1 Mart 2008 Cumartesi

Tibet yaylalarında yaylayamadım...


Ne zaman içim daralsa google efendinin başına çöreklenir,
sanal uzak doğu gezisi yaparım.
Bana iyi gelir bu.
Tibet'in yaylalarına doğru giderim.
Hani milletin ferrasini satar satmaz koşturduğu
yerlere..
Sisli puslu hava,yeşillik,manastırlar,rahipler filan..
Bana değişik gelir,bulunduğum ortamdan uzaklaştırır,

kafamı dağıtır.

İki kaşının arasına dom dom kurşunu yemiş gibi benli kadınların yaşadığı
Hindistan'ı ayrı severim.O benin ya da işaretin evli veya bekar olmakla
alakası varmış galiba,tam emin değilim.

Belki de "kurşun"u yiyenler pardon evli olanlar benli olanlardır,ne bileyim.
Aklıma öyle geldi işte..
Mesela bunlardan benli ya da bensiz farketmez birini araklasam,kaplan
avlamakta kullandıkları sepetli fillerden birinin sepetinin içine atsam...
"Sepetli fil" fantezisi..
Naapiim canım;Allahın bildiğini kuldan mı saklayacağım.
...
Nedensiz bir şekilde günlerdir tadım yok.
O nedenle de kendime yeni bir gezi düzenlemek için PC'nin başına
geçtim, başladım araştırmaya..
İlk önce bu hatunu buldum.
Gerçekten Hintli mi bilmem ama hoşuma gitti,koydum.
Araştırırken bu defa "Dünyanın en mutlu adamı"nı anlatan bir yazıya
denk geldim.
Tabii kendim neşesiz olunca yazı ilgimi çekti.
Okuyunca anladım ki mesele bildik mesele..
Yine uzak doğu,yine manstır,rahip meselesi..
Bu defa adam ilginç.
Adam Harvard Üniversitesi mezunu Matthieu Ricard adında dünyanın
sayılı Budizm uzmanlarından biri..
Hikaye uzun da ,özetlersek klinik testler sonucu mululuk ya da
mutsuzluğun uç noktaları +0.3/-0.3 iken bu zat-ı muhtereme ait veri
-0.45’miş.
Bu da diğerleri gibi yememiş içmemiş başkaları da mutlu olsun diye
oturmuş bir de kitap yazmış.
Makalenin yazarı (İncihan Oluç) tam da benim düşündüğüm şekilde
yorumlamış meseleyi:
"Tabii bütün bunları duyunca insanın aklına ister istemez şu geliyor:
Ricard’ın içinde yaşadığı huzurlu ortamda, Himalayalar’ın eteklerinde,
karşınızda nefes kesen bir manzara, içinize çektiğiniz tertemiz hava
varken ve tek derdiniz rüzgâr çanlarınızın cilalanmasıyken, mutlu olmak
pek de zor olmasa gerek.
Esas mesele, Allah’ın her günü İstanbul trafiğinde üç saat sıkışıp kalarak,
hava kirliliğinden dolayı her sokağa çıktığınızda “Acaba atmosferde
oksijen tükendi de benim mi haberim olmadı?” diye düşünerek, iş
ortamındaki gergin ortama tahammül ederek, her ay birikmiş
borçlarınızı ve kiranızı ödeyebilecek miyim hesapları yaparak yaşarken
mutlu olabilmek."
...
Bu tür uzak doğu meraklısı birinin hikayesini anlatan bir yazısı vardı
Selahaddin Duman'ın.
...
Amerika’nın en zengin adamlarından biri meraka tutuluyor..
Önüne gelene “Hayatın anlamı nedir?” sorusunu sorup duruyor.
Aldığı hiçbir cevaptan tatmin olmadığı için bunalıma giriyor.
Sonra birisi “Valla bunu bilse bilse o bilge kişi bilir” diyor.
O bilge de Tibet’te yüksek bir dağın tepesinde tek başına yaşayan biri.
Hesaba göre o bilgenin yanına çırak girecek,müritlik yapacak,kapısında
hizmet edecek.
Tek şart var,o da o bilge kişiye kul olmak için her şeyden vazgeçmek..
Malını mülkünü dağıtıp,beş parasız kalmak.
Uzatmayalım,adam denilenleri yapıp soluğu o bilgenin yanında alıyor.
Yıllarca onun için çalışıyor,yemeğini,temizliğini yapıyor,ateşini yakıyor
falan..
Ancak bilge onunla hiç ilgilenmiyor,konuşmuyor.
Yıllar böyle geçiyor.
Sonunda bir gün bilge keşiş insafa gelip Amerikalı'ya ne istediğini soruyor.
“Hayatın sırrını merak ediyorum üstat..” diyor Amerikalı..
Keşiş biraz düşünüyor ve "Hayat akıp giden bir sudur..” diyor.
Tabii Amerikalı’yı bu cevap delleniyor..
Hayatın sırrı bu kadar basit olabilir mi? Milyarlık servetinden bunun için
mi vazgeçti? Bunca çileyi, acıyı bu basit cümle için mi çekti..
O sinirle bilge kişiye çıkışıyor..“Be adam.. Hayatın sırrı bu kadar basit mi?
Nasıl olur da hayat akan bir su olur?” Bu kez şaşırma sırası Bilge’ye geliyor..
“Neee! Yoksa hayat akıp giden bir su değil mi?”
...
Kafam dağıldı,lafı nereye bağlayacağımı unuttum iyi mi?
Neyse,en iyisi ben şu "sepetli fil ve Hintli hatun" meselesini tekrar gözden
geçireyim de..
Sonra görüşürüz.

Hiç yorum yok: