23 Aralık 2009 Çarşamba

Hayranım ol!



Ne var;beğenemedin mi?
"Gelinle damat dans ederken aralarında ne konuştuklarını
merak edenler" gurubuna hayran oluyorsun da bana gelince
niye itiraz ediyorsun?
Neyim eksik?
...
Son günlerde bir hayran olma,hayran olmaya teşvik furyası var.
İstisnasız her şeye ama..
Hayran ol da,neyin hayranı olursan ol.
Ota boka ne denk gelirse artık.
Yahu bu toprağın insanına Allah muhafaza iyi niyetli de olsa bir
laf etmeye kalk,"sana mı soracağız,senden mi öğreneceğiz" diye
diklenir.
Üsteler,çok kafasını bozarsan da "sen kim oluyorsun;o da kim oluyor;
kilon kaça?" diye çıkışır.
Kendini eksizsiz gördüğünden bu tür müdahaleleri hakaret
sayar,kendine yediremez.

Peki "hayranlık" ne?
Özetle..
Neye hayransan bil ki onda sende olmayan var.
Yani eksiğin...
Sonuç olarak hayransan kendi eksiğine hayransın demek.
Bu durumda "hayran olma" hali bir bakıma ezikliği de çağrıştırmıyor mu?
Hatta biraz zorlarsam bu kelimenin hafiften teslimiyetçi bir yanı da var
derim.
E o zaman bu ne yaman çelişki?
Nerde kaldı o burnundan kıl aldırmama vaziyetleri,efelenmeler,afralar
tafralar?
...
Merak ettim;yoksa bu kelimenin içeriği mi değişti ya da ilave filan mı
yapıldı diye..
Acaba ben mi abartıyorum,yoksa "iletişim kur,abone/üye ol" filan
gibi anlamlara da mı geliyor diye..
Çünkü bazen öyle şeylere hayran olman isteniyor ki,onların hayranı
değil olsan olsan takipçisi olursun.
O yüzden TDK'ya baktım,gördüm ki öncesinde neyse şimdi de o.
...
Tabii bunları yazan birinin bir şeylere hayran olması mümkün değil.
Ancak bunun kötü bir yanı var.
Eğer toplumla ortak noktan yoksa toplumun dışına itilebilir,yalnız
kalabilirsin.
Abartmak gibi olmasın ama adama kız bile vermeyebilirler.

Kendimce onun da çaresini buldum.
Girdim feyse,açtım profilimi..
"Ulen ben sana hayran olmayayım da kimlere hayran olayım kerata" dedim,
kendi kendimin hayranı oldum.
Böylece bir eksiğimi gidermiş oldum.
Mutluyum!

UYARI..
Yanlış anlamaları önlemek bakımından küçük bir uyarı:
Daha iyinin daha güzelin hakkını teslim etmeye,onu takdir etmeye eyvallah..
Karşı cinsten birine sırf kadın ya da erkek olmasından dolayı hayran olmak,
ona da eyvallah.
Hiç birine itirazım yok.
Zaten itiraz etsek ne yazar..
O bakımdan isteyen istediğine hayran olsun,bana ne..
Bizimkisi sadece bir fikir.
İstersen "senin fikrini soran mı oldu,fikrini kendine sakla" de de..
Beni haklı çıkar!

20 Aralık 2009 Pazar

PazarLIK-Kadının küçüklüğü

Yani...
Değişen bir şey yok!
Çileden çıkarana kadar devam..

kadın,karikatür
(Piyale MADRA-Radikal)

30 Ekim 2009 Cuma

Kadın soyunur,erkek gözünü bağlarsa..



Başlığa bakıp da buraya üşüşenleri uyarıyorum:
Okuyacaklarınızın iç gıcıklayıcı erotik bir yanı yoktur!
...
Mehmet Y.Yılmaz bugün köşesinde Salman Rüşdi’nin son
romanı Floransa Büyücüsü’nden bahsediyor.
Eski çağlarda, doğunun kentlerinden birinde kadınlar arasında
derin bir kıskançlığın yol açtığı dedikoduların toplumsal düzeni
sarsmaya başlaması üzerine şöyle bir çözüm bulunmuş:
Bütün kadınlar, bir günlüğüne üzerlerindeki her
şeyi,saçlarındaki tokalardan, iç çamaşırlarına kadar
çıkartarak sokağa çıkacak.
Haliyle bu durumda onları erkeklerin kötü emellerinden korumak
için de bir yol gerekli;o da bulunmuş:
Erkekler de o gün gözlerini sıkıca bağlayacaklar ve hiç
açmayacaklar.

Sonuçta fikir uygulamaya konulmuş.
Ve kentin tüm kadınları, zengini, fakiri, yaşlısı, genci,şişmanı,
zayıfı bir günlüğüne, birbirlerini oldukları gibi görme olanağına
kavuşmuşlar.Kimsenin kimseden bir fazlası ya da eksiği olmadığını
gördükleri gibi,kusursuz bir kadın olamayacağının da farkına
varmışlar.
....
Her ne kadar hikayenin sonu "onlar ermiş muradına biz çıkalım
kerevetine" tadında bitmiş gibi görünse de alınan sonuç bana hiç
ama hiç inandırıcı gelmedi.
Bir defa kadının uzun bir "haa" çekip çabucak meseleyi kabullenmesi,
ikna olması doğasına aykırı.
Biraz kafası yatar gibi de olsa yine de "ama"yla başlayan
mutlaka bir cümlesi,bir itirazı vardır.
Yani kadın n'apar eder oradan başka bir maraza çıkarmayı becerir.
...
Asıl ilgimi çeken kadınlara musallat olmasınlar diye erkeklerin
gözlerinin bağlanması..
Valla bu önlem işe yarayıp da hiç sorun çıkmadıysa şaşarım.

Evvela erkeğin bağlanması gereken yeri gözü değil "şey"i..
Hatta mümkünse bağlamak değil düğümlemek lazım.
Tıpkı gömleğe düğme dikerken ipin kıçına yapıldığı gibi.
Girdiyse çıkamasın çıktıysa,giremesin hesabı..

Yahu erkek kısmının gözünü bağlarsan resimdeki köstebek
gibi olur.Yani görmez ama bilumum alet edevat çalışmaya
devam eder.
Bu arada köstebeğin ellerine dikkatinizi çekerim;gayet bilinçli,
ne yaptığının farkında..Kalabalığı yarıp sanki daha evvel eliyle
koyduğu bir şeye ulaşmaya çalışır gibi.
E Erkek de zaten böyle bir şey işte..
Hem erkeğin işini halletmesi için görmeye ihtiyacı mı var?
"El yordamı" ne güne duruyor...
...
Bir an bu yöntem bizde de uygulansa nasıl olur diye düşündüm.
Ancak böyle bir şeyin olamayacağını fark ettim.
"Kör tuttuğunu öper" lafının edildiği yerde,ne mümkün!

29 Ekim 2009 Perşembe

İlk kitabım çıktı!

Malum bayat espri:
-Artık kimse "kitapsız" diyemeyecek.

Bu imkanı sağlayansa 10.yıl şerefine Blogger.
Profesyonel baskı ve tamamı renkli.
Tabi parasını ödeyene..
Bilgi için buraya kitabı hemen bastırmaya başlamak için buraya
tıklayın.
Ben para ödemediğimden anca fotoğraflarını çekebildim.
Monitör üzerinde bile hoş görünüyor,onu söyleyeyim.



Kitabın kapağı..
...
Bu da haliye içi oluyor..

28 Ekim 2009 Çarşamba

Ana avrat dümdüz gideceksin



Fotoğrafına bakılırsa bırak üç dili,bir dil de bile sövecek gibi
durmuyor ama şiiri güzel.
...
Şiir dendi mi içim kıyılır,bunalıma girerim.
Hele buram buram yalakalık kokan,kör parmağım gözüne
hesabı ne diyeceği baştan belli yaratıcılıktan nasibini almamış
sözlerle yazılmış aşk şiirleri..
O yüzden biri şiir okumaya kalktı mı beni ateş basar "eyvah!" derim.
Bilirim ki biraz önce paşa paşa yanımda oturan adam mutasyona
uğrayacak..
Önce oturuşu,sonra kaşı gözü değişecek..
Sonra da ses tonu..
Biraz önce kakara kikiri konuşan adam gidecek yerine boğazı
düğüm düğüm düğümlenmiş içli biri gelecek.
Çoğunlukla akordu iyi yapılmadığından ilk mısra çatallı bir sesle
okunacak...
Özellikle kendince daha hisli bulduğu yerlerde vurgu yapıp
ardından da bana bakıp tepki bekleyecek falan..
...
Kim demişse doğru demiş.
Hayatta en zor iş,birini ilgiyle dinlermiş gibi yapmak.
İnsanın yüz kasları perişan oluyor;kendimden biliyorum.
Senden beklediği ifadeyi takınabilmek,hiç hissetmediğin,sende hiç
oluşmamış duyguları yüzüne yansıtabilmek için verilen savaş
adamın anasını ağlatıyor.
Üstelik bekleneni verememenin mahcubiyeti,ezikliği de cabası..
Dayak mı yedim şiir mi dinledim,anlayamıyorsun.
O yüzden yanımda şiir okunmasından hiç hazzetmem.

