bizim valide panik yapan birisi değildir.
Hastayı kaptığı gibi telaş içinde doktora götürmez.
Gayet bilinçli davranır.
Ona göre doktora gitmenin de bir adabı vardır..
Yani paldır küldür olmaz..
Bu işin olmazsa olmazları,daha doğrusu "olmaz"ı vardır:
"Temiz don!"
Daha doğrusu ilki ikincisi yok;tek şart temiz don!..
İç çamaşırlarını bir gün önce değiştirsen bile farketmez.
İlle de yenisi..
Bu yüzden benim ,"Yahu bademcik yukarıda,dötümüzle ne
alakası var?" demem hiç bir işe yaramazdı.

Sonra?
Serçe parmağının ikinci boğumuna kadar sokulmak suretiyle
temizlenmiş bir çift kulak..
Bu kulak temizliğinden sonra bir müddet kulağımın içinde
parmak kalmış gibi bir hissle dolaşırdım.
Anlayın temizliğin şiddetini..
İşte bir an o günler geldi aklıma..
O yüzden ona doktora gideceğimi söylemedim..
Giderken de muhtemel "temiz don giydin mi?" sorusuna muhatap
olmamak için de kapısının önünü parmak uçlarımın üzerinde geçtim.

Yarın:"Hastane önünde incir ağacı
Doktor bulamadı bana ilacı"

23 Ekim 2008 Perşembe

"Kadın davettir"


Julia Kristeva...

Onun için "1970'li yıllardan itibaren çağdaş aydınların en saygın
isimlerinden biri olmanın yanı sıra, eleştirel felsefenin de en önemli
dayanaklarından birisi" diyor Vikipedi..
Başlıktaki lafı da o söylemiş.
"Kadın davettir"
Kadın davet ise..
"Davete icabet" etti diye erkeğe niye kızılıyor o zaman?
İlaveten...
Bu laf aynı zamanda sık kullandığımız "dişi kuyruk sallamazsa...."
nın kibar ve usturuplu bir versiyonu değil mi?
Güzel Türkçemizin bu güzide lafını "kadınları rencide edici"
bulanlar neden çıkıp da bu karıpaşaya bir çift laf etmiyor?
Başka sorum yok.
Sanık sizin!

17 Ekim 2008 Cuma

Kromozomumda hare var...


Dün daha yayına yeni başlamış bir bloğa denk geldim..
İlk yazısının ilk paragrafı hayli ilginçti.
Şöyle diyordu:

"
.....
Ancak buradan serzeniş okuyacağınızı da

bilmenizi isterim.
Yıllardır değerli eşim benim nezdimde erkek milletini
yerden yere vurdu.
Hatta senelerdir erkek sözünü bile ağzına almadı da
bize xx ler , efendim xy ler , qw lar bir sürü harfi uygun
gördü.. "

Anladım ki dertli bir kocayla karşı karşıyayız.
Ama kibar bir kocayla..
Çünkü "Ulan Allah ne verdiyse giydireceğim" diyeceğine "serzeniş"te
bulunacağını söylüyordu.
Aslında yaşadıkları ümüğüne kadar gelmiş,feryat figan durumunda
ama o yine de efendiliği elden bırakmıyor,çığlığını sessizce atıyordu.
"Ulan kodum mu oturturum,oturduğun yeri beğenirsin" diyeceğine
serzenişte bulunuyordu.
Bu bir nevi Müslüm Gürses efekti yani...
(Malum,Müslüm Gürses bağırmadığı halde bağırır gibi yaparak şarkı
söyleyebilen tek kişidir..)
Neyse...
Bunları okuyunca içim burkuldu tabi..
Kimbilir nasıl bir karısı var dedim içimden..
Herhalde şu elleri kalçasında vücudunu takriben 135 derecelik
açıyla öne doğru eğip "ne diyon lan sen sibop" diye avaz avaz bağıran
tiplerdendir diye düşündüm.
Daha beter üzüldüm.
Düşünsenize...Millet kocasının etrafında "hayatım hayatım" diye
dört dönerken birilerinin de size "xy" dediğini..
Eee boşuna dememişler "iyilerin bahtı kara olur" diye..
Sonra şu "x" ler "y"ler dikkatimi çekti.
"Yahu" dedim;" bu bizim lokman hekim Atalet'in laflarına ne kadar da
benziyor."
"Yok artık" dedim;"ne alaka?"
Sonra kafam x'lere y'lere takıldı.
"Yahu bu xy lafı o kadar da kötü bi şey değil galiba" diye düşünmeye
başladım.
Çünkü xy her ne kadar bilinmeyenin yerine konulan harfler olsa da
aynı zamanda matematik ilminde yatay ve dikey doğruları da
simgeliyordu.
Ve bunlar yeterince uzatıldığında öyle ya da böyle bir noktada
kesişiyordu.
Yani birleşmeci bir yanı vardı.
Özellikle kadında olmayan y'nin dikeyi temsil etmesi,x'i bir noktada
kıstırıp keserek birleşmesi pek manidar geldi.
Yoksa erkeğin her fırsatta birleşme meraklısı olması bundan mıydı?
Diğer yandan xx'leri yani kadınları düşündüm...
İki tane x..
Yani birbirine paralel,birleşmesi mümkün olmayan iki doğru..
Uzat uzatabildiğin kadar;sittin sene birleşmez!
Uzlaşmaz,birleşmez bi halt etmez hay ben senin gibi...
Ulan ben var ya ben....
.....
Getirin lan benim sitres keçimi!

12 Ekim 2008 Pazar

PazarLIK

Gülemediğim Yiğit Özgür karikatürleri..
"Gıdıkla da güleyim" adlı kolleksiyonumdan..







19 Eylül 2008 Cuma

Komplo teorisi mi,paranoya mı?

Bloğu her açtığımda şu aşağıdaki düdük ağızlı herifi görmekten sıkıldım.
Sanki ağzındaki puro ya da benzeri bir şeyi birisi aniden çekmiş de
öylece kalakalmış gibi bir hali var.
Hani "işte o an" diyorlar ya,onun gibi bir şey..
Belkide muslukcu mesaisini ona harcamıştır;ne bileyim ben..
Neyse,yeni bir şeyler ekleyip onu aşağılara itelim bari.
...
İnternette dolaşırken (başka napılırsa..) sitenin birisinde ilginç ve de
sadece benim gördüğümü sandığım,o yüzden de paylaşmak için can
attığım bir şey buldum.(Matah bişey olsa paylaşmazdım ya..)
Bahsettiğim site Lafmacun.org..
Yazıda işletim sistemi xp'nin adının nerden çıktığını anlatıyor.
İddiaya göre xp,her ne kadar ingilizce’de "deneyim" anlamına gelen "
experience"ın kısaltması olarak lanseedilse de işin aslı öyle değilmiş.
Yazının devamında şöyle diyor:
"Windows xp’deki "xp" aslında incillerin de kaleme alındığı dil olan eski
yunanca da christ’ın, yani mesih’in kısaltması.
eski yunanca’da "x" harfi "khi", "ro" olarak okuna "p" harfi ise "re"
sesine tekabül eder.
"xp" böylece, yunanca’da "khristos" şeklinde yazılan mesih’in kısaltması,
giderek de sembolü olarak kullanılmıştır."

...
Windows 95 daha da ilginç..
"... 95 in üzerine windows kelimesinin harf sayısı eklenince çıkan 102 nin
İstanbulun plaka koduna (34) bölünmesiyle ortaya çıkan sayı olan 3 tür.
Bu da hristiyanlıktaki teslis (baba,oğul, kutsal ruh üçlemesi) inancını
sembolize eder."
...
Ben bu kadarına "pes" derim!
Eğer Microsoft üşenmeden böyle bir şey yaptıysa da pes,bir işgüzarın
işiyse de..


12 Eylül 2008 Cuma

Döğme'in yeri....



