14 Şubat 2008 Perşembe

Aşk/sevgi tüketicisinin dikkatine!



♥ Sana yıldızlar kadar yakın olmak isterdim her baktığında beni görebilmen için, sana bulutlar kadar yakın olmak isterdim üzüldüğünde gözyaşlarını yağmur olup silebilmek için, sana sen kadar yakın olmak isterdim ki beni, seni sevdiğim kadar sevebilmen için. Sevgililer günün kutlu olsun biriciğim. ...
Öncelikle merak ettiğim iki şey var.
Birincisi,kağıda döksen epilasyon aletinin kullanma klavuzu
kalınlığında kitapcık haline gelebilecek yukardaki cümleler
topluluğunu teklemeden hem kızın gözüne bakıp hemde okuyabilecek bir babayiğit var mı?
İkincisi,bu ipe sapa gelmez lafları ciddiye alıp "erittin,bitirdin beni Nurettin" diyerek gözlerinden çizgi filmlerdeki gibi oklu kalp fışkırtacak kadın var mı?
"Var" diyenin yazının devamını okumasına gerek yok.
...
14 Şubat Sevgililer günü arifesinde sanal alemde yaptığım inceleme sonucunda aşk tüketicisinin geçen yıllardan pek farklı davranmadığını hala bilinçlenemediğini gördüm.
Hatta iyice azıtıp "sevgili" kapsamına dayı,amca vs.gibi akrabaları da ilave etmişler.
Bu nedenle yine günah keçisi durumuna düşmeyi göze alıp bu yazıyı yazmaya karar verdim.
...
Geçen yıl sevgililer günü için yazdıklarıma baktım.
Gördüm ki bu yıl da aynı kafadayım.Ben de "Recep İvedik" gibi "kompleksliyim,agresifim"
O nedenle birisinin "hadi şu hediyeyi kap da sevgiline götür" tarzı emrivakileri hayatta
kabullenemem.
Kimse bana ne yapacağımı söyleyemez.
Zaten tek taş mek taş alacak param yok.
Çiçek götüremem,çünkü daha kır çiçekleri çıkmadı.
Çiçekçiden ise hayatta çiçek götürmem.
Bana göre çiçekcideki çiçeklerle tavuk çiftliklerinde yetiştirilen tavukların arasında hiç bir
fark yoktur.
Onlar tamamen ticari amaçlarla yetiştirildiklerinden mapus damına düşmüş mahkum
gibidirler.
Özgür değillerdir;işleri sadece önlerine konulanı bilinçsizce yemektir.
Ömründe hem kendinin hem arkadaşlarının b.kunu karıştırdıkalrı hatta yedikleri vaki
değildir.
Bir kere bile horozun tacizine,tecavüzüne uğramamışlardır.
Yani;hayattan kopuk ve ruhsuzdurlar.
O çiçekler de böyle..
Soğuk,sıcak,kar,yağmur,şimşek, yıldırım bilmezler.
Hayat şartları onları hiç bir şekilde zorlamamıştır.
Yoldan geçerken sıkışıp da arabadan kendini zor atan birisinin çişine bile maruz
kalmamışlardır.
Birileri onların üzerinde top oynayıp ezmemiştir.
Kısacası kır çiçeğinin başına gelen hiç bir şey onların başına gelmemiştir.
Birinin eline hediye olarak bir kır çiçeği geçmişse işte o tüm bu badireleri atlatmış
şans eseri kurtulmayı başarmış bir çiçektir.
O yüzden de değerlidir..
Değer verdiğin birine verdiğin şey de değerli olmalıdır.
Ve o hiç bir zaman kıçını bile kaldırmadan telefonla çiçekçiye sipariş verdiğin adı
"orkide" bile olsa çiçekcide satılan çiçek değildir.
...
Gelelim esas mevzuya..
Bir defa kimse "sevgili" lafının tam anlamını bilmiyor.
Bilseydi,işi "önümüze geleni sevelim" ya da "kör tuttuğunu sever" noktasına getirmezdi.