Ancak bu şiiri severim.
Zaten topu topu sevdiğim üç beş şiirden biridir.
Atalet hatırlatınca önceki yazıya da derkenar olsun mahiyetinde
yayınlayalım dedim.


ÜÇ DİL

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelime bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Canım ağzıma geldi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

27 Ekim 2009 Salı

Ben am English öğreniyorum

inek,farville

Önceki yazıların birinde Reha Muhtar'ı,"bu konu sörkılında"
dediği için aklım sıra eleştirmiştim.Burada yazmadım ama
yine TV de bir sunucunun "izleyicilerimizin daha iyi anlayabilmesi
için step step gidelim" demesiyle de dalga geçmiştim.
Ancak kendime ve etrafıma bakınca aslında bizim de onlardan pek
farklı olmadığımızı gördüm..
Mesela biz de başkasının hosting hizmetinden yararlanıp web de
kendi domainimizle site kuruyor,moderator çalıştırıyorduk.
Postlarımızı Blogger'a upload ediyor,beğendiğimiz yazılımları
ise download ediyorduk.
Mailimizdeki spamları siliyor,ilginç bulduklarımızı ise forward
ediyorduk.
Friend Feed,Twitter ve Facebook'a yüklenen içeriklere yorum
yazmaya üşendiğimizde likelayıp geçiyorduk.
Beğendiğimiz siteleri bookmarkımıza ekliyorduk.
Oyunlarda level atlıyor,saklamak istediklerimizi save ediyor,
Download ettiğimiz divx,xvid vs.filmlerden capsler alıyorduk.
Tabii codecleri download etmeyi de ihmal etmiyorduk.
Bir şeyin doğruluğunu check ediyor,şarkıların sözlerinden çok
soundunu sevebiliyorduk falan filan...
Daha böyle gider de,fazla uzatmaya gerek yok.

Peki bu durum gerçekten de eleştirilecek kadar kötü bir şey miydi?
Yukarıda söyledim.Önceleri dalga geçmiştim ama sonradan fikrim değişti.
Hele yazının buraya kadar olan bölümüne bir baktım da ,ingilizceyi
sökmemize pek bir şey kalmamış.
Ufak bir gramer sorunu var gibi görünüyor o kadar.
Ancak dert değil.
"Am,is,are" triosu,bırakın okula gideni kazara okulun önünden geçmiş
olanın bile bildiği bir şey.
Belki irregular verbs'ler biraz sorun olabilir.
E o kadarına da kıçınızı sıkıp biraz ezber yapıverin.
Var mı öyle hem beş kuruş vereceksin,hem şoförün yanında oturacaksın
hem de halangilin kapısının önünde ineceksin.
Yok öyle şey!
Beş kuruş ödemeden yattığın yerden dil öğreniyorsun daha ne?..

İhtimal "Böyle de dil mi öğrenilir?" diyen olursa da şöyle derim:
Çocuklar nasıl öğreniyor?
Hiç,bir bir buçuk yaşındaki çocuğunu "gitsin biraz dilini öğrensin kerata"
diye okula gönderen birini duydunuz mu?
Ya da "kıyamam ben bu sıpaya" deyip eve öğretmen çağıranı?
Eee..
Onlar da işte böyle ufak ufak kaptıkları kelimelerle bir gün gürül gürül
konuşmaya başlıyorlar.
Yalnız kafam şeye takıldı..
"Döt"e..
Acaba onun yerine konacak kelime ihtiyacımıza cevap verebilecek mi?
Ağzımızı doldura doldura "dötümü ye!", "dötümün kenarı" ya da "aç da
dötüne gül" gibi lafları yine etkili bir şekilde kullanabilecek miyiz?
Araştırdım;sonuç sevindirici..
"Bottom, buttocks" ve benzeri kelimeler var.
Ama hiç biri onun yerini tutabilecek gibi görünmüyor.
Sadece "guts" diye bir kelime var ama devşirme gibi duruyor.
Denemek için buttocksu cümle içinde kullandım,ama hiç beğenmedim.
Mesela "buttocksumun kenarı" dedim ama hiç de öyle vurucu gelmedi
kulağıma..
Şahsi kanaatim başkaları da bu kelimeleri sevmez ve de kullanmaz.
Yani,"döt"ü bari kurtardık.

Not:Yukardaki inek resmine bir anlam yüklemeye çalışmayın.
Bir anlamı yok.Ben onun bakışlarının hastasıyım da,o yüzden
koydum.

25 Ekim 2009 Pazar

24 Ekim 2009 Cumartesi

Kadının içindeki gardiyan

mutfak dolabi

Bir kadına de ki, "dolap lazım mı?"
Kesinlikle hayır demez.
Çünkü mutlaka ortadan kaldırması gereken bir şeyleri vardır.
"Peki,kaç tane?" soruna desin ki "on beş"...
Boşver sen on'u beşi..Otuz tane yaptır.
İçiniz kalkmasın diye sanal tükürük kullandığım parmağımla
aha da şuraya yazıyorum;eğer anında otuzunu da tıklım tıkış
doldurmazsa namerdim.
Sanki mübareklerin ruhlarında gardiyan gizli..
Gaipten bir ses ona diyor ki,"tık!"...
O da tıkıyor;eline ne geçerse..
E haliyle tıkmak için kapalı mekan gerek.
O yüzden de gözü kapalı mekanlarda..

Mesela ev alacak ya da kiralayacak ilk sorusu şu oluyor:
-Mutfakta dolap var mı?"
Gardrop alacak,"kaç kapaklı?"
Yatak,bazalı....
Yahu karı kocayı üst üste koysan iki metre gelmiyor ama aldıkları
yatak iki kırk..
Neden peki?
Soru mu şimdi bu?Deminden beri ne anlatıyoruz biz?..

Koltuk takımı?
Ziktiret;çek-yat daha iyi..
Üstü misafir yatağı,altı (bazası) ardiye..
Ayakkabılık vs.filan?..
Mutlaka orasında burasında kapaklı bi yer olmalı.
Olmazsa da oldurmalı.

Şimdi denecek ki "e birader kap kacak takım taklavat dışarda kalsın da
toz toprak mı olsun?
Hem kadınlar tertip düzen meraklısıdır; nesi kötü ki bunun?"

Peki;bir şey lazım olsun arayın da, o tertip düzen dediğiniz şey bir işe
yarıyor mu görün.
-Benim bi şey olacaktı,nerdeydi o?
Başkasını bilmem;ama bizim evde bunun cevabı genellikle
şöyledir:
-Şimdi durup dururken o da nerden çıktı?..
Bi yere koydumdu ama..Bi düşünmem lazım.
...
Asıl amaç tıkıştırma olmasa da buzdolabının da kullanımı aynı.
O da hücre hapsi alanlar için..
Girenin sağ çıkması mümkün değil.
-Şurda bi sütlaç vardı,nerde o?
-Dolaba kaldırdım.
Dikkatinizi çekerim."Buzdolabına koydum" demiyor;"kaldırdım"
diyor. "Sütlaçın ayağını kaydırdım" demenin kibarcası yani...
Ya da "sizlere ömür" demenin..
Daha ben dolaba giren bir şeyin sağlam çıktığını görmedim.
Filmlerdeki gibi rutubeti,işkencesi bol cezaevi sanki..
Girenin ya ölüsü çıkar,ya da haşatı..
Buzolabından da "türlü" malzemesi..
Haliyle tıkılan şey gözden ırak olunca gönülden de ırak oluyor,
bir de araya başka şeyler girerse unutulup gidiyor.
Lazım olup akla gelinceye kadar da bir tarafları çürümüş oluyor.
E çürük çarık kısımları atılıldığından azalan zerzevattan da tek başına
adı belli yemek yapmak mümkün olmuyor.
"Akşama patlıcan" var diyemiyor mesela..
O zaman hepsini birleştirip "türlü" yapıyor.

Laf açılmışken bir şey daha..
Bu bozdolapları genelde ağzına kadar tıka basa dolu olduğu halde
niye elini attığında yiyecek bir şey bulunmaz?
(Yoksa bu bana özgü bir şey mi?)
...
Tabi bunları durup dururken yazmadım.
Dün akşam küçük ebatlı bir dolapla burun buruna gelip,yine kan
beynime sıçrayınca iki laf etmeden duramadım.
...
Ben evin sade döşenmişini severim.
Kaşım gözüm kararmayacak,ortalık ferah olacak.Eşyalar köy bakkalı gibi
üst üste binmiş,çorba gibi karışmış olmayacak.
Ne kadar sade olursa,benim için o kadar iyi..
Bilekten dirseğe kadar bilezikle dolu bir kol yerine tek ama zarif
bilezikli bir kolu tercih ederim .
Hem kolu görelim hem bileziği babında..
Kısaca biz buna "dekorasyonda minimalist yaklaşım" da diyebiliriz.
(Buyur?Kim neyim malist?Hay ben senin entel dantel havalarını yiyeyim emi!)
O yüzden kargaşa yaratacak,alan daraltacak her abur cubur sinirimi bozar.
Ancak son zamanlarda bu bana bir komplo mu diye düşünmeye başladım.
Bir nevi istifaya zorlama..
Hani işyerlerinde yaparlar ya..
Kendi ayrılsın,tazminat hakkı filan doğmasın diye..
Önce yetkilerini kısarlar,hareket alanını daraltırlar,alakasız görevler
verirler olmadı başka yere tayinini çıkarırlar.
Acaba diyorum gün gelecek bu ahşap zımbırtılardan eve giremeyip,
"doğal olarak" dışarda kalacağım ortam mı yaratılmak isteniyor?
Derken aklıma daha kötüsü geldi.
Acaba evde boyuma posuma kalıbıma uygun ahşap mamülü var mıydı?
Olur a;mazallah içine bir tıkarsa...
Cezaevine düşsen belki af maf çıkar yırtarsın da,ya bu dolaplardan...
Hadi "misafirlik" filan olsan geçici bir süre de olsa dışarı çıkma ihtimalin
var da..
Yahu meşhur Alkatraz'a düşsen bile kaçma şansın var da burda hiç
kaçarın yok!
Hay ben senin dolabının...