"Mesela..
Diyelim benim eski sevgilime tutulmuşsun.. O da seni sevmiş..
Kızı alıp evine götürmüşsün.
Yatak odasına girmişsiniz..
Kızı yatağa yatırmışsın. Göğsünü öpeceksin..
Askılı bluzunu aşağı sıyırıp eğiliyorsun ki, öpeceğin yerde "Hıncal"
yazıyor boylu boyunca..
Kızın geçmişiyle yaşamayı mı öğrenirsin o anda?.. Yoksa "Senin
geçmişini.." diye ayağa mı fırlarsın?"
...
Anlaşılacağı üzere bu soruyu Hıncal Uluç soruyor.
Şahsen ben "gergin" bir kişilik olarak hemen ayağa fırlamazdım.
İllede fırlamam gerekiyorsa;
-Şimdi seni de Hıncal'ı da ikinizi bir, araya karbon kağıdı koyar
tek kalemde...
dedikten sonra fırlardım.
...
Mesele şu..
Ayşe Arman sağ göğsünün üzerine kocasının adını yazdırmış.
Cengiz Semercioğlu da "Ne var bunda?Gün gelir ilişki biterse, yeni
sevgili de kadının geçmişiyle barışık yaşamayı öğrenmek zorunda artık"
demiş..
Yukarıda tırnak içinde verdiğim yazı da Uluç'un ona cevabı..
...
Şahsen ben Cengiz Semercioğlu'nun yorumuna "Sanal karı boşama"
olarak bakarım.
Bu işler başa gelmeden bilinmez.
Bir kere şunu bilelim..
Erkek kısmının bir kadına kafayı takması ile internetten yazılım
indirmesi arasında hiç bir fark yoktur.
Nasıl ki o yazılımı virüs taramasından geçirmeden,sorulan soruları,
ve de lisans sözleşmesini okumadan önüne gelen her şeyi "next"
diye onaylayıp bir an önce kurup çalıştırmak istiyorsa kadın/erkek
ilişkisindeki tutumu da aşağı yukarı aynıdır.
Önemli olan işi uzatmadan kızı kapmaktır.
Zaten kızı kaptın mı,gerisi kolaydır.
Her ne kadar "Geçmişin beni ilgilendirmez,zaten ben o zaman yoktum"
numaraları yapsa da ilişki bayatlamaya başladığında nasıl ki önceleri
pek matah gelen tüm özellikler artık can sıkıcı hale gelip kavga nedeni
olabiliyorsa bu döğme meselesi adama daha beter batar hale gelir.
Yani bu olayı kabullenebilmek o kadar da kolay değildir.
Gerçi günümüzde şahit olduğumuz pek çok olay bu tür konularda da
bir hayli aşama kaydettiğimizi gösteriyor ama..
Bence kadın kısmı bu tür problemlerin üstesinden gelmesini bilir.
Döğmede hangi isim yazıyorsa yeni sevgilisini de o ismi taşıyan
birinden seçer,geçer imamın sağına...
Sen sağ ben selamet.
...
Düşündüm de..
Peki ya erkek kısmı döğmeyle vücuduna sevgilisinin adını yazdırmaya
kalkarsa?
Kadınların göğsü gibi erkekte özellikli birden çok organ yok ki..
Koluna yaptırsa,o artık iyice demode oldu,bayatladı.
O da göğsüne yaptırsa...Son derece manasız.Kadından kopya..
Yani fikir hırsızlığı!
En iyisi "anladın sen onu" diyebileceğim bir yere...
Mesela şöyle hem bold hem italik fontda "Melahat'ın hastayım"..
Veya "Melahat,yolunda ölürüm!" (Melahat "He" derse en geç iki dakika
içinde "biri"nin öleceği kesin..)
Nasıl fikir ama?
...
(Çarpılmadan şu Ramazan'ı çıkarabilsek bari...)

10 Eylül 2008 Çarşamba

"Erkek olmak daha iyidir"

Esquire dergisi son sayısında "Erkek olmak daha iyidir" kitapçığı
vermiş.
Kitapcık da 221 maddelik bir ayrıcalıklar listesi varmış..
"Mış" diyorum,çünkü bu bilgileri Cengiz Semercioğlu'nun köşesinden
aldım.
İşte kitaptan bir kaç madde..

* Erkekler Günü gibi bir saçmalıkla kandırılacak kadar saf değiliz.
*Stand-up bizim tekelimizdedir.
* Bir partide bizimle aynı kıyafeti giymiş birini gördüğümüzde onunla
bu konuda geyik yapıp gülebiliriz.
*Dikiz aynasının bir makyaj aracı olmadığını biliriz.
*Sadece X kromozumuyla yetinmeyiz, hem X hem de Y kromozomu taşırız.
*Doğurmadan çocuk sahibi olma lüksüne sahibiz.
*Kel, fodul ve göbekli bir kadınla bir ömür geçirmek zorunda kalmayız.
...
Tüm bunları gazete ya da dergilerin okuyucuyu keklemek için
uydurduğunu bilmeme rağmen iki laf etmekten de geri duramıyorum.
Üstelik bu tür geyikler kadınları üzerimize saldırtmaktan başka bir
işe yaramıyor.
Hayır saldırsınlar,sakıncası yok da...
Sadece hoşumuza gidecek nedenlerle...
...
Gelelim karikatüre..
Bunu,üşenmeden eline kağıt kalem alıp da ayrıcalık icadetme peşinde
koşanlar için yayınlıyorum.
İbret için...
Erkek kısmını bitirecek,hayatını karartacak şey bellidir ve o da tektir.
Adama en kıymetli organı için,"yahu bunun hepsi topu tüfeği bu
kadar mı?
Yoksa bu fragman mıydı ya da demo mu..." de...
Ya da "yahu hareketlerinden ben de bi şey yapacaksın sandıydım;hepsi
bu kadar mıydı?" de hemen arkasından fatiha okumaya başla...
Unutmuşum;ilave edeyim...
Kadın hiçbir zaman böyle duruma düşmez.
"Ben şu kazağın arkasını örerken sen işine/keyfine bak;yalnız kolu
kestireceğim yere kadar işini bitir" diyebilir.
Yani isterse senin ne yaptığın onun umrunda bile olmaz.
Ancak aynı şey erkek için mümkün değildir.
E o zaman bu neyin üstünlüğü ya da ayrıcalığı?

8 Eylül 2008 Pazartesi

Ramazan geyiğinde son nokta!

Alem milletizdir vesselam...
Senede bir defa ramazan gelir,alt tarafı otuz gün oruç tutacağızdır
ama yasak sınırlarını dibine kadar zorlamazsak çatlarız.
Her ramazan ayı geldiğinde "saçma sapan sorulara akla ziyan
cevaplar" şeklinde özetlenebilecek geyik muhabbeti başlar.
"Sakız çiğnemek orucu bozar mı?"dan başlar devam eder gider.
Geçen bir yerde okudum,"bikini oruç bozar mı?" diyen bile çıkmış.
Bu işle görevli hoca ne demiştir bilmiyorum ama insan kafayı biraz
çalıştırınca cevabını bulmakta zorlanmaz.
Bana göre durup duran bikini oruç bozmaz.
Lakin giyenin fiziki yapısına göre olsa olsa bakanın niyetini bozar.
...
Bir kaç gün önce TV'de meşhur ilahiyat Prof'u Bayraktar Bayraklı'ya
denk geldim. Hani şu ilginç huyları olan ilahiyatçımız.
Bir şey anlatırken yüzüne bakmazsan rahatsız olur,konuşamaz.
Hatta bir ara "Ceviz Kabuğu" programında Hulki Cevizoğlu sürekli
önündeki notları kontrol edip hocaya bakmayınca önce bir kaç defa
ikaz etmiş,haliyle ikazı dikkate alınmayınca da küsüp sözü yanındaki
konuşmacıya vermişti.
Neyse..
Yıllardır vatandaşın sormaktan bıkmadığı,cevap verenin ise
anlatmaktan dilinde tüğ bittiği soru o programda yine soruldu:
-Denize girmek,duş almak orucu bozar mı?
Hocanın buna verdiği cevap benzer sorulara da bir anlamda cevap
niteliğindeydi:
-Sen suya girersen bir şey olmaz;ancak su sana girerse bozulur.
Bir nevi formül..
Kim,ne nereye girip çıkıyor bakıyorsun, kararı veriyorsun.
Ben bu cevabı tüm kötü niyetimle genleştirip işime gelecek bir
şekilde yorumladıysam da burada yazmam ramazan mübarek gün
doğru olmayacağından şimdilik erteliyorum. ...
...