Türk Dil Kurumu "sevgili"yi, "Sevilen ve âşık olunan kimse, yavuklu, dost, yâr, canan."
olarak tanımlasa da günümüz algısıyla bu tanım eksiktir.
Çünkü sevgili lafı,içinde gizli-kaçamak haller ve dolayısıyla heyecan barındırır.
Biraz "başkalarına rağmen" bir ilişkiye,hatta yeni başlamış taze bir ilişkiye işaret eder.
Yalnız bir şey yanıltmasın.Kasdettiğimiz taraflardan birinin veya her ikisinin evli olması
hali değildir.Hiç bir engeli,bağlayıcı bir şeyi olmadığı halde ilişkinin arkadaşları tarafından
bile duyulmasını istemeyen insanlar yok mudur?
Bu nedenle evli insanların bir birlerine sevgili muamelesi yapması bence manasızdır.
Her iki tarfın da vücudunun "ben" haritasını çıkaracak şekilde birbirini tanıdığı ortamda
giz nerede,heyecan nerede...
"40 yıllık evliyiz,hala bir birimiz deliler gibi seviyoruz" diyenlere bu sebeple inanmam.
İkisinin de gerçekten deli olma durumları hariç.
Dolayısıyla bu iki zat -ı muhteremin birbirlerine hediye almasıyla,sınıfını geçmiş çocuğa bisiklet alınması arasında bir fark göremiyorum.
...
Bugünün mana ve ehemmiyeti ile ilgi yazıların içersinde Atalet'in yazısı ve o yazıda
yaptığı öneri,pratikte mümkün olmasa bile hoşuma gitti.
Diyor ki;"Herkes havadar bir yerde toplanıp 14 Şubat'a özel jetonları beğendiğimiz
birilerine versek 'sevgilim olur musun?' desek.."
Valla bence sakıncası yok da..Yapamam.
Çünkü dediğini yapmak ancak Atalet ve hemcinsleri için sakınca doğurmaz.
Kimse kolay kolay bir kadını geri çevirmez.
"Terbiyesiz!Sizin abiniz,babanız,dayınız,erkek kardeşiniz yok mu?Aynı şeyi onlara
yapsalar?.." diye çemkiren olmaz.
Bir kaç kıçından korkan hödük hariç herkes havada kapar.
Benim gibi mıymıy tipler bile en fazla kızına görücü gelmiş baba gibi "kısmetse olur" der,
razı olur.
...
Bu iş fazla uzadı..
Konuyu şöyle bağlıyorum:
Davul zurnayla,her gün her dakika bangır bangır bağıra bağıra iteleye kakalaya aşka
sevdaya dair bir iş olmaz.
Hele onun bunun sürekli dürtüklemesiyle hiç olmaz.
Bu işin içinde ne süpriz var,ne yaratıcılık var.
Bugünün yerine yarın sevgilinin poposuna olmadık bi yerde çaktırmadan hafiften bir
çimdik at daha iyi.
Dönsün "Yapma!Gören filan olur" deyip "istemem ama yan cebime koy" kıvamında kıkırdasın.Sonrasında pazardan çiçekli basma mı alırsın,koluna Adana
Burması mı takarsın orasını bilemem.
...
Bana gelince...
Benim hangi gün olursa olsun birine hediye almama gerek yok.
En iyi hediye benim.
Bana göre o an kimin yanındaysam en iyi hediyeyi o kapmış demektir.
Buna ister ukalalık deyin,ister kendini beğenmişlik...
İsterseniz de "Hadi ordan,kıçımın kenarı" deyin..
Hiç de umrumda değil.





9 Şubat 2008 Cumartesi

Rüyam ve Maksim Gorki



Dün gece bir rüya gördüm.
Gerçi buna rüya da denmez; resmen kabus.
Resimdeki gibi Arap Kadri kılıklı bir sürü kıllı tüylü adam bacaklarına birer
jartiyer geçirmişler üzerime üzerime geliyorlar.
"Ulan yapmayın etmeyin;bu ne iğrenç görüntü;içim kalkacak" diyorum,
dinlemiyorlar.