21 Ekim 2009 Çarşamba

"Mutluluğun resmi" palavrası

resim,tablo
Dün ilk defa bir hıyarlık yapıp araştırmadan bilgi verdim.
Halbuki normalde dışardan aldığım her bilgiyi başta konunun resmi sitesi
olmak üzere araştırırım.Yetmez,basılı kaynaklardan da check ederim.
"Check de neci? "demeyin,ciddi yazıların içinde bu tür İngilizceden devşirme
laflar olmazsa kimse söylediklerini takmaz."Check" yazmamın nedeni o.
"Bak bu bilimsel.." babında yani...
Akşam TV'de de Reha Muhtar "bu konu sörkılında" diyordu..
Hey Allahım ya..Sörkılını yiyiim emi..
Neyse bu dingillikleri irdelemeyi sonraya bırakıp step step kendi konumuzu
didiklemeye başlayalım..

Aslında bugün "sütyende dallı budaklı dantel motifleri olması
şart mıdır,olmaması göğüslerde sarkma,deride döküntü,kaşıntı
ve de mide bulantısı yapar mı,dantelli sütyenin afrodizyak etkisi
var mıdır,dantel yoksunluğu nedeniyle beklenmeyen bir etki gördüğümüzde
kime/kimlere müracat etmeli "konularını içeren bilimsel bir yazı yazacaktım.
Ancak Siyah Kelebek'in önceki yazıya yaptığı yorum sonrası kafayı Abidin
Dino'nun olduğu iddia edilen tabloya takıp işin aslını faslını araştırmaya karar
verdim.
Araştırmaya da gerek yoktu aslında;çünkü Evren'in verdiği linkler
konuyu yeterince açıklıyordu ama taktım bir kere..
İlle de konuyu bir de kendim kurcalamalıydım.
Hem tablo da Dianne Dengel imzasının olmasına,resmi sitesinde yayınlanıyor
olmasına rağmen pekala çalıntı da olabilirdi.
Uzatmayalım,sonuçta işe koyuldum.
Önce DD'nin tablolarını inceledim,sonra da A.Dino'nun..
Küçük bir saplama..
Resimle bir parça ilgilenenler bilirler.Her ressam döneminin akımından
o akımın öncülerinden,ustalarından etkileniler.Sonra yavaş yavaş kendi
tarzları oluşur.Bunun sonucu da resimsever vatandaş bir tabloya
baktığında çoğunlukla onun kime ait olduğunu bilir.
Boya ,renk seçimi,fırçayı kullanış biçimi vs.ile kendini ele verir.
Ben iki ressamın da resimlerini incelediğimde,pardon!
"Baktığımda" diyeyim bari..
Sanki uzman gibi bir algı yaratmayalım insanlarda..
"Tarzlarını öğrenip mukayese etmek için şöyle bir baktım" diyelim en
iyisi..
...
A.Dino Kübizm'den etkilenip Picasso'nun peşinden gitmiş başlarda..
Mesela şu karpuz diliminin resmedildiği tablo da görüldüğü gibi..
Sonraları siyasi görüşü doğrultusunda resimler yapmaya başlamış.
D.Dengel'in tabloları ise bana masal kitaplarının kapaklarını anımsattı.
Hemen hemen her tablosu bir diğerini akla getiriyordu.
Hele o karyola başlığı ve yorgan standarttı sanki.(Yukardaki tabloda olduğu gibi)
Üstelik her yaştan insan sürekli mutluluk krizine tutulmuş gibiydi.
Aslında buna mutluluk değil de rehavet desek daha doğru sanki..
Hani sıcak hamamda kese yedikten sonraki pelteleşme,gevşeme hali..
Kısacası aralarında en ufak benzerlik bile yoktu.
Sadece sürekli sırıtan adam tasvirlerine bakıldığında bile o tablonun
A.Dino'ya ait olmadığı anlaşılabilirdi.
Bokunda boncuk bulmuş gibi yerli yersiz durmadan sırıtan işçi,köylü mü
olurdu..
...
Bunları kafamın bir kenarına yazıp başladım söz konusu tabloyu incelemeye..
İlk başta soba ve köpeğe takıldım.Sonra da insan figürlerine..
Yanılmıyorsam o soba dökme demir...
Şu eşek ölüsü gibi ağır olanlardan..
Üstelik de dekoratif.Yani zengin işi..
Zengin birinin artık kullanmaktan vazgeçip attığını,bunların da kaptığı
düşünsek,o günlerde memlekette kaç zengin var,kaç soba sokağa atılmıştır?
Herhalde çok değildir.
O zaman çoğunluğa hitabetmeyen bir figürün toplumun tamamını ilgilendiren
mutluluğu anlatmakta kullanılması ne derece mantıklı?
Sonra köpek.
O uzun kulaklı köpeğin bizim çomarla bobiyle uzaktan yakından alakası yok.
Sokakta sahipsiz rastlayamayacağımız basbaya cins bir köpek.
Hem köpeklerin evlere girmeye başlaması daha yeni..
Ayrıca her ne kadar fikrini bilmesem de siyasal görüşü nedeniyle evde köpek
beslenmesini zengin züppeliği olarak değerlendirebilir A.Dino..

İnsan figürleri..
Çocuklar da dahil hepsinin saçı pırasa sapı gibi düz ve sarı ...
Üstelik adam yaşlı olmasına rağmen hala saçlı..
Gerçi yaşlanınca herkesin saçı dökülür diye bir kural yok,ancak yine de çoğunluğa
hitebedebilmesi için önleri dökülmüş bir kafa daha mantıklı.
Adam da bıyık da yok.
Hele o devirde bıyıksız adam düşünülemez bile..Ya badem ya da Clark tipi bıyık
olmalıydı.
Dahası adamda bıyık yok ama sakal var.
Bu da bizde olmayacak şeylerden..
Son olarak karyola..Yahu o lüks be..Lüks..
Nesine yetmiyor ki yer yatağı?
...
Sonuç:
Yayınladığım iki resim ve verdiğim linklere bakılacak olursa "mutluluğun resmi"ne
benzeyen bir sürü tablonun olduğunu görürüz.Hem de aynı ressamın elinden çıkma
olduğu her halinden belli olan..
Eğer malum tabloyu A.Dino yaptı dersek diğerlerini de sahiplenmek gerekir.
O da A.Dino'ya hakarettir.
Öyle ya canım!Ne diye birbirine benzeyen bir sürü tablo yapsın ki..
Ondan istenen tek bir resimdi.
O da bir olurdu,pir olurdu.
Yanlış mı?
...
Önceki yazıda Evren'e yaptığım yorumda da belirttim.
Zaten adam böyle bir resimin yapılamayacağını yazdığı şiirde söylemiş.

"İnebilseydin o vapurdan.." la başlayan mısrayla N. Hikmet'in dönmesini
şart koşmuş.

Devamında ise;
"işte o zaman yapardım Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;ne boya..."
...
Yani;ister balık deyin,ister eşek..
"Kavak ağacına çıktığında yaparım" diyor..
Çünkü yakın zamana kadar bırakın dirisini ölüsünün bile
giremediği yere o dönemlerde nasıl gelecekti ki?
...
Bilmem yeterince aydınlatabildim mi..

Bu derin araştırmaya dayalı bilimsel ve analitik yazılar da beni yoruyor yahu..
En iyisi Ahmet Hakan gibi "Yedi başlıkta mutluluğun resmi" türünden birşeyler
karalamaktı ya,neyse...
Bence bir iki fırt birayı hakettim;itirazı olan?

Not:
Yukardaki resim de Dianne Dengel'e ait.
Hem önceki yazıdaki resmi tekrar yayınlamamak hem de iki resmin de aynı
elden çıktığını göstermek bakımından bunu tercih ettim,biline..

20 Ekim 2009 Salı

Ümidini mutluluğuna göre uzat.

mutlulugun resmi,dianne dengel

'Ümit, mutluluktan alınmış bir miktar borçtur.'demiş Joseph Joubert...
"Joseph Joubert" de kim birader diyen Google'a baksın;ben
üşendim bakmadım.
Gerek de yok zaten;akıldanenin biridir zahir,kim olacak da...
Neyse...