Bu resim neci?
Klişe lafla, demokrasilerde çarenin tükenmeyeceğinin bir
göstergesi.
Burası akşamın bir vakti sahil kenarı...
Akşam dediğim de saatin 10'u filan..
Diğer bir deyişle 22..
Bizim belediye başkanı saçma sapan soru soracağına adam gibi
oruç tutanlara bir güzellik yapıp ,"benim vatandaşım mağdur
olmasın,denizinden geri kalmasın" diye ara ara sahilin belli
bölümlerini ışıklandırmış.
İsteyen istediği saatte rahatca denize girebiliyor buralarda..
Fotoğraf dandik cep telefonu ile çekildiğinden tam olarak belli
olmuyorsa da eğer nakış filan işlemeye niyetiniz yoksa ışık
gayet yeterli.
Haliyle bu fotoğrafı denizde bol bol çimdikten sonra çektiğimi
söylememe gerek yoktur sanırım.
Bu vesile ile fesatlanıp da abuk sabuk yorum yazıp,arkamdan kötü
laflar sarfedecek olanları uyarıyorum!
Ramazan falan dinlemem çok fena beddua ederim haberiniz olsun!
Benden söylemesi!...
(Bu kadar çok ünlemi konunun vahametini daha iyi kavrayabilmeniz
açısından koydum.)
....
TEŞEKKÜR..
Her ne kadar yazıyı yorumlara açmasam da napıp edip doğum

günümü kutlayan Dolphin,Zuleyla ve de yazının mimarı Vivaforever'a
teşekkürü bir borç bilirim.
Beni yaşatan sizlersiniz.
(Yuh!Yalaka!)

30 Ağustos 2008 Cumartesi

Doğum günü

MUTLU YILLAR... (30.8.2006)

Bazı sebepler dolayısıyla bir süredir blog ile ilgilenemiyordum.Hâlâ bazı sebepler devam etmekte ama bugün ne yapıp edip bloga gelmem gerekiyordu..

Dağarcığındaki “Henüz çok gençsin, hayat güzel vs.” gibi cümleler ile sürekli tepemde gezinerek bende iyilik meleği imajı oluşturan, kendisine soran olmadığı için anti demokratik bir ortamda doğduğunu düşünen, sırasıyla hangi okullarda okunması gerekiyorsa okuyan, “sorarım size” ile başlayan cümlelerden nefret eden, Okul bitince işsiz demesinler diye iş kurup, "evde kaldı" ya da "top mudur tüfek midir yoksa Etiler de şarkıcı mıdır?" demesinler diye evlenen, tahminlere göre öylesine zaman geçirirken blogu keşfeden, fazlasıyla yardımsever ( Rivayete göre tüp gaz fiyatlarının belirlenmesinde önemli bir rolü olan),

Değerli Hocam Gergin'in

bugün doğum günü olması sebebiyle beni blogtan uzak tutan bazı sebeplere karşı çıkıp buraya geldim..(Hocamın 18+30 yaş kutlamasını kaçırmak istemedim.)

Hocama çok önceden sözünü verdiğim hediyelerimi de getirdim..

Kendi ellerimle yaptım demek isterdim ama pek beceremem öyle şeyleri o yüzden hazır aldım..Buyurun pastanız..

(Mumlar pastanın üzerine sığmadı da )Şimdi hediyelerim hani nerede demeyin diye hemen hediye sunumuna da geçiyorum..

Bu size rafting yaptığınız dönemden sözüm olan sandalye..

Güle güle kullanın.

Aslında karar veremedim hangisi olsun diye işte bu yüzden bir tane daha aldım..

Siz istediğinizi kulanın, eminim bu sandalyede otururken anlatacağınız güzel masalları dinleyecek çoluk çocuk doluşacaktır etrafınıza..

Yine hangisi olsun diye kararsız kaldığım bir başka hediyem daha var..

Tercihi yine size bırakıyorum, gönlünüze ve kıyafetlerinize göre kullanırsınız..

Umarım beğenmişsinizdir..Biliyorum eksik kalan bir şey var ama onu da bulamadım..İstediğim özelliklerde, ayaklarınıza örtebileceğiniz kareli bir örtü bulduğumda mutlaka hediye edeceğim...Unutmuş değilim yani..

Size hazırladığım süpriz partiye okul arkadaşlarınızı da çağırdım ama üzücü bir haberle karşılaştım..Davetiyemize gelen cevap sizi de üzecek biliyorum lakin

"SORARIM SİZE; Başa gelen çekilmez mi?"

Mekanları cennet olsun, eminim gökyüzünden sizin partinizi izliyorlardır..

(Umarım kızmamışsınızdır. Fonda çalan şarkı da benim size 18+30. yaş günü hediyelerimden olsun.. Hem en sevdiğim pastamı da size bırakıp gidiyorum..)

MUTLU YILLAR...

(Fonda çalan şarkı da sizin olsun diye yazdım ama fona yakışacak bir tane şarkı bile aklıma gelmedi.. Bende mi yaşlanıyorum ne? Zaten doğumgünü kutlamalarında pek başarılı olduğum söylenemez..)

Benim şarkım ile bir süre daha idare ederiz artık..

"Vivaforever.blogcu.com"dan alıntıdır


9 Ağustos 2008 Cumartesi

Zoraki tatil..

Milletin kafayı tatille denizle bozduğu şu ortamda gelde keyifle yazı yaz.
İnsan fesadından çatlayacak gibi oluyor.

A benim güzel kardeşim,şu tatilini çaktırmadan sessizce yapsan,yaygara
yapıp davul zurnayla ilan etmesen olmuyo mu?
...
Mesela arkadaşın birisi bloğunda sanki mangalda şiş kebap tarifi verir gibi
şöyle yazmış:
"-Bu tatil için yaptığım plan şu:Açık havada yapılan misss gibi bir kahvaltı
sonrasında
Deniz
Kum
Deniz
Kum
Deniz
Kum
Her deniz-kum ikilisinin arasına da 50 faktörlük yağ...
Uzaaaaaaaaaaaarrrrrrrr gider :P"

İyi de,gideni var gidemeyeni var,hamilesi var emziklisi var.
Ayıp olmuyo mu?
Hiç olmazsa çaktırmadan git;geldiğinde de vesikalık gibi ufaltılmış bir iki
resimle beraber "Amaaan bi daha tatil mi?Allah yazdıysa bozsun!Aha şuraya
yazıyorum;bi daha tatile gidersem öpsünler!.Nerde benim güzel evim..
Evim evim güzel evim!" kıvamında bir şey yaz ki vatandaşın canı cekip
morali bozulmasın.
...
Bu tür zararlı neşriyat beni fena halde rahatsız ediyor.
Çünkü tatil yok;birazdan aşağıda anlatılacak rutin işler var.
...
Her sabah ufaklıklarla beraber aşağıdaki fotoğrafta görünen yoldan yürüyoruz.

Cehaletimi taciz eden tarihi kültür birikintisinin önünden geçip,

Tuzlu su birikintisinin olduğu yere varıyoruz.

Kumun üzrine bedevi gibi çöreklenip,güneş beynimizi kaynatırken aşağıda görülen
gariban işi kahvaltıyı yapıyoruz.

Sıra geliyor ufaklıkları eğlendirmeye..
Bu arada aslında bu fotoğrafı koymayacaktım ama Atalet bikinili fotoğrafını
koyunca ben de kıskançlığımdan bunu koydum.
Tabii ikisi aynı şey değil.
Benim de slip mayolu bir fotoğrafımı koymam gerekirdi ama bu bloğa aile
çok geldiğinden ayıp olacak diye koymadım.
Hatta resmi de o yüzden küçültüm.
Slipli fotoyu facebook'da yayınlamaya karar verdim.
Maksat "ilkokul" arkadaşlarım sebeplensin.


Neyse uzatmayalım;sonuç:
Duş ve mutlu son!
Pardon!Daha bunu saat 5'den sonra tekrarı var;onu unutmuşum.
Bir de "Ah ulan ah!Ne bitmez çilem varmış" diyerek,fotoğrafta görülen
kafemsi yerde iki bira içmek var..



Feryat etmekte haksız mıyım?
Ne yani şimdi bu,hayat mı?
...
Bitti'ye:
Nasıl?İyi zorlamış mıyım?

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Zulmün adı:"DÜĞÜN"



Aslında niyetim ballandıra ballandıra gittiğim düğünü anlatmaktı.
Ancak düğünde ne "bal" ne de ballandıracak bir şey bulamadım.
Halbuki davetiyede "yemekli" lafını okuyunca pek heveslenmiştim.
Malum;işin içinde yemek olunca yanında da içecek bir şeyler olur.
Ama yanılmışım.
Hal böyle olunca da düğün benim için eğlence değil zulüm oldu.

Hani ,askere sormuşlar "savaşı niye kaybettiniz" diye de..
O da,"birincisi barutumuz yoktu" deyice,"tamam gerisini saymaya
gerek yok" demiş ya general...
Benim durumun da ona benzedi.