"Başkalarına gelince bakıyon ama..Bizim neyimiz eksik?Eksiğimiz yok
hatta fazlalığımız var!" diyerek üzerime gelmeye devam ediyorlar.
Ben de bir yandan kaçarken bir yandan da "lan zaten rahatsız olduğum
fazlalıklarınız"diyerek laf yetiştiriyorum.
Allahtan kabus görürken kıçın sıkıştımı uyanıyorsun.
Yine öyle oldu.
Kan ter içinde uyanınca "Verilmiş sadakam varmış" diye sevindim.
Aslında uyanmadan evvel bu kıl torbalarını Alper'i hedef göstererek
"baş sorumlu o" diye onun bloğuna yönlendirmeye çalıştım ama başarılı
olamadım.
Tabii zevksiz bir şekilde uyanınca uyku da haram oldu.
Böyle durumlarda kimisi uyumak için tekrar yatar,başlar koyun
saymaya..
Ben onu da yapamam.
Benim koyunlar başkalarının aksine sayamasın diye çitten üçer beşer atlar.
Hatta bazıları geri döner,kafa karıştır.Atlayıp zıplarken çıkardıkları patırtı
da cabası..
Neyse..
Allahtan yanı başımda okumamak için direndiğim,bahane aradığım kitaplar var.
Mesela Maksim Gorki'nin hayatı..
Çocukluğum","Ekmeğimi Kazanırken" ve "Benim Üniversitelerim" adlı üç
kitaptan oluşuyor.
Okumamak için direndiğimden bu kitapların ara vermeden araya başka
kitap sokmadan okunması gerektiği gibi bir düşünce geliştirdim ve o
nedenle de okumayı hep erteledim.
Demek kısmet dün geceyeymiş.
Başladım okumaya..
Okudukça ne kadar "doğru" bir seçim yaptığımı anladım.
Biz kafayı dağıtalım,uykumuz gelsin diye uğraşıyoruz,ama okuduklarım
daha beter içimi karartıyor.
...
Çocukluğunu anlatmaya babasının ölümününden başlamış Gorki..
Neredeyse bir sayfayı buna ayırmış.Öyle ilginç anlatmış ki hemencecik
olanı biteni kavrayamıyorsunuz.İçinde ölüm lafı geçirmeden ortamı tasvir
ediyor.
Hatta bir ara ben "karı koca bunlar çocuğun önünde bi dümen çeviriyorlar"
hissine bile kapıldım.
Neyse..
Baba ölünce beraber yaşadıkları ninesi ve annesi ile birlikte dedesinin
yaşadığı şehre (Nijniy) yola koyuluyorlar.Bu arada hamile olan annesi
doğum yapıyor.
Bir müddet sonra yeni doğan kardeşi yolda ölüyor.
Vardıkları şehirde de onları iyi şeyler beklemiyor.
Anladığım kadarıyla dedesi dayıları ve haliyle yengeleri hep birlikte aynı
evde kalıyorlar.
Ve de garip bir aile..Her an kavga dövüş..
Dede zaten gestapo gibi.Suç işleyenleri odunla pataklıyor,ama nasıl..
Açtırıyor popoyu patlatıyor odunu..Sadece vursa yine iyi..
Vurduktan sonra sopayı hemen çekmiyor,tam dötün üstündeyken derinin
üstünde sıyırtarak çekiyor ki daha beter can yaksın.
Tam İnci Ertuğrul veya Yasemin Bozkurt'luk bir durum.Aynı döneme denk
gelseler bu muhteşem ikili canlı yayında dedeye telefonla bağlanır ağzına
yüzüne ederlerdi.
Uzatmayalım;evde bir de gorki'den büyük bir çocuk daha var.Aile onu kapı
önünde bulup büyütmüş.
Gorki onunla iyi anlaşıyor.
Ancak osuruktan bir hikaye yüzünden bir müddet sonra o da ölüyor.
...
Bu anlattıklarım kitabın ilk 60 sayfasında oluyor.
İçim daraldı bıraktım.Belki "Ekmeğimi Kazanırken" de iyi şeyler olmuştur
diye bu defa onu elime aldım.