Bu lafı bugün Hıncal'ın yerinde gördüm.
İlk bakışta hoşuma da gitti;ilginç ve yerinde bir tesbit gibi geldi.
Sonra da ürktüm bu laftan.
Çünkü,benim gibi fazlaca ümit eden,buna karşın mutluluktan çok
da nasiplenmemiş,bundan sonra nasiplenmesi de zor görünen,hatta
bu kafayla imkansız olan biri olarak epeyce ağır bu borç yükünün
altından kalkabilir miyim diye düşündüm.
Malum,gelir-gider dengesi..
Öyle ya,alınan hibe değil borç.
Borç da bir anlamda geri ödeme taahhüdü;emanet.
Ya ödeyemezsem?
Bunun icrası,mafyası yani topuk işi var mı?
İlerde affa filan uğrar mı,takside bağlanma şansı var mı?
İşin kötüsü mutsuzluktan mutsuz olan,şikayet eden biri değilim ki..
Borç yiğidin kamçısı deyip çalışıp çabalayıp hesabı kapatmaya
uğraşsam..
Durum,"elle gelen düğün bayram;salla gitsin" durumu...
Valla kafam karıştı,işin içinden çıkamadım.
Baktım olacak gibi değil "ayağını yorganına göre uzat"
özdeyişinden esinlenip,ümidimi olası mutluluğuma göre uzatmaya
karar verdim.

Peki bu kafayla becerebilir miyim?
İşte ben bu soruya gülerim.
Hem de ağzımla değil,böyle durumlar için kullandığım bir başka
organımla..
...
Yukardaki resim Nazım Hikmet'in Abidin Dino'ya, "Sen mutluluğun
resmini yapabilir misin, Abidin?"sorusuna cevaben yapmış
olduğu resim.

Kimden borç aldığımızı bilelim dedim de,o bakımdan...

24 Eylül 2009 Perşembe

Teessüf ederim!


















Her yıl verdiği bayram harçlığını az bulduğumu üstü kapalı belirtip,"hayat
pahalı,biraz zam yapsaydık" imalarıma aldırış etmediği yetmiyormuş gibi
hazır verdiğini de kırpıp kuşa çeviren,dolayısıyla daha birinci günden moralimin
bozulmasına neden olan sevgili enişteme teessüf ederim.
Halbuki ben o parayı teminat gösterip bayram öncesi harcamıştım bile..
(Gördüm mü şimdi ebemin bir takım organlarını..Dimyat'a pirince giderken
evdeki bulgurdan da olduk..)
...
Şehrin göbeğinde mis gibi evi dururken gıcıklığına yayla diye dağ başına çıkan,
sonra da "el öpmeye hevesli olan buraya gelsin" diyerek bizi İsviçre Alpleri
kıvamındaki yerlere çıkmaya zorlayan,dönüş yolunda sel felaketiyle burun
buruna gelmemizi sağlayan sevgili valideme teessüf ederim.
O selde ölüp gitseydim,"daha ellisini de yeni geçtiydi,gepegençti yiğidim aslanım
" diye ağlamasını bilirdi ama..
Allah'tan "yiğidim aslanım" iki seksen yere uzanmaktan son anda yırttı da..
Ayrıca harçlık vermemek için icadettiği bahanelerin de farkındayım;yazdım bi
kenara bunları.
Hem yaptığı irmik helvasını da hiç beğenmedim.
Şerbetini koyarken pintilik yapmış...
(Şeytan,"çek şu tatlının fotosunu yayınla internette" dedi ya,neyse..)
...
Nerde uydur kaydır gavur hatunu varsa turist diye getirip,iki günümü bu defolu
hatunlarla geçirmemi sağlayan,"bakardın bakmazdın" diye beni badem gözlerimle
münakaşa ettirip aramı bozan seyahat acentalarına da teessüf ederim.
Sayelerinde "gavur eziyeti"nin ne demek olduğunu öğrenmiş olduk.
Yahu kardeşim çok aradınız mı bunları?
...
Bayramla direkt alakası yok ama,madem konu denizden, turizmden açıldı,son
bir "teessüf " daha...
İster yerli olsun ister yabancı,bir yandan denize çişini yaparken bir yandan da
mavi bayraklı plaj arayanlara da teessüf ederim.

Aslında bir teessüf de kendime edecektim ama,baktım zaten yeterince canım
sıkılmış,bir de ben vurmayayım dedim.
...
Fotoğrafa gelince...
Yemeye meraklı omadığım halde dağ başında gözleme gördüm mü dayanamam.
Hem yerim hem de fotoğraflarım.
Bu arada bilmeyen varsa öğrensin;şu epey abartılmış long play iriliğindeki
yufka ekmeğini kenarından başlayıp tavşan gibi tırtıklaması güzel olur.


Bilmemek ayıp değil,öğrenelim:
Long Play:Yirmi CD gücünde plak.

11 Eylül 2009 Cuma

Pandiksel evrim teorisi



















Vatan Fotogaleri


Cuma sendromum var;yazıyla mazıyla uğraşamam.
Ancak benim gibi her halttan bir sendrom çıkaran sendromzedelere de bir
kıyak yapayım dedim.


EKLE BENİ KEKLE BENİ..















Yukarıdaki karikatürü tam yayınlamak üzereyken bir mail geldi.
Resimdeki hatun İmeem'de beni eklemiş.
Bir de not düşmüş;aynen şöyle:
"Sen, benimkini beğenirsin. Ben, senin, beni beğendiğine bahse girerim :)"
Ne yalan söyleyeyim kız müneccim gibi..
"Benimkini" kısmını henüz görmesem de görebildiğim kısmını hakikaten de
beğendim.


Anlaşılan kıza "malum" olmuş.

Böyle tiplere "müneccim aparatı " yemiş denir halk arasında..
Ha bir de "listemi yaptım,bizde müzik filan dinleriz.Hem arkadaşlarımla da
tanışırsın" diyor.
"Bak sonra birbirinizi kıskanırsınız" dediysem de dinletemedim;ille de gel
diyor.
Baktım arkadaşları da "müzik dinlemek" için tam ideal tipler..
Moda tabirle güzel bir dinleti olacağı kanaatindeyim.
Gerçi "dinleti" mi yoksa "inleti"mi orası biraz karışık ama..
...
Size hayırlı Cuma'lar derken,kendime de "hayırlı işler" derim..
Öpüyorum kendimi,"hadi yine iyisin" diyerekten..
...
Bilgilendirici not:
"Müneccim aparatı" yer yer "Müneccimin ara kablosu" şeklinde de
kullanılmaktadır,biline...

Bilgi noksanınız kalmasın da..

7 Eylül 2009 Pazartesi

"Bana yalan söylediler"

Jose Feliciano'yu çok severim.
Hele "rain" parçası bana göre çok fecidir.

J.Feliciano gibi gitar çalmayı çok isterdim.
İsterdim istemesine de,her zamanki kıllığım yüzünden onun gibi
çalamadığım/çalamayacağım yetmiyormuş gibi bir de gitarda Osman Aga'yı,
sazda da Love story'yi tercih ettim hep.
Farenin zaten geçemeyeceği delik için ilaveten kuyruğuna teneke bağlaması gibi..
Şimdi face'de bir arkadaş Feliciano'nun videosunu koyunca yine kafam nerelere gitti;
dağıldı duman oldu.

Böyle hoşuna giden,etkilendiğin şeyler olduğunda ne yaparsın?
Hadiii yapma bilirsin işte..
Ben de onu yaptım;paylaşiim dedim.
Bak baştan söylüyorum,beğenmeyene bozulurum.İnsanı paylaştığına pişman
etmeyin.

("The Gypsy" Issız Adam filmindeki yazının başlığıyla aynı adı taşıyan şarkının
orjinalidir.)







26 Ağustos 2009 Çarşamba

Alkole bandırdığım filmler



Eskiden beri bir punduna getirdi mi "sizin yüzünüzden sinemaya bile gidemezdik"
der valide.
Hatta bir keresinde nasıl olsa açık hava diye güvenip yazlık sinemaya gitmişler;
ben problem çıkarınca da filmi yarıda bırakıp eve dönmek zorunda kalmışlar.
Anlatır anlatır bunu anlatır.
Hem de her fırsatta..
İşin ilginç yanı kafayı yarıda kalmış filme takmamış da,iki kişinin çarşaf içinde
sallaya sallaya beni eve getirdiğine,çarşafısallarken de kollarının kopma derecesinde
acıdığına takmış..
Ha bir de,iki kişi çarşafı sallarken üçüncü bir kişi de (muhtemelen teyzem) el feneriyle
gözüme ışık tutarmış yoksa ciyaklamaya devam edermişim.
Karanlığı pek sevmezmişim çünkü..
Lafının sonunda "cins olacağı o zamandan belliydi diye lafını sokmayı da ihmal
etmez.