Özetlersek şöyle:
-Düğün niye zulüm olsun ki?
-Valla,birincisi içki yoktu!
-Tamam yavrum;anlaşıldı;gerisini ziktiret!
....
Zaten düğün dediğin nedir ki?
Belediyenin açma ruhsatı verir gibi "Şekilde görülen biri erkek diğeri
dişi bu iki kişi, gerekli gördükleri her yerde istedikleri gibi şaapabilirler,
elleşmeyin!" demesinin aslında doğrudan konuya müdahil olmayanlar
tarafından çoşkuyla kutlanması halidir.(Dış temsilciliklerle
KKTC hariç.)
Yani,aslında bana giren çıkan yok.
(Böyle yazabildiğime göre şu içki meselesine fena bozulmuşum anlaşılan)
...
Zaten oldum olası saatli randevulu işlerden nefret ederim.
Biri bana ha randevu vermiş ha boynuma ip atıp bir yere bağlamış,hiç
farkı yok! Aynı şey.
Hele bir de bu randevunun zamanı akşam saatlerine filan denk geliyorsa...
İşte o zaman tam dellenirim.
Çünkü ben randevusuna sadık adamımdır.
Kesinlikle geç kalmam.
O nedenle de o saate kadar kendime ait hiç bir şey yapamam elim kolum
bağlanır.
Bir yere gitmeye kalksam "zamanında geri dönemez miyim" diye
endişelenir, gidemem.
O saate kadar yamulur muyum diye korkumdan bir şeyler de içemem.
Hıyar gibi oturur o saati beklerim.
Bu titizliğime rağmen "Bak herif!Yine sabahtan içip mıçmaya başlayıp da
akşam orada beni elaleme rezil etme" diye de ikaz edilirim.

Aslında bu uyarı haksız da sayılmaz.
Çünkü erkenden içmeye başlarsan düğünün başlama saati geldiğinde
tekrar düzelip fabrika ayarlarına geri dönemezsin,kaldığın yerden
devam etmek zorunda kalırsın.
Devam edersin de,ne olur?
Şahsen bana bir şey olmaz.
En fazla gereğinden fazla şirin,güleryüzlü ve yardımsever olurum o kadar.
Mesela hatunun biri "tuvalet ne tarafta?" diye sorsa,normal şartlarda
"şurdan kokuyu takibederek dosdoğru devam et, tam karşına çıkar" derken,
bir iki tek atınca hatunu yedeğime alıp tuvalete kadar götürebilirim.
Hatta orada bekleyip arada bir "bitti miii.." diye sorabilirim.
Hani ilgilenmek babından..
Deliğe meliğe düşer bi şey olur...
Değil mi ama,insanlık öldü mü?
İnsandan daha önemli ne var ki şu dünyada?..
...
Tabii içki olmadığından korkulan olmadı.
Ama keyfim de kaçtı;bir türlü havamı bulamadım.
Bön bön sağa sola bakıp bir an önce oradan sıvışmak için etrafı
kollamaya başladım.
Bu arada sunucu da durmadan "hadi piste" dedikçe ben de "Ulan kuru
kuru oynanır mı hıyar" diye laf yetiştirdim.
...
Eski adetlere göre yapılan bir düğün...
Yemeli içmeli..
Hani şu düğünün sonunda damadın ağzına iki üç tane baklava sıkıştırıp
tekme tokat gerdeğe soktukları düğünlerden..

Neyse;yenilmiş içilmiş oynanmış derken artık düğünün sonlarına gelinmiş..
Sıra gelmiş damada baklavayı yedirip gerdeğe sokmaya..
Damat da bekliyor ki,baklava gelsin,yiyelim işimize gücümüze bakalım..
Ancak o da ne?
Ortalıkta baklava filan yok!Dalgaya düşüp hepsini yemişler!
Haliyle baklavaya düşkün damat bu işe fena halde bozulmuş.
Başlamış çocuk gibi "bana ne bana ne" havasında omuzlarını çekmeye..
Millet hadi gerdeğe dedikçe o omuz silkip direniyormuş.
Sonunda patlamış:
-Baklavayı kim yediyse o girsin gerdeğe!
...
Bilmem anlatabildim mi?
-İçkileri kim içtiyse o oynasın,bana ne?
...
Hem ben öyle şıkıdım şıkıdım oynamayı sevmem.
"Selvi boylum al yazmalım" filmindeki Kadir İnanır gibi oynamayı
severim ama,o iş için de Türkan Şoray lazım.
O da orada yoktu!

17 Temmuz 2008 Perşembe

108 Yaşındaki Blogcu'nun nesi ilginç?



Bir önceki yazıma değerli arkaşlarımızdan birisi yorum yapmış.
Özeti şu:
"Gelmiiim oraya!"
Tabii bu yazımın kendini ilgilendiren kısmına ait.
Yaşlı Blogcuyla ilgili olarak da "ilginç olan bir şey varsa o da
bunamaması" demiş.
...
"Şimdi,bahara erdik gonca gonca gül derdik" dedikten sonra gelelim
konumuza..
Bu ülkede tapuda emlak alımı-satımı işini yapacak olsan da yaşın da
65 olsa "Akli melekeleri yerindedir" diye doktor raporu istenir.
Yani bizim insanımızın "kafayı yeme alt sınırı" 65'dir.
Diğer bir anlatımla "yaşı altmış beştir,ne yapsa yeridir."
Bu memlekette ortalama yaşam 71.2 yıldır.
80'ni 90'nı bulan,hatta geçen de vardır ama onlar çoğunlukla "benim
lipitim senin kolestrolünü döver" muhabbetindedir.
Ömürlerinin kalanı hastaneye reçel kavanozunda idrar taşımakla geçer.
Bu memlekette 45-50 yaş üzeri insanlar beceremem korkusu yüzünden
teknoloji,dolayısıyla PC düşmanıdır;hatta ve hatta "ben anlamam
kardeşim bu zamazingodan" diyerek bir anlamda bilmemeyi marifet
olarak sunmaya çalışır.
Kullananlar ise işi gereği mecburen öğrenmek zorunda kalmıştır ancak,
sadece işini görecek kadar..
Aynı insanlar bilgisayar alacakları zaman sanki yanlış bir iş
yapıyorlarmışcasına çocuklarını öne sürerler..
"Okuldan ödev mödev veriyorlar da o bakımdan...Yoksa.."

Bu ülkenin en baba blog sitesi 3 yaşında (Blogcu),onun babası blogger
ise 9 yaşındadır.
Yani kimsenin taaa bilmem ne zamandan beri blog tutma alışkanlığı yoktur.
Meraklısı sonradan girmiştir.
Mecburiyet değildir,"olmazsa olmaz" hiç değildir.
Kimse yolda belde önünü kesip "blog lazım mıydı birader/yenge?" demez.
Yani blog sahibi olmak için bu işten haberdar olmak,ilgilenmen gerekir.

"Bu memleket bilmem ne kadar blogcu var" lafını sallayın gitsin.
Çünkü gerçek sayı o değildir.Herkesin en az iki bloğu vardır.(Daha
fazlası da var)
Ayrıca açılan her blog canlı değildir.
Ya açılmış öylece kalmıştır,ya da bir iki yazıdan sonra devam etmemiştir.
Bir çoğu kes/yapıştır tarzıdır,kendine has yazanın sayısı azdır.

Bu memlekette çoğu kimse "yan komşuya geçiyorum,yarım saate
gelirim"i hatasız yazamaz.
Hiç olmazsa ya aşağı doğru ya yukarı doğru eğri yazar.
Genci yaşlısı dahil.

Bu memlekette çoğu kişi kendi başına bayramda seyranda cepten mesaj
çekemez.
Ya "Ne yaziim" diye sorar, ya da yazar,"olmuş mu" diye yanındakine
sorar,onayını alır.

Bu memlekette eline bir A4 kağıdı alıp "filan filan adrese elektrik su
bağlatacağım,bizahmet alakadar oluverin" babında dilekçe yazamaz;
arzuhalciye gider.

Çeneye gelince ishal olmuş gibi konuşur da,şu söyledikleri kağıda aktar
desen aktaramaz,aktarsa da aynı tadı vermez.
....
Fazla uzatmayagerek yok.
İstenirse bu örnekler çoğaltılabilir.
Şimdi...