Hay almaz olaydım!
Kitabın arka sayfasındaki özette çırak olarak işe başladığını ancak eline
kaynar çorba döküldüğünden ayrılmak zorunda kaldığı yazıyordu.
Vallahi pes dedim.
Bu kadarını Kemalettin Tuğcu bile hayal edemez!
...
Daha önce de bazı yazarların hayat hikayelerini okumuş ve benzer
durumlarla karşılaşmıştım.Eşelemeci-Deşelemeci yanım hortladı ve
geçtim PC'nin başına..
Kitapla okumakla alakası olmayanın bile kulağına çalınmış yazarların
hayatlarını araştırdım.
Sonuç:
Stendhal,annesini erken yaşlarda kaybedince, teyzesi ve avukat babası
tarafından çok katı bir disiplin içerisinde ve dinsel öğretiye ağırlık
verilerek eğitilmiş.
Onun otoriteye ve dinsel kesime olan nefretinde bu yılların etkisi olduğu
söyleniyor.
Emile Zola,babası İtalyan asıllı ve mühendis..
Ancak babasını küçük yaşında kaybettiğinden sonraki hayatı zorluklarla
geçmiş. Lise tahsilini bile yarım bırakarak çalışmak zorunda kalmış.
Albert Camus,yoksul bir işçi olan babası I.Dünya savaşı sırasında ölünce,
İspanyol asıllı olan annesi çocuklarına bakmak için ev işlerinde çalışmak
durumunda kalmış.
Küçük bir evde, erkek kardeşi, anneannesi ve felçli dayısı ile geçirmiş
çocukluğunu. Eğitimi ve dolayısıyla felsefeci/yazar kişiliği, bu yoksulluk
içerisinde tamimiyle rastlantı olduğu söyleniyor.
Fyodor Mikhailovch Dostoyevski,orta sınıf bir aileden gelen yazarın
babası, yoksullar hastanesinde cerrah..
İlk eğitimini ailesinden almış. Romanlarının tümünde, ailesinin çektiği
sıkıntıların ve tanık oldukları yoksulluğun etkisi var.
Çok çalkantılı geçmiştir Dostovyevski’nin hayatı.
17 yaşında askeri akademiye girmiş ama oradaki katı disipline uyamayıp
ayrılmış, Norodniklerin siyasi görüşlerini benimsemiş, 1849’da idama
mahkum edilmiş ve tam idam sehpasında öğrenmiştir cezasının sürgüne
çevrildiğini.
Victor Hugo,anne ve babası arasındaki bitmek bilmeyen geçimsizlikler,
yinelenen ayrılıklar nedeniyle, Hugo genellikle annesinden uzak kalıp ve
babası ile yaşamış.
İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan
soyluluk unvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu
edilerek dışlanmasına yol açtı.
Lev Nikolayeviç Tolstoy,çok küçük yaşlarında önce annesini, sonra
babasını kaybedip, yakınlarının elinde büyümüş.
John Steinbeck, Kaliforniya’da bir ırgat ailenin çocuğu..
Küçük yaşlarda çiftçilik yapmış. Üniversitede okuyabilmek için duvarcılık,
boyacılık, kapıcılık, eczacılık işleri yapmış.
...
Yani parası olanın da olmayanın da hepsinin çocukluğu arızalı..
Mutlaka dengeleri bozan bir şeyler olmuş.
Sadece üç beş kişiye bakarak genelleme yapmak doğru değil ama sanki bu
dünyada matah,fark edilebilir önemli biri olmanın koşulu "arızalı çocukluk."
Yanlış hatırlamıyorsam Kirk Douglas'in ettiği bir laf da bu tezi destekler
nitelikteydi:
-"Çocuklarım benim kadar şanslı değildi.Ben tam bir sefaletin içinde doğdum."
Acaba bu tespitte gerçeklik payı var mı ki?
Not:
"İyi de birader,madem ciddi yazı yazacaktın girişi niye palavra olduğu
kabak gibi belli bir hikayeyle yaptın" diye merak eden olursa,şöyle derim:
Hıyarlık parayla mı?