Aslında bunları tekrar tekrar dinlerken epey eğlenirim.
Hikaye eskidir ama Allaha şükür,dediğim gibi her fırsatta lafı edildiğinden her
daim güncelliğini korur.
Geçenlerde yine bir fırsat doğdu başladı yine anlatmaya..
Gerçi fırsat doğuyor mu yoksa yaratılıyor mu ondan şüpheliyim ya neyse..
Sonunda dayanamadım yahu beceriksizliğinizi benim üstüme niye
atıyorsunuz?Çocuk yetiştirmekten anladığınız yok ki..
Ninenizden kalma usullerle çocuk yetiştirmeye kalkarsanız olacağı
bu dedim.
Bozuldu tabii..
Eskiden olsa seni de görürüz derdi de,şimdi gördüklerine söyleyecek lafı olmadığından
gıkını çıkarmadı.
"Biz o zaman o kadarını bilirdik öyle yaptık;siz daha iyisini yapın" diyerek duygularımı
sömürdü sadece..

Herhalde okuyucu kısmına verdiğim üstü örtülü mesaj alınmıştır.
Neyse,merak etmeyin;günün birinde "yeni başlayanlar için alışılmışın dışında çocuk
yetiştirme teknikleri" adı altında bir yazı dizisi hazırlamaya niyetliyim,artık oradan
istifade edersiniz.
Noolacak canım;elimizde kalacak değil ya..

Ha bir de validenin çaktırmadan söylediği bir laf vardı.
Onların zamanında şimdiki gibi çocuklar kaynanaya ya da kayın valideye bırakılmazmış.
Ben de derdim ki " mesaj vermeye çalışıyorsan hiç zahmet etme çünkü benim hiç öyle bir
niyetim yok.
Bıyık altından gülerdi,görüşürüz gibilerinden..
Ama görüşemedik.
Çünkü bugüne hiç bir nedenle hele hele de keyfi olarak birilerine bırakmadım çocukları.
"Birini önüme birini arkama sararım dalgama bakarım" dedim,öyle de yaptım.
Yani etimden et keserim kasaba minnet etmem hesabı..

Uzatmayalım,ben kafayı çocuklara takıp onlara rağmen sinemaya da giderim diskoya da
havası basarken meğer sorun olan çocuk değil benmişim.
...
Daha büyük sıpa bir ya da bir buçuk yaşlarında falan..
Valideye gösteri mahiyetinde kalktım sinemaya gittim.
Yaz günü..
Sinema otelin birinin terasında..
Sinema düzeni aynen şöyle:
Koskoca bir teras..
(Üzeri açık,havadar yani..)
Tam ortasında bar.
Barın bir yanı sinema diğer yanı restoran..
İster restorana geç bir yandan atıştır bir yandan kafa çek,istersen yine al içkini geç sinema
kısmına filmini izle...
Evde sinema keyfi gibi..
İlk gittiğimde bayıldım bu sisteme..
Hani hoşuna giden bir yere geldin mi insan da "hergün gelelim" havası olur ya..
Aynen öyle..
Hergün değilse bile sıklıkla gittim oraya..
Herşey güzeldi de bir türlü başı bütün film izlemeyi beceremedim.

Otele zaten bir iki tek atmış vaziyette geliyordum.
Gelir gelmez orada da elime bir bardak tutuşturuyorlardı.
Ondan sonra başlıyordum içkiyi yudumlaya yudumlaya film izlemeye..
Eğer ufaklık uyanırsa onu kucağıma alıp bir yandan film izliyordum bir yandan da
gezdiyordum..
Gelip arada bir fırt çekip kaldığım yerden devam ediyordum..
Yalnız bu lafa bakıp da kimse "vayy sen çocukla ilgilenir miydin?Bunu yapacak
münasip organ var mı sen de" gibisinden laf etmeye kalkmasın.
Biz sadece odunuz dedik,öküz değil..
Üstelik deveye havudu yük olmaz.
Ki bunu yapmaya çoktan gönüllüydüm,çünkü ister istemez az içtiğimden iyi geliyor,
o sayede filmi tamamlamayı başarıyordum.
Normalde de de tamamlıyordum ancak ertesi günü filmin sonunu hatırlayamıyordum.
İşin kötüsü birine noolduydu diye soramıyorum da..

İşte Schindler's List alkole bandırdığım filmlerden sadece biri..
Ancak takdir edersiniz ki sonuncusu değil..
İki gündür bir arkadaşla bu film üzerinde görüştüğümüzden bu mevzu aklıma
geldi.
Çok lazımmış gibi ben de paylaşiim dedim.

Sonuç olarak bugün bir parça da olsa normale döndüğümden o tarihlerde sonunu
getiremediğim filmleri "alkole bandırdığım filmler" kategorisi altında toplayayım
dedim.
Sanırım güzel bir koleksiyon olur.
Yalnız çor çocuk ilerde bu anı dolu koleksiyonu birilerine gururla gösterir mi,orasını
bilemem.

Bu vesileyle bir şey daha doğrulanmış oldu.
O da şu:
Film sinemada izlenir.



25 Ağustos 2009 Salı

Adonis kası ve erkek dekoltesi



Son zamanlarda kadın kısmını iyiden iyiye saran bu adonis kası ve
durup dururken Alperin çıkardığı "erkekte dekolte" meselesi bir
araya gelince bu konuya el atmam şart oldu.
Sanki üzerime vazife de..
Her neyse..
Peki nedir bu Adonis kası?
Erkeklerimizin büyük çoğunluğunun nazar ederler diye kimseciklere
göstermediği ve göstermemek için de karın kaslarıyla birlikte üzerini
yağ birikintisiyle kapladığı,bunda da epey başarılı olduları kas
kitlesinin adıdır..
"Göbek" adını verdiğimiz bu Diyarbakır karpuzundan hallice koruyucu
yağ tabakası, kimisi düz,kimisi kadayıf gibi kıvırcık kıl çeşitleriyle
kamufle dilmiştir.(Kamuflaj için bakınız Rambo serisi filmler)
Erkeklerin varlığından gurur duyup balkonla özdeşleştirdikleri bu
muhteşem yağ topağı adı geçen kasın bir gıdımının bile görünmesine
engel olur.
"İnsanoğlunun hörgücü"dür de diyebileceğimiz bu yağ birikintisine,
adonis kaslarının tahrik ediciliğini ve seksiliğini gizleme özelliğinden
dolayı erkek kısmının tesettürüdür de diyebiliriz.

Bu arada hörgücü bilmeyen varsa, arka ayaklarının üzerine dikilmiş
deveye arkasından baktığımızda bize doğru bakan bombeli çıkıntıdır
derim.(Daha açık nasıl anlatabilirim ki?)
Dikkatinizi çekti mi bilmem,hala göbek faslını atlatıp kas mevzusuna
giremedik.
E ite kaka yazı yazarsam böyle olur.Lafı toparlayamıyorum ki..

Sonuç olarak adonis kasları,karın kaslarının alt kısmında (baklava
dilimlerinin hemen altında),kalça kemiklerinin hemen üstünden
başlayıp içe doğru yani malum kısma doğru devam eden,bir bakıma
"gel hemşerim Konya bu tarafta" diye yol yordam gösteren rehber
bir kastır.

Herhalde mesele az buçuk anlaşılmıştır.
Laf uzadıkca iyice sıkıntı bastı...
Hayır,anlamadığım madem sıkıldım niye yazarım ki?
Mecburiyetim mi var da..
İnanılır gibi değil.

Neyse;ha gayret...

Lafın özü şu:
Kadın kısmı bu kasın görüntüsüne hasta ya..
Sanmasın ki bu öyle gökten zembille filan iniyor.
İnse de uğraşıp çabalamazsan aynı şekilde durmuyor.
Yukarda anlattık;her an saklanmaya meyilli..
Sürekli çalışmak gerek.
Lakin bu işler aynı zamanda vakit ve nakit işi..
Spor salonu evinin altında bile olsa en iyimser tahminle harcanacak
vakit iki iki buçuk saatten aşağı düşmez.
Ötesini kendiniz tahmin edin.
Burada can alıcı soru şu:
Her an elimin altında ancak adonis fukarası bir herif mi, yoksa,adonisli
ancak hacı bekler gibi yolunu beklerken fıtık olacağım bir herif mi?

Her ne kadar ille de adonis dense de realite şu:
"Amaan sende,zaten karanlıkta kim görecek de..Yemişim adonisini.."

Yeri gelmişken şu erkek dekoltesi için de bir şey söylemezsem çatlarım.
"Bir kısım arkadaşlar" itiraz etseler de erkekte dekolte olur.
Şöyle köprücük kemiği ile omuz bağlantısını ortaya koyan,göbek deliği
nahiyesinden aşağısı kesilmiş karın kaslarını ve adonisi gösteren
bir tişört ve de kıçından düşecek gibi emanet duran şort,pantolon
vs. üstüne dekolte tanımam.

Not:Bu yazıdan bi şey anladım diyen beri gelsin.
Dandikliğini bilmeme rağmen tek kelimesini değiştirirsem de M.Belluci
öpsün.
...