Türkiye'ye gelse,insanların "ulan şu ninemi karşıdan karşıya geçirsem
de sevabını alsam" diyeceği,akranlarının "Lipitlerin efendisi-Kolestrol
kardeşliği" filmleri çevirip,"kolestrolum var yiyemem ammaan,basma
da fistaan giyemem aman" diye türkü çağırırken onun 107 yaşında
blogger'a kayıt olmasının,iki kelimeyi bir araya getirip cümle kurup
yazmasını becermesinin,ve de bunu kaytarmayıp ölene kadar
sürdürmesinin ne gibi bir ilginç yanı olabilir ki?

İlginçlik bunu matah bir şey zannedip bloğuna taşıyan benim gibi
gerzekte..

İlginç!

15 Temmuz 2008 Salı

Blogcu'nun yaşı devlet sırrı mı?

Nedense bizim blogcular profillerinde gerçek yaşlarının görünmesinden
pek hoşlanmazlar.
O yüzden de blog sitelerinin yaş ortalaması 0-1 civarlarındadır.
Üstelik hani "ufacık çocuk;başına bir iş miş gelir" diye ilgileneyim desen
nerede yaşadıklarını da bilemediğinden yardım da edemezsin.
Çünkü "orda, burda,aha şuracıkta işte" türünden şehirlerde yaşarlar.
Hadi bu şehirlerde yaşayanları biraz sıksan bir şekilde bulabilirsin de ya
"Hiçbir yerin ortası" şehrinde yaşayanları ne yapacaksın?
Amerikan filmlerinde olduğu gibi iki saat telefonda oyalasan yine de yer
tespiti yapamazsın.
Uydu muydu hak getire..
...
Bunları ben gerçek yaşımı yazdığım için söylemiyorum.
Onun nedeni başka.Başka zaman anlatırım.
...
shiftdelete.net sitesinde okudum;"Dünyanın en yaşlı blogcusu" ölmüş.
13 Temmuz 2008 tarihinde yani öldüğü günde yaşı 108..
Yazı ile "yüz sekiz"
107 yaşında blogculuğa başlamış,adı Olive Riley..
Öldüğü güne kadar yayınladığı yazı sayısı 70!
Yani ortalama ayda altı yazı!
Hem de yazıların bir kısmı günlük yaşamla ilgili..
Bir kısmı hatıra.
Valla halimden utandım.
Ha,bu arada yazısına yorum yazan birisinin yaşı da 104..
Bunu görünce daha beter utandım.
Düşündüm de..
Anlaşılan kadın yaşını saklamıyor..
Bizim blogcu.com da blog açsaydı ne olacaktı?
Malum;98'den sonrasını göstermiyor ya blogcu.com...
"Beni aldattın kadın!98 dedin,108 çıktın!"
"Halbuki senle ilgili ne hayallerim vardı!"
...
Yurt dışında yaşamış,yabancıların düşünce tarzına vakıf birisi
(Sadece İngilizcesi olan duygu aktarımında hata yapabilir gibi
sanki..) bir iki yazısını çevirse de okusak..
Mesela Dolphin..

8 Temmuz 2008 Salı

Huri



Dün gittiğim yerde o güne kadar hiç duymadığım bir fıkra duydum.
Şuraya yazayım da,yeni yerimize de ufak ufak alışalım böylece..

Adamın biri..
İyilik meleği gibi bir şey.
Hiç kötü yanı yok.
Abdestli namazlı..
Arkadaşı diyorki;
-Tam cennetlik adamsın.Öbür dünyada keyfine diyecek yok,yaşadın.
Düşünsene cennette seni bekleyen bir sürü huri..
Erkek kısmının her ne hikmetse bi huri merakı vardır ya..
Adam da bunu duyunca ağzı kulaklarına varıyor,düşüncesi bile çok
hoşuna gidiyor.
Ancak birden duruyor,yüzü asılıyor.
Diyor ki;
-Yahu bizim hatun da aynen benim gibi.
O zaman o da cennetlik.Peki onu kim bekliyor cennette?
Arkadaşı cevap veriyor:
-Nuri

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Bir yerlerden başlamak..



Kaç gündür şablon düzenliyorum ama iş yazmaya gelince kaytarıyorum.
Diğer bloglarda da Atalet hariç sanki aynı hava var.
Ama bu böyle devam edemez ki...
...
Hani Temel'e sormuşlar:"Kadınların eli niye öpülür" diye..
Demiş ki;"Eee,bi yerden başlamak lazım"
...
Acaba bu yazı da benim için bir başlangıç olabilir mi ki?

30 Haziran 2008 Pazartesi

Hamamda türkü söylemek..

Ortalıkta in cin yokken yazı yazmak aynen
kendi başına banyoda türkü söylemeye benziyor.
O nedenle belki faydası olur diye iki tek atayım dedim.
Ne bileyim belki iyi gelir;yeni yerimize alışırız.
...
Bu arada Atalet'in yorumundan pek etkilendiğimi söylemeliyim.
Ancak gözlerimin dolduğuna bakıpta duygulandığım sanılmasın.
Sadece gözüme sigara dumanı kaçtı da..
O bakımdan..

1 Mart 2008 Cumartesi

Tibet yaylalarında yaylayamadım...


Ne zaman içim daralsa google efendinin başına çöreklenir,
sanal uzak doğu gezisi yaparım.
Bana iyi gelir bu.
Tibet'in yaylalarına doğru giderim.
Hani milletin ferrasini satar satmaz koşturduğu
yerlere..
Sisli puslu hava,yeşillik,manastırlar,rahipler filan..
Bana değişik gelir,bulunduğum ortamdan uzaklaştırır,

kafamı dağıtır.

İki kaşının arasına dom dom kurşunu yemiş gibi benli kadınların yaşadığı
Hindistan'ı ayrı severim.O benin ya da işaretin evli veya bekar olmakla
alakası varmış galiba,tam emin değilim.

Belki de "kurşun"u yiyenler pardon evli olanlar benli olanlardır,ne bileyim.
Aklıma öyle geldi işte..
Mesela bunlardan benli ya da bensiz farketmez birini araklasam,kaplan
avlamakta kullandıkları sepetli fillerden birinin sepetinin içine atsam...
"Sepetli fil" fantezisi..
Naapiim canım;Allahın bildiğini kuldan mı saklayacağım.
...
Nedensiz bir şekilde günlerdir tadım yok.
O nedenle de kendime yeni bir gezi düzenlemek için PC'nin başına
geçtim, başladım araştırmaya..
İlk önce bu hatunu buldum.
Gerçekten Hintli mi bilmem ama hoşuma gitti,koydum.
Araştırırken bu defa "Dünyanın en mutlu adamı"nı anlatan bir yazıya
denk geldim.
Tabii kendim neşesiz olunca yazı ilgimi çekti.
Okuyunca anladım ki mesele bildik mesele..
Yine uzak doğu,yine manstır,rahip meselesi..
Bu defa adam ilginç.
Adam Harvard Üniversitesi mezunu Matthieu Ricard adında dünyanın
sayılı Budizm uzmanlarından biri..
Hikaye uzun da ,özetlersek klinik testler sonucu mululuk ya da
mutsuzluğun uç noktaları +0.3/-0.3 iken bu zat-ı muhtereme ait veri
-0.45’miş.
Bu da diğerleri gibi yememiş içmemiş başkaları da mutlu olsun diye
oturmuş bir de kitap yazmış.
Makalenin yazarı (İncihan Oluç) tam da benim düşündüğüm şekilde
yorumlamış meseleyi:
"Tabii bütün bunları duyunca insanın aklına ister istemez şu geliyor:
Ricard’ın içinde yaşadığı huzurlu ortamda, Himalayalar’ın eteklerinde,
karşınızda nefes kesen bir manzara, içinize çektiğiniz tertemiz hava
varken ve tek derdiniz rüzgâr çanlarınızın cilalanmasıyken, mutlu olmak
pek de zor olmasa gerek.
Esas mesele, Allah’ın her günü İstanbul trafiğinde üç saat sıkışıp kalarak,
hava kirliliğinden dolayı her sokağa çıktığınızda “Acaba atmosferde
oksijen tükendi de benim mi haberim olmadı?” diye düşünerek, iş
ortamındaki gergin ortama tahammül ederek, her ay birikmiş
borçlarınızı ve kiranızı ödeyebilecek miyim hesapları yaparak yaşarken
mutlu olabilmek."
...
Bu tür uzak doğu meraklısı birinin hikayesini anlatan bir yazısı vardı
Selahaddin Duman'ın.
...
Amerika’nın en zengin adamlarından biri meraka tutuluyor..
Önüne gelene “Hayatın anlamı nedir?” sorusunu sorup duruyor.
Aldığı hiçbir cevaptan tatmin olmadığı için bunalıma giriyor.
Sonra birisi “Valla bunu bilse bilse o bilge kişi bilir” diyor.
O bilge de Tibet’te yüksek bir dağın tepesinde tek başına yaşayan biri.
Hesaba göre o bilgenin yanına çırak girecek,müritlik yapacak,kapısında
hizmet edecek.
Tek şart var,o da o bilge kişiye kul olmak için her şeyden vazgeçmek..
Malını mülkünü dağıtıp,beş parasız kalmak.
Uzatmayalım,adam denilenleri yapıp soluğu o bilgenin yanında alıyor.
Yıllarca onun için çalışıyor,yemeğini,temizliğini yapıyor,ateşini yakıyor
falan..
Ancak bilge onunla hiç ilgilenmiyor,konuşmuyor.
Yıllar böyle geçiyor.
Sonunda bir gün bilge keşiş insafa gelip Amerikalı'ya ne istediğini soruyor.
“Hayatın sırrını merak ediyorum üstat..” diyor Amerikalı..
Keşiş biraz düşünüyor ve "Hayat akıp giden bir sudur..” diyor.
Tabii Amerikalı’yı bu cevap delleniyor..
Hayatın sırrı bu kadar basit olabilir mi? Milyarlık servetinden bunun için
mi vazgeçti? Bunca çileyi, acıyı bu basit cümle için mi çekti..
O sinirle bilge kişiye çıkışıyor..“Be adam.. Hayatın sırrı bu kadar basit mi?
Nasıl olur da hayat akan bir su olur?” Bu kez şaşırma sırası Bilge’ye geliyor..
“Neee! Yoksa hayat akıp giden bir su değil mi?”
...
Kafam dağıldı,lafı nereye bağlayacağımı unuttum iyi mi?
Neyse,en iyisi ben şu "sepetli fil ve Hintli hatun" meselesini tekrar gözden
geçireyim de..
Sonra görüşürüz.