23 Ağustos 2009 Pazar

PazarLIK (Ramazan versiyonu)

Duyuru:Yayınladığım fıkra ve karikatürler Ramazan münasebetiyle
ehlileştirilmiştir.Oruç ağzıyla durduk yerde milletin aklına karpuz
kabuğu düşürmenin
alemi yok.
(Müdüriyet)
***


6x9 a Ne Dersiniz?..
Vesikalık fotoğraflarında hiç güzel çıkmayan Temel, resmi bir iş nedeni ile fotoğraf
çektirmesi gerekince tutmuş fotoğrafçının yolunu, girmiş içeri ve “Fotoğraf çektirmek
istiyorum..” demiş, “Yalnız o küçük vesikaliklarda berbat çıkıyorum..”
“Tamam efendim..” demiş fotoğrafçı, “6x9’a ne dersiniz?..”
“54 derim de bunun konumuzla ne alakası var?..”
(Yıldırım TUNA)
***


(Piyale MADRA-Radikal)


(Ramize ERER-Radikal)

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Kadınlar kıl biriktirsin-remix



Akşam,yazdıklarımı ve ona gelen yorumları tekrar okuyunca rahatsız
oldum.
Hatta kendi kendime kızdım;biraz da söylendim.
Aslında esaslı bir şekilde azarlayacaktım ama Ramazan mübarek gün
kalp kırmak olmaz diye fazla yüklenmedim.
Hafifçe kulağımı büküp "Bayramdan sonra görüşcez senle" deyip
içime korku saldım.
Öyle ya,bakarsın aynı densizliği tekrar yaparım;uyarmakta fayda
var.

Esasında niyetim kadınlar hakkında hoş şeyler yazıp gönüllerini
almak,şu mübarek ay aracılığla sevap kazanıp öbür tarafa yatırım
yapmaktı.
Demek ki kan şekeri düşünce fren patlamış.
Sanki olan biteni ben de başkasından duymuş gibi "miş"li mış"lı
cümleler kurararak anlatıyorum ama gerçekten de naaptığımı
bilmiyorum ki..

Kafamdan geçenleri yazmayı becerebilseydim en başta kadınları
sevelim diyecektim.
E her şeyin başı sevgi haliyle.
Sevmeye başladın mı gerisi gelir;artık nasıl gelirse..Şansına..
(Yahu sanki bu kötü bir cümle gibi oldu ama..Neyse dur bakalım)
Onlara güzel şeyler söyleyelim,gün içinde arayıp hal hatır sorup
"Bi şey lazım mı abla?Geliim mi" filan diyelim,ilgilendiğimizi gösterelim
diyecektim.
Sonracıma elle,sözle,gözle taciz etmeyelim;kendileri istemeden
elleşmeyelim elleştirmeyelim diyecektim..
...
Öyle gözlerimiz pörtletip oralarına buralarına edepsizce bakıp
huylandırmayalım;ille de bakacaksak ya da bakmadan duramayacaksak
arkalarını döndüklerinde kibarca kalçalarına bakalım ancak salyalarımızı
da kontrol edelim diyecektim.
...
Malum;kadınlar hediyeyi sever.
İlle de özel günlerde hediye alınır diye kural olmadığına göre hediye almak
için yaratıcılığımızı kullanıp bahaneler icadedelim;her fırsatta
hediye verip gönüllerini alıp sevindirelim diyecektim.
Hem beklenmedik anda alınan hediyeler her zaman daha makbule geçer
diyecektim.
Mesela son günlerin modası tiri ci'den bir tane alıp hediye etsek hangi
kadın mutlu olmazdı ki..
(Tabi görüntülü telefon aldık diye zırt pırt arayıp "şu telefonu sağa
sola doğru bi oynat bakalım;etrafta kimler var bi görelim." gibi
hırtlıklar yapmadan.)
...
Mesela toplu taşıma araçlarında denk geldiğimizde ayı gibi üzerlerine
abanıp taciz etmeyelim,arada tampon bölge oluşturalım;hatta mümkünse
araya yastık mastık gibi bir şeyler koyalım diyecektim.
O yoksa da pazar filesi,çantası veya varsa Burhan çantası gibi bir şey
kullanalım diyecektim.
(Önce hem konsepte uygun,hem ilahi bir yanı var, hem de taşıması
kolay diye "incir yaprağı mı koysak acaba " demiştim ama baktım çok ince..
Hemencecik delinecek gibi durduğundan vazgeçtim...)

Kısacası diyecektim de diyecektim..
Ama görüldüğü üzere iyi şeyler diyecektim..

Neyse lafı daha fazla uzatıp yazının başına bi hal getirmeden yayına versem
iyi olacak.
Bakarsın bi terslik filan olur...
Zaten olmuş saat anasının 15:03'ü...
Ohoooo...Daha nerden baksan altı saat var..
Hay bin kunduz.

21 Ağustos 2009 Cuma

Kadınlar kıl biriktirsin



"Kadınsız hayat olmaz,olsa da tatsız tuzsuz olur;kadının bulunmadığı
yerde bir saniye bile durmam" dediğim halde,içinde kadın ve kadın
konusu geçmeyen bir yazı yazmaya karar verdim,ama başaramadım.
Naparsam yapayım geldi bir kenarından bulaştı.
Be ne arsızlıktır yahu?
Girmedikleri,işlemedikleri noktamız kalmamış!
Diyorum ki..
Şu kadın kısmı istenmeyen kıllarını azad etse..
Yani vücudunu bir müddet nadasa bıraksa...
Mümbit arazi bulmuş çim gibi her taraflarını kıl tüy bassa..
İş o hale gelse ki,"bana kadın deme de ne dersen de" kıvamına
gelsek...
Dolayısıyla hem kafamız hem ruhumuz hem de bedenimiz bir dinlense..
Hem bakarsın belki biz ilgilenmeyince burunları sürtülür akılları
başlarına gelir,bize eziyet etmekten vaz geçerler;olamaz mı?
Gerçi bu bir çözüm mü,ondan da pek emin değilim ya...
Bak iftardan sonra aynı fikirde olur muyum,ondan da emin değilim.
Oruç başıma mı vurdu ne?

20 Ağustos 2009 Perşembe

Kadın,1902'de de aynı kadın


Son günlerde kafayı Steven JAY SCHNEIDER'in yazdığı "1001 MOVIES
you must see before you die" isimli kitaptaki filmlere taktım.
Bana göre çok önemli bir kitap çünkü.
Tahminim ahirette sorguya çekildiğimizde bunlardan da soru çıkacak.
Baksana "ölmeden önce" lafının altı çizildiğine göre..
Zaten bu sınav sendromu yüzünden adı "ölmeden"le başlayan ne kadar
kitap varsa çıkar çıkmaz almaya başladım.
Gerçi alıp da ne yapacaksın;dediklerini yapmaya iki ömür yetmez.
Bence Jack Nicholson ve Morgan Freeman'ın baş rolünü oynadığı "Bucket List"
filmindeki liste daha kullanışlı daha güzeldi..
Daha etkileyici maddeler vardı.
Mesela; "Ölmeden Dünyanın en güzel kızını öpmek" gibi..
Filmi seyredince bu maddeyi ben de notlarımın arasına aldım.
Hatta "ölmeden önce öpülecek 101 hatun" başlığı altında toplamaya
karar verdim.
Listenin başına ve sonu da Winona Ryder'i ekledim.
Onunla başlayıp onunla bitirmeye karalıyım.
Araya da Monica Belluci ve de Demi Moore koydum.Ötesine de bir ara
bakarız.
Gerçi bu üçü yeter de..İşte..
Maksat adet yerini bulsun,ille de 101 olsun.
Belki de meşhur fıkradaki gibi yaparım.
Hani öğretmen çocuğa diyor ya "bana on vahşi hayvan say"diye..
Çocuk da sayıyor..
"Aslan,kaplan,timsah,puma,altı tane de panter"
E benimki de ona benzeyebilir;81 Winona,10 monica 10'da Demi
diyebilirim.

Neyse şu bilimsel yazının daha fazla suyunu çıkarmadan devam edelim.

Neticede listenin başındaki "A Trip To the Moon" filmiyle başladım
araştırmama...
Filmi orjinalini bir rus sitesinde buldum.(İhtimal vermemiştim ama
bizim sitelerde de varmış)
Film 1902 yapımı.
13-14 dakikalık siyah beyaz bir film..
Aya seyahati anlatıyor ve bilim kurgu tarihinin ilk filmi...
Bu arada,zaten Google'da olan bilgileri daha fazla buraya taşıyıp da yazıyı
şişirmemin alemi yok..
Bu kadarını araştırmaya üşenenler için yazdım.
Maksat kafalarda kırıntı da olsa bir miktar bilgi bulunsun.
Yok bu beni kesmez,her bi mokunu öğrenmezsem çatlarım diyenler
şurayı tıklayıp hem bilgi alabilir hem de filmin videosunu izleyebilir.

Gelelim filme..
Film hakkında bir şey söylemeyeceğim;merak eden izlesin.
Benim bu filmde başka bir şey dikkatimi çekti:
O da şort giymiş bir sürü kadının varlığı..
Aşağıdaki fotoğraf,filmden aldığım bir sahne...
Fotoğrafta,içinde astronotların bulunduğu kapsülü topun içine iten
bir grup kadın görülüyor.
"E ne var bunda?İlginç olan ne?" diyebilirsiniz..
İlginçliği şu:
Aslında filmin konusu gereği şort giymiş beş yüz tane kadına
gerek yok.Yaptıkları işin bir kısmı da (Kapsülü yüklemeleri)
kadına ait bir iş değil.
Diğer görevleri ise Ay'a gidiş için hazırlanan törende fon yapmak.
Yani mesele,ta 1902'de de kadınların görsel malzeme olarak
kullanılıyor olması...
Tabii bunun öncesi de vardır da,ben belgeli olarak gördüğüme
göre konuşuyorum.
Ancak bu filmde neden buna gerek duyulmuş,işte ona bir anlam
veremedim.
Reyting,izlenmeme kaygısı, dolayısıyla gişe yapamaması desem,
sinemanın varlığı bile o dönem için başlı başına reyting unsuru..
İnsanlar için sinema yeni çünkü..
İcad olalı henüz yedi yıl olmuş;işin heyecanı taze..
Üstelik bugünkü gibi her Cuma vizyona yeni film de girmiyor.
Yani filmler arası rekabet yok.
E o zaman?
Neyse..
Nedeniyle uğraşacak halim yok.
Gördüğüm, 107 yıldır kadının bu durumunda bir gıdım bile değişikliğin
olmaması.O zaman bile kadını kullanıp baldır bacakla mal satmaya
çalışmışlar.
Çözümü mü?
Bu tür bilimsel yazılar beni yoruyor;bak yine daraldım,bunaldım.
Üstelik Ramazan bunalımındayım;ilaveten sigara da yok..
Cümleleri toparlamakta zorluk çekiyorum.
"O zaman niye yazacağım diye debelenip duruyorsun birader" diyen
olursa ben de "dingillik parayla mı?" derim.

Ben en iyisi son defa gidip deniz manzarasına karşı bir iki bira içip geliim..
Çözüme sonra bakarız;çözüm bi yere kaçmıyor ya..
Hem çözüm o kadar elzemse niye bugüne kadar beklediniz ki?
Duyamadım?


Küçük bir not:
Filmin sonunda öptüğü kız öpmeyi hayal ettiği kızla aynı kız değildi.
Filmin tadı kaçmasın diye onu yazmadım,belki izlemeyen vardır diye..



18 Ağustos 2009 Salı

Şiirsel bir gün



Dün akşam geç vakitte bir arkadaş bana yazdığı şiiri göndermiş.
Gün içersinde fazlaca gerilince aklına ben gelmişim;o da bir şiir
döşenip bana göndermiş.
Yayınladım diye kızar mı bilmiyorum,ancak içinde adım geçen bir
şiir olduğundan çok hoşuma gitti, paylaşayım istedim.
Belki saçma gelecek ama,insan, "Ayarım bozuk,gerginim" gibi
olumsuzluk içeren bir cümlede bile sırf adı geçtiği için mutlu olabiliyor.
En azından bu benim için böyle..
...
Şiir ise şöyle:

Gerginim
Asabiyim
Bugün kafam çok bozuk,
Bil bakalım ne haldeyim!"
(Kafiyeye dikkatinizi çekerim)


Tabii şiiri çok beğendim;haliyle de duygulandım;gözlerim yaşardı.
Kimselere belli etmeden sağ elimin işaret parmağını kanca gibi
yapıp üst kısmıyla usulca akan göz yaşlarımı sildim.
Haliyle böylesine duygu yüklü bir şiirin meyvelerini avcumun içini
gözümün üstüne bastırarak uykudan yeni kalkmış gibi oğuşturarak
silemezdim.
...
Bu arada o güzelim şiiri karşılıksız bırakamazdım tabii.
Ancak şiir yazacak kabiliyetim yoktu.
Derken bir mucize oldu;yumurtaya can veren Rabbim,benim gibi
keresteye de ilham verdi;o sayede ben de ona "az veren candan misali"
iki mısralık bir şiir yazıp gönderdim.
Memnun oldu mu olmadı mı henüz bilmiyorum.
Daha cevap gelmedi çünkü..
Şiir iki mısra olunca fasikül fasikül göndereceğimi zannedip
tamamlanmasını bekliyor olabilir.
Belki de kafiyesini arıyordur,bilemiyorum artık.

Anlayacağınız akşamki şiirleşmenin gazıyla bugün çok mutlu kalktım
yataktan.
Hergün ana avrat sövdüğüm arkamdaki çam ağacına yuvalanmış
Ağustos böceklerinin sesi bile bugün bülbül şakıması gibi geldi bana..
...
Hep "yahu hiç huzurlu bi günüm mü var da.." diye sızlanıp sürekli
ertelediğim sigara bırakma meselesini bugün çözmeye karar verdim.
Belki bir daha bu kadar mutlu bir günüm olmayabilirdi.
Evet;kesin olarak çok sevdiğim sigaradan ayrılmaya karar verdim.
Hem de günün konseptine uygun olarak,şiirle...
Üstelik Cemal Süreya'nın şiiriyle..
Sigarayı bırakanın şiiri
Eskiden birinci işimdi sigara içmek
Şimdiyse içmemek birinci işim.

16 Ağustos 2009 Pazar

PazarLIK

Kullanılmamışki..
Karısından yeni boşanmış adam katıldığı bir partide eski karısını ve onun
hemen evlendiği yeni kocasını görünce çok kıskanmış,sinirlenmiş,birkaç
kadehte içtikten sonra tatsızlık çıkartmak amacıyla yanlarına gidip adamın
karşısına geçmiş," Nasl oluyor bakalım ikinci el mal?.." diye sormuş..
"İkinci elle hiç alakası yok..!" demiş adam," İlk 5 santimden sonrası yepyeni..
Hiç kullanılmamış..!"

***









15 Ağustos 2009 Cumartesi

Do you love me?


Bu şarkının videosunu ilk defa bugün gördüm.
Keşke görmez olaydım.
...
Ben bu parçayı dinlediğim zamanlar tel dolaplar daha yeni yeni
yaygınlaşmaya başlamıştı.Tel dolabı olan evler parmakla gösterilirdi.
Ve o evler zengin evi muamelesi görürdü.
Hatta artan yemekleri bir dahaki öğüne kadar saklaması için
tel dolabı olan komşulara götürürdük.

Nasıl?Lafa böyle girince eğlenceli oluyor mu?
Bu lafı,ne zaman "yetmişler" dense,sözü tel dolabına getirip de
eğlence konusu yapanlar kısa bir süre sevinç yaşasın diye söyledim.
Tabii ki söylediklerimin gerçekle alakası yok;hem bizim evde
ayıptır söylemesi ikisinden de vardı.
Hem nofrost var dı da ille de tel dolabı olsun diye tutturduk mu?
Hayret bi şey ya..
Ayrıca buzdolabını siz mi icadettiniz de caka satıyorsunuz?.

Aynı videoyu facebook'a da koydum bugün.
Atalet yorum yazıp adamdaki yakalara bak diye epey gülmüş.
E iyi de,o zamanlar bayılıyordunuz ama..
Gerçi haksız da sayılmaz;gerçekten de komik görünüyor.
Eşek kulağı mı ne öyle bi şey deniyordu onlara..
Ki ona harcanan kumaşla ufak bir çocuğa takım elbise dikilebilirdi tahminim.

Neyse,yine çenemiz düştü lafı uzattık..
"Biz eskiden,su içerdik testiden" deyip devam edelim.
...
TV olmadığından eski deyimle şarkıyı nasıl icra ettiklerini görmezdik
ama hayaller kurarak dinlerdik.
İyi ki görmemişim,iyi ki de kendi keyfime göre hayal etmişim.
Görseydim belki de bu kadar etkilenmezdim.
Ki bu parça benim en çok etkilendiğim parçalardan biriydi o zamanlar..
Hatta "böyle bir sesim olsa da önüme çıkan kıza 'I need you' desem
kesin eli boş çıkmaz,araklardım diye düşünürdüm.
Tabi aynı şeyi şimdi yapıp kızın birine "I need you "desem acaba başıma
ne gelir, o da ayrı konu.
Herhalde adamcağız karşıdan karşıya geçecek de yardım istiyor zahir
diye düşünürler.
Yani beni yaşarken öldürürler.

Bakın bu son ettiğim lafları havada kapıp da yorum döşemeye,kafa
bulmaya kalkışmayın bozulurum.
Bir an eğlenceli gibi geldi de ondan yazdım.
Aslında böyle laflar etmemem lazım biliyorum ama dayanamıyorum.
Napim kendimle dalga geçmek hoşuma gidiyor.
Ama yaptığımın yanlış olduğunun da farkındayım.
Ne demişler ,"sığ yerini gösterme herkes ordan geçmeye kalkar."