14 Şubat 2008 Perşembe

Aşk/sevgi tüketicisinin dikkatine!



♥ Sana yıldızlar kadar yakın olmak isterdim her baktığında beni görebilmen için, sana bulutlar kadar yakın olmak isterdim üzüldüğünde gözyaşlarını yağmur olup silebilmek için, sana sen kadar yakın olmak isterdim ki beni, seni sevdiğim kadar sevebilmen için. Sevgililer günün kutlu olsun biriciğim. ...
Öncelikle merak ettiğim iki şey var.
Birincisi,kağıda döksen epilasyon aletinin kullanma klavuzu
kalınlığında kitapcık haline gelebilecek yukardaki cümleler
topluluğunu teklemeden hem kızın gözüne bakıp hemde okuyabilecek bir babayiğit var mı?
İkincisi,bu ipe sapa gelmez lafları ciddiye alıp "erittin,bitirdin beni Nurettin" diyerek gözlerinden çizgi filmlerdeki gibi oklu kalp fışkırtacak kadın var mı?
"Var" diyenin yazının devamını okumasına gerek yok.
...
14 Şubat Sevgililer günü arifesinde sanal alemde yaptığım inceleme sonucunda aşk tüketicisinin geçen yıllardan pek farklı davranmadığını hala bilinçlenemediğini gördüm.
Hatta iyice azıtıp "sevgili" kapsamına dayı,amca vs.gibi akrabaları da ilave etmişler.
Bu nedenle yine günah keçisi durumuna düşmeyi göze alıp bu yazıyı yazmaya karar verdim.
...
Geçen yıl sevgililer günü için yazdıklarıma baktım.
Gördüm ki bu yıl da aynı kafadayım.Ben de "Recep İvedik" gibi "kompleksliyim,agresifim"
O nedenle birisinin "hadi şu hediyeyi kap da sevgiline götür" tarzı emrivakileri hayatta
kabullenemem.
Kimse bana ne yapacağımı söyleyemez.
Zaten tek taş mek taş alacak param yok.
Çiçek götüremem,çünkü daha kır çiçekleri çıkmadı.
Çiçekçiden ise hayatta çiçek götürmem.
Bana göre çiçekcideki çiçeklerle tavuk çiftliklerinde yetiştirilen tavukların arasında hiç bir
fark yoktur.
Onlar tamamen ticari amaçlarla yetiştirildiklerinden mapus damına düşmüş mahkum
gibidirler.
Özgür değillerdir;işleri sadece önlerine konulanı bilinçsizce yemektir.
Ömründe hem kendinin hem arkadaşlarının b.kunu karıştırdıkalrı hatta yedikleri vaki
değildir.
Bir kere bile horozun tacizine,tecavüzüne uğramamışlardır.
Yani;hayattan kopuk ve ruhsuzdurlar.
O çiçekler de böyle..
Soğuk,sıcak,kar,yağmur,şimşek, yıldırım bilmezler.
Hayat şartları onları hiç bir şekilde zorlamamıştır.
Yoldan geçerken sıkışıp da arabadan kendini zor atan birisinin çişine bile maruz
kalmamışlardır.
Birileri onların üzerinde top oynayıp ezmemiştir.
Kısacası kır çiçeğinin başına gelen hiç bir şey onların başına gelmemiştir.
Birinin eline hediye olarak bir kır çiçeği geçmişse işte o tüm bu badireleri atlatmış
şans eseri kurtulmayı başarmış bir çiçektir.
O yüzden de değerlidir..
Değer verdiğin birine verdiğin şey de değerli olmalıdır.
Ve o hiç bir zaman kıçını bile kaldırmadan telefonla çiçekçiye sipariş verdiğin adı
"orkide" bile olsa çiçekcide satılan çiçek değildir.
...
Gelelim esas mevzuya..
Bir defa kimse "sevgili" lafının tam anlamını bilmiyor.
Bilseydi,işi "önümüze geleni sevelim" ya da "kör tuttuğunu sever" noktasına getirmezdi.
Türk Dil Kurumu "sevgili"yi, "Sevilen ve âşık olunan kimse, yavuklu, dost, yâr, canan."
olarak tanımlasa da günümüz algısıyla bu tanım eksiktir.
Çünkü sevgili lafı,içinde gizli-kaçamak haller ve dolayısıyla heyecan barındırır.
Biraz "başkalarına rağmen" bir ilişkiye,hatta yeni başlamış taze bir ilişkiye işaret eder.
Yalnız bir şey yanıltmasın.Kasdettiğimiz taraflardan birinin veya her ikisinin evli olması
hali değildir.Hiç bir engeli,bağlayıcı bir şeyi olmadığı halde ilişkinin arkadaşları tarafından
bile duyulmasını istemeyen insanlar yok mudur?
Bu nedenle evli insanların bir birlerine sevgili muamelesi yapması bence manasızdır.
Her iki tarfın da vücudunun "ben" haritasını çıkaracak şekilde birbirini tanıdığı ortamda
giz nerede,heyecan nerede...
"40 yıllık evliyiz,hala bir birimiz deliler gibi seviyoruz" diyenlere bu sebeple inanmam.
İkisinin de gerçekten deli olma durumları hariç.
Dolayısıyla bu iki zat -ı muhteremin birbirlerine hediye almasıyla,sınıfını geçmiş çocuğa bisiklet alınması arasında bir fark göremiyorum.
...
Bugünün mana ve ehemmiyeti ile ilgi yazıların içersinde Atalet'in yazısı ve o yazıda
yaptığı öneri,pratikte mümkün olmasa bile hoşuma gitti.
Diyor ki;"Herkes havadar bir yerde toplanıp 14 Şubat'a özel jetonları beğendiğimiz
birilerine versek 'sevgilim olur musun?' desek.."
Valla bence sakıncası yok da..Yapamam.
Çünkü dediğini yapmak ancak Atalet ve hemcinsleri için sakınca doğurmaz.
Kimse kolay kolay bir kadını geri çevirmez.
"Terbiyesiz!Sizin abiniz,babanız,dayınız,erkek kardeşiniz yok mu?Aynı şeyi onlara
yapsalar?.." diye çemkiren olmaz.
Bir kaç kıçından korkan hödük hariç herkes havada kapar.
Benim gibi mıymıy tipler bile en fazla kızına görücü gelmiş baba gibi "kısmetse olur" der,
razı olur.
...
Bu iş fazla uzadı..
Konuyu şöyle bağlıyorum:
Davul zurnayla,her gün her dakika bangır bangır bağıra bağıra iteleye kakalaya aşka
sevdaya dair bir iş olmaz.
Hele onun bunun sürekli dürtüklemesiyle hiç olmaz.
Bu işin içinde ne süpriz var,ne yaratıcılık var.
Bugünün yerine yarın sevgilinin poposuna olmadık bi yerde çaktırmadan hafiften bir
çimdik at daha iyi.
Dönsün "Yapma!Gören filan olur" deyip "istemem ama yan cebime koy" kıvamında kıkırdasın.Sonrasında pazardan çiçekli basma mı alırsın,koluna Adana
Burması mı takarsın orasını bilemem.
...
Bana gelince...
Benim hangi gün olursa olsun birine hediye almama gerek yok.
En iyi hediye benim.
Bana göre o an kimin yanındaysam en iyi hediyeyi o kapmış demektir.
Buna ister ukalalık deyin,ister kendini beğenmişlik...
İsterseniz de "Hadi ordan,kıçımın kenarı" deyin..
Hiç de umrumda değil.





9 Şubat 2008 Cumartesi

Rüyam ve Maksim Gorki



Dün gece bir rüya gördüm.
Gerçi buna rüya da denmez; resmen kabus.
Resimdeki gibi Arap Kadri kılıklı bir sürü kıllı tüylü adam bacaklarına birer
jartiyer geçirmişler üzerime üzerime geliyorlar.
"Ulan yapmayın etmeyin;bu ne iğrenç görüntü;içim kalkacak" diyorum,
dinlemiyorlar.
"Başkalarına gelince bakıyon ama..Bizim neyimiz eksik?Eksiğimiz yok
hatta fazlalığımız var!" diyerek üzerime gelmeye devam ediyorlar.
Ben de bir yandan kaçarken bir yandan da "lan zaten rahatsız olduğum
fazlalıklarınız"diyerek laf yetiştiriyorum.
Allahtan kabus görürken kıçın sıkıştımı uyanıyorsun.
Yine öyle oldu.
Kan ter içinde uyanınca "Verilmiş sadakam varmış" diye sevindim.
Aslında uyanmadan evvel bu kıl torbalarını Alper'i hedef göstererek
"baş sorumlu o" diye onun bloğuna yönlendirmeye çalıştım ama başarılı
olamadım.
Tabii zevksiz bir şekilde uyanınca uyku da haram oldu.
Böyle durumlarda kimisi uyumak için tekrar yatar,başlar koyun
saymaya..
Ben onu da yapamam.
Benim koyunlar başkalarının aksine sayamasın diye çitten üçer beşer atlar.
Hatta bazıları geri döner,kafa karıştır.Atlayıp zıplarken çıkardıkları patırtı
da cabası..
Neyse..
Allahtan yanı başımda okumamak için direndiğim,bahane aradığım kitaplar var.
Mesela Maksim Gorki'nin hayatı..
Çocukluğum","Ekmeğimi Kazanırken" ve "Benim Üniversitelerim" adlı üç
kitaptan oluşuyor.
Okumamak için direndiğimden bu kitapların ara vermeden araya başka
kitap sokmadan okunması gerektiği gibi bir düşünce geliştirdim ve o
nedenle de okumayı hep erteledim.
Demek kısmet dün geceyeymiş.
Başladım okumaya..
Okudukça ne kadar "doğru" bir seçim yaptığımı anladım.
Biz kafayı dağıtalım,uykumuz gelsin diye uğraşıyoruz,ama okuduklarım
daha beter içimi karartıyor.
...
Çocukluğunu anlatmaya babasının ölümününden başlamış Gorki..
Neredeyse bir sayfayı buna ayırmış.Öyle ilginç anlatmış ki hemencecik
olanı biteni kavrayamıyorsunuz.İçinde ölüm lafı geçirmeden ortamı tasvir
ediyor.
Hatta bir ara ben "karı koca bunlar çocuğun önünde bi dümen çeviriyorlar"
hissine bile kapıldım.
Neyse..
Baba ölünce beraber yaşadıkları ninesi ve annesi ile birlikte dedesinin
yaşadığı şehre (Nijniy) yola koyuluyorlar.Bu arada hamile olan annesi
doğum yapıyor.
Bir müddet sonra yeni doğan kardeşi yolda ölüyor.
Vardıkları şehirde de onları iyi şeyler beklemiyor.
Anladığım kadarıyla dedesi dayıları ve haliyle yengeleri hep birlikte aynı
evde kalıyorlar.
Ve de garip bir aile..Her an kavga dövüş..
Dede zaten gestapo gibi.Suç işleyenleri odunla pataklıyor,ama nasıl..
Açtırıyor popoyu patlatıyor odunu..Sadece vursa yine iyi..
Vurduktan sonra sopayı hemen çekmiyor,tam dötün üstündeyken derinin
üstünde sıyırtarak çekiyor ki daha beter can yaksın.
Tam İnci Ertuğrul veya Yasemin Bozkurt'luk bir durum.Aynı döneme denk
gelseler bu muhteşem ikili canlı yayında dedeye telefonla bağlanır ağzına
yüzüne ederlerdi.
Uzatmayalım;evde bir de gorki'den büyük bir çocuk daha var.Aile onu kapı
önünde bulup büyütmüş.
Gorki onunla iyi anlaşıyor.
Ancak osuruktan bir hikaye yüzünden bir müddet sonra o da ölüyor.
...
Bu anlattıklarım kitabın ilk 60 sayfasında oluyor.
İçim daraldı bıraktım.Belki "Ekmeğimi Kazanırken" de iyi şeyler olmuştur
diye bu defa onu elime aldım.
Hay almaz olaydım!
Kitabın arka sayfasındaki özette çırak olarak işe başladığını ancak eline
kaynar çorba döküldüğünden ayrılmak zorunda kaldığı yazıyordu.
Vallahi pes dedim.
Bu kadarını Kemalettin Tuğcu bile hayal edemez!
...
Daha önce de bazı yazarların hayat hikayelerini okumuş ve benzer
durumlarla karşılaşmıştım.Eşelemeci-Deşelemeci yanım hortladı ve
geçtim PC'nin başına..
Kitapla okumakla alakası olmayanın bile kulağına çalınmış yazarların
hayatlarını araştırdım.
Sonuç:
Stendhal,annesini erken yaşlarda kaybedince, teyzesi ve avukat babası
tarafından çok katı bir disiplin içerisinde ve dinsel öğretiye ağırlık
verilerek eğitilmiş.
Onun otoriteye ve dinsel kesime olan nefretinde bu yılların etkisi olduğu
söyleniyor.
Emile Zola,babası İtalyan asıllı ve mühendis..
Ancak babasını küçük yaşında kaybettiğinden sonraki hayatı zorluklarla
geçmiş. Lise tahsilini bile yarım bırakarak çalışmak zorunda kalmış.
Albert Camus,yoksul bir işçi olan babası I.Dünya savaşı sırasında ölünce,
İspanyol asıllı olan annesi çocuklarına bakmak için ev işlerinde çalışmak
durumunda kalmış.
Küçük bir evde, erkek kardeşi, anneannesi ve felçli dayısı ile geçirmiş
çocukluğunu. Eğitimi ve dolayısıyla felsefeci/yazar kişiliği, bu yoksulluk
içerisinde tamimiyle rastlantı olduğu söyleniyor.
Fyodor Mikhailovch Dostoyevski,orta sınıf bir aileden gelen yazarın
babası, yoksullar hastanesinde cerrah..
İlk eğitimini ailesinden almış. Romanlarının tümünde, ailesinin çektiği
sıkıntıların ve tanık oldukları yoksulluğun etkisi var.
Çok çalkantılı geçmiştir Dostovyevski’nin hayatı.
17 yaşında askeri akademiye girmiş ama oradaki katı disipline uyamayıp
ayrılmış, Norodniklerin siyasi görüşlerini benimsemiş, 1849’da idama
mahkum edilmiş ve tam idam sehpasında öğrenmiştir cezasının sürgüne
çevrildiğini.
Victor Hugo,anne ve babası arasındaki bitmek bilmeyen geçimsizlikler,
yinelenen ayrılıklar nedeniyle, Hugo genellikle annesinden uzak kalıp ve
babası ile yaşamış.
İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan
soyluluk unvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu
edilerek dışlanmasına yol açtı.
Lev Nikolayeviç Tolstoy,çok küçük yaşlarında önce annesini, sonra
babasını kaybedip, yakınlarının elinde büyümüş.
John Steinbeck, Kaliforniya’da bir ırgat ailenin çocuğu..
Küçük yaşlarda çiftçilik yapmış. Üniversitede okuyabilmek için duvarcılık,
boyacılık, kapıcılık, eczacılık işleri yapmış.
...
Yani parası olanın da olmayanın da hepsinin çocukluğu arızalı..
Mutlaka dengeleri bozan bir şeyler olmuş.
Sadece üç beş kişiye bakarak genelleme yapmak doğru değil ama sanki bu
dünyada matah,fark edilebilir önemli biri olmanın koşulu "arızalı çocukluk."
Yanlış hatırlamıyorsam Kirk Douglas'in ettiği bir laf da bu tezi destekler
nitelikteydi:
-"Çocuklarım benim kadar şanslı değildi.Ben tam bir sefaletin içinde doğdum."
Acaba bu tespitte gerçeklik payı var mı ki?
Not:
"İyi de birader,madem ciddi yazı yazacaktın girişi niye palavra olduğu
kabak gibi belli bir hikayeyle yaptın" diye merak eden olursa,şöyle derim:
Hıyarlık parayla mı?

6 Ocak 2008 Pazar

Yılbaşı ertesinde olası saldırılara karşı antikor oluşturmak



Başlıktan da anlaşılacağı üzere yine bilimsel bir yazıya imza atmak üzereyim.
Çok hücreli canlıların kendilerini korumak amacıyla oluşturduğu moleküllerin,
yine bol hücreli bir yapıya sahip insanoğlunun sosyalleşme adına yaptığı
dangalaklıklarını bertaraf etmek için oluşturduğu savunma mekanizmasının
aynı cümle içinde kullanıldığı bu makaleyi başka bir yerde okuma şansınız yok.
O bakımdan,sevildiğinizi bilin derim.
Ayrıca bu iç bayıcı cümleyi nasıl kurduğuma bir yandan "şaşırdım!" derken
diğer yandan da kendimi tebrik ederim.
...
Gelelim ne anlatmak istediğime..
Yılbaşı ve türevi günlerde nedense insanlar kendilerini "zebbaha gadder"
tabir edilen şekilde eğlenmeye mecbur hissederler.
Tabii bu ıhlamur içip mısır patlağı yemekle kotarılacak bir iş değildir;insanı
motive edecek,eğlenmeye teşvik edecek ek maddelerin vücuda
zerkedilmesini gerektirir.
Meşakkatli iştir kısacası..
Hatta bu iş o kadar meşakkatli bir iştir ki,sonunda insanın ayakta duracak
mecali bile kalmayabilir.
Eğer ayakta kalmayı becerebilirseniz bile bu defa da ertesi günü "birileri"
sizi mecalsiz bırakabilir.
Peki bu nasıl olurda olur?
Ayen şöyle olur.
Bir defa o güne "Ne var kardeşim?Kırk yılda bir adam gibi eğlenemeyecek
miyiz?" lafıyla başlanmışsa ilerleyen saatlerde ortalıkta freni patlak kamyon
gibi sağa sola toslayarak dolaşma ihtilamaliniz oldukça yüksektir.
Diğer bir anlatımla,sorunsuz bir gece geçirme ihtimali,papanın hidayete erip
müslüman olma ihtimalinden bile zayıftır.
...
Diğer yandan özellikle böyle "köküne kadar eğleniim" dediğiniz günlerde
kadınların hoşgörü katsayıları sıfıra kadar düşer.
Diyelim ki dansözlü mansözlü bir yere gittiniz.
E dansöz dediğin "üstte yok başta yok" yardıma muhtaç bir insan.
İçiniz parçalanıp "Sosyal dayanışma ve yardımlaşma" adı altında ona bir
miktar nakdi yardımda bulunmaya kalksanız olay olur.
"Kırk saattir kadının üstünde elinin ne işi var?" şeklinde sorulara muhatap
olursunuz.
"İyi de birader ben ne yapabilirim.Kadın fingir fingir oynuyor;denk getirip
takamıyorum ki?" demeniz bir işe yaramaz.
Halbuki biz küçüklüğümüzden beri tembih edileni yapıyoruz.
Hep "göstere göstere yardım yapmak ayıp;insanları rencide eder,gizliden
vermek lazım" denmiyor mu?
Ee biz naapıyoruz?
Parayı avcumuza alıp kimselere göstermeden cüzdan niyetine kullandıkları
bir yerlerine sokuşturmak için uğraşıyoruz ancak sürekli mobil halde
olduğundan bir türlü denk getirip yerine koyamıyoruz.
Tüm bunlar yetmez gibi bir de "parayı orasına sıkıştırman şart mıydı?"
diye eleştiri alıyoruz.
Tamam da kardeşim;ben koskoca kadınıın neyi cüzdan niyetine
kullanacağına karışamam ki?
Cebi var dı da koymadık mı?
...
Olan biten sadece bunlar değil tabii..
Sağa sola bakmandan gülmene kadar her şey ayrı bir sorun!
En çok da "yarım saattir sırıta sırıta o kadına ne anlatıyordun?" lafına
sinir olurum.
Yahu gelmiş bi şey soruyor;durduk yerde senin hoşuna gitsin diye kadına
çifte atacak halimiz yok ya..
...
Neyse fazla uzatmayalım.
Asıl mesele ertesi günün sabahı...Zaten antikorlar da burada devreye
giriyor.
Eğer sabah adam gibi yatağında uyanıyorsan pek bir sorun yok.
Onun yerine evin alakasız bir yerinde kendini zigon sehpa ya da puf gibi
ikiye katlanmış bir şekilde ev eşyası gibi buluyorsan sorun çok.
Ama çaresiz de değil.
Öncelikle yanlış anlamayı önlemek için şunu belirtmem gerek.
Birincisi dansözlü mansözlü bir yere gitmedim.
Tamam;yatakta uyanmadım ama kötü durumda da değildim.Ufaklığın
yanında akşamki kıyafetlerimle uyuyup kalmışım o kadar.
Zaten eve gelindiğinde sabahın beşi miydi neydi...Herhalde onunla
şakalaşırken uyuyup kalmışım.
Gelelim olası bir taarruzu engelleme ardından da karşı hücuma geçme
taktiklerine..
İlki uyanır uyanmaz daha kimse ağzını bile açamadan oktan b.ktan ipe
sapa gelmez bir mevzu icadedip arıza çıkarmak.
Bu yöntem,"Şimdi b.ka taş da atıp suratıma sıçratmayayım,hesabını
sonra görürüm" deyip işi zamanana yaymalarına neden olur.
İkinci yöntem ise yine kimsenin ağzını açmasına fırsat vermeden ortaya
"gezi" lafı atmaktır.
Özellikle çocukların olduğu ortamda çok işe yarar.Çünkü çocukların
yanında gezmekten söz etmekle diş fırçasına lüzumundan fazla macun
sıkmak arasında hiç bir fark yoktur.
İkisinde de geriye dönüş olmaz.Bu durumda ya fikir cazip bulunup ona
uyulacaktır ya da akşama kadar çocukların çenesini dinlenecektir ki
genellikle ilk yol tercih edilir.
...
Ben yöntem olarak ikinciyi seçtim.
Fotoğraftaki kahvaltı yapılan yer aşağı yukarı 35-40 dakikalık yürüş
mesafesinde yokuş tırmanılarak varılan bir yer.Yolun yokuş olmasını
özellikle tercih ettim.
Hem kafam düzelsin hem de millet iyice yorulup pelteleşsin diye..
Hatta ben yol boyunca ufaklığı da sırtımda taşıdım.
Bir nevi "efor testi" yaptım aklımca..Gerçi test sonucu yolun ortasında
kurbanlık öküz gibi "seğirip" kalabilirdim de ama Allahtan böyle bir şey
olmadı.

"Manzaralı bir yerde ye iç,tekneyle yapılan tur,ardından da sahildeki
kafelerin birinde güne çekilen hafif bir cila.." şeklinde özetlenebilecek bu
taktik şimdilik tutmuş gibi görünüyor.
Ancak henüz tehlike geçmiş değil.
Çünkü hala karanlık noktalar "görgü tanığı" tarafından aydınlatılmadı..
Belki de "ulan her sene her sene aynı numara..Başlarım senin taktiklerine
de sana da.." deyip hiç kafasını yormuyordur.
Ne bileyim?