Uzatmayalım,bugün klibi izleyince canım sıkıldı.
Tamam;ses yorum filan her şey aynı..
Gel gelelim parçayı mokunda boncuk bulmuş gibi yılışarak söylemişler.
Üstelik Sharif Dean,kız şarkıyı söylerken sanki şarkının sözlerini
unutmamak için sıra kendine gelene kadar içinden tekrar
eder gibiydi..
Hatta şarkıya girme anını kollar havası vardı.
Velhasılı bu tavırlarıyla resmen anılarımı tepelediler..
...
Son olarak..
Dikkat ettiyseniz eğer,şarkıda "I love you" cümesi de kullanılmasına
rağmen "I need you"yu kulanmayı tercih ettim.
Sizi bilmem ama ben "seni seviyorum" lafının ucuzladığını düşündüğümden
yaptım bunu.
Hem birisine, ona ihtiyaç duyduğunu söylemek,seviyorum demekten
çok daha üst düzey ve nitelikli bir laf gibi geldi.
Yanılıyor muyum?

13 Ağustos 2009 Perşembe

Psikolojim bozuldu


Feysbook'un online people'da "profiline kim bakmış" dalgametresini
çok severim ben.Fırsat buldum mu doğru oraya koşarım.
Profilime bakanlara ben de bakar,"Ulan kartsın martsın ama yine
de meraklın bol kerata" der,üstüne de "yahu kardeşim hangi birinize
yetişeyim ben" diye de güzel bir cila çekerim.

Profilime bakanlar dayısına mı benzetmiş de bakmış,yoksa mahallenin
bakkal amcasına mı, ya da yanlışlıkla mı tıklamış beni alakadar etmez.
Bakmaları için tek bir neden vardır, o da kesinlikle bana bayıldıklarından.

Bu bloğu takibedenler bilir,olan biteni kendi keyfime göre yontmasını,
nasıl işime gelirse öyle algılamasını iyi bilirim.

Yine böyle gazımı şarj etmeye niyetlendiğim bir gün.
Soluğu her zaman olduğu gibi online people'da aldım.
Daha sabahın körü ama mutlaka bir iki kişi ayaktadır onları görsem yeter
deyip daldım feyse...
Baktım sadece bir kişi gelmiş..
Farketmez,bir olsun bizim olsun dedim açtım sayfayı.
Anacım!!! O da ne?
Bir herif.
Hem de nasıl bir herif,kılın Allahı.
Umumi tuvalete benzer bir binanın önüne bir masa atmış,bir elinde
çay diğer elinde tespih,bacak bacak üstüne de atmış yılışık yılışık bana
bakıyor.
"Bana bakıyor" lafını bilinçli olarak yazdım,görüntü gerçekten öyle.
O bakışlar karşısında yerli filmlerde olduğu gibi göğüs nahiyene havlu
mavlu gibi bir şey alıp kapatasın gelir.
Hatta dizlerine denk gelen yere de seccade filan gibi bir örtü.
O derece pis bakıyor ki anlatılır gibi değil.
Hani önümde bir yerde olsa ne sırıtıp duruyorsun ulen deyip
basacağım sopayı.

Neyse..Keyfim kaçtı kapattım sayfayı.
Aradan bir iki gün geçti baktım yine o hergele..
Yine sırıtıp duruyor.
Bir şey de demiyor ki,ben de bir şeyler söylesem..
İlerleyen günlerde de değişen bir şey olmadı.
Ne zaman o sayfaya girsem o dingille karşılaştım.
Zepevenk kaydetmiş mi naapmış iki de burnumun dibinde bitiyor..
Üstelik son gelişinde utanmadan bir de hayran olmuş.
Tam,"Ulan pezevenk,senin ananı avradını" diye başlayan bir mesaj
yazdım ancak son anda göndermekten vazgeçtim.
Elin sanal dürzüsüne beş yüz kilometreden sövsen ne dövsen ne..
Hem bir de suçlu çıkma ihtimalin var;adam sana hiç bir şey dememiş ki.
Üstelik bakarsın kusura bakma diye bir mesaj çeker bu defa da
söylediklerimden utanırım,canım sıkılır.
Neticede çareyi herifi iptal etmekte buldum..

Tam kurtuldum deyip seviniyordum ki sevincim kursağımda kaldı.
Meğer asıl sürü arkadan geliyormuş..
Aşağı yukarı bir aydır hergün on kişi bakıyorsa üçü erkek.Yüzde otuz
oran da hiç azımsanacak bir oran değil hani.

Ya kardeşim manyak mısınız?Ne işiniz var elalemin kazmasıyla?
Etraf güzel hatunlarla dolu,gidin oralara..
Hayır,şehirler filan uyuşsa bir yerlerden gözü ısırdı merak etti
filan diyeceğim.
Hiçbirinin alakası yok.
Biri hanyada öteki Konya'da..
Bir de hayran olmuyorlar mı deli oluyorum.
Hele birisi tutmuş bir tane parti sonrası ayakkabısı göndermiş.
Öper misiiiin,sabaha mı bırakırsın..
Hayret bi şey!
Yahu kendimden şüphelenmeye başladım.
Top'a benzer bir halim var diye..
Bakıyorum aynaya,yoo maşallah koç gibi basbaya bi adam.
Sonradan aklıma Cemil İpekçi geldi.
Adamın bıyıklarına bakarsan Kırkpınar pehlivanı gibi..
Ucuna iki adam assan bana mısın demez..
Aklıma o gelince "ulan yoksa adamlar Cİ'den esinlenip biz ne
bıyıklılar gördük" diye mi düşünüyor acaba diye içime bir kurt
düştü...
Öyle ya..Bıyıkların caydırıcı bir etkisi olmadığına göre...
Sonradan kendi kendime dedim ki "oğlum bu işi bir de öbür
tarafından düşün;ya adamlar topsa?.."
Hakkatten ya..
Niye bunu daha evvel düşünemedim ki ben..
Birden aklıma geldi;son zamanlarda kıçından düşüp gider
mendil kadar slip mayosuyla bir iki kişi dadanmıştı.
"Tamam işte" dedim kendi kendime..
"Top lan bunlar,bildiğin top.Ulen boşuna boşuna kendimi
sıkıntıya sokup gerilmişim."
....
Tık tık tıtık tık tık..(Daktilo sesi oluyor bu)
Tarih,13 Ağustos 2009..
Sabahın erken saatleri....
Benim feyse bulaşmama sebep olan balık etli (avatarı) arkadaşımdan
bir mail...
Aynen şöyle:
"Xxxxx seni 'koyu renk ojeden vazgeçemeyenler!' adlı Facebook grubuna
katılmaya davet etti."

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Issız adam Cennet'te..



JSC Ahmet Hoca'nın "kadınlar eski kocalarına verilecek" lafı ilk
anda moralimi bozduysa da -bakınız alttaki yazı-biraz düşününce
o lafın aynı zamanda intikam alacağım günlerin de habercisi
olduğunu anlamam,bozulan moralimin yerine gelmesine sebep oldu.
Neden mi?
...
Issız Adam filminden esinlerek "Yemek yapan erkek seksidir.;
ay bayılırım ben bunlara" ayaklarıyla erkeklere yemek yaptırıp
çakma ıssız adamlar imal etme heveslisi bir kitle vardı ortalıkta.
(Gerçi hala da var ya...)
Hesaba göre adamlar mutfağa girip yemek yapacaklar,bunlar da
yiyip içip yan gelip yatacaklar.Akılları sıra hacimlerini büyütüp
suyun kaldırma gücünden daha fazla istifade edecekler.
Hatta hacimleri nedeniyle daha fazla su taşırıp,taşırdıkları suyun
ağırlığına denk bir kuvvetle de yukarı doğru itilecekler.
İtilmekten ne zevk alacaklarsa artık...
(Yazılarıma bilimsel değil diyen bre densizler!Bu ne peki?)
Halbuki adam gibi dizimin dibinde makul kiloda kalsaydınız da
sizi ben kucaklayıp kaldırsaydım daha iyi olmaz mıydı?

Ara nağme:
Bu arada;buradaki "ben"den kasıt,benim gibiler..
Yani "çişini aynı kargıdan yapan tipler" manasına...
"Aynı kafadan olanlar" da diyebiliriz;sakıncası yok.

Neyse uzatmayalım,buna karşılık ben de bir yazı yazıp "o zaman
kendinize birer aşçı edinin;hatta bonus olarak yanına yamağını
da ilave edin demiştim.
Elimden başka bir şey gelmediğinden "tosun gibi semirir de eve
bağa sığamazsınız inşallah" diye beddua etmiştim.
Ne yalan söyleyeyim,bu taraklarda bezim olmadığından kıskaçlıktan
çatır çatır çatladığımdan söylemiştim bunu.
Ama eninde sonunda ibrenin benim gibilerin tarafına döneceğini
bildiğimden ya da tahmin ettiğimden yine ya da umduğumdan
kafaya takmamaya çalışmıştım.
Ayrıca bugüne kadar gördüklerim kazın ayağının hiç de öyle
olamadığını söylüyordu.
Kadın kısmı kereste yontmaktan daha çok zevk alıyordu;
yontamayınca daha da üstüne düşmeyi seviyordu;dolayısıyla
yontulmuş,ayak arasında kedi gibi dolanan,gördüğü her ev
eşyasını tamir etme arzusuyla yanıp tutuşan,"canım"sız
"cicim"siz "hayatım"sız konuşmayan bu diyet erkek tiplerine
eninde sonunda prim vermeyeceklerini,sonunda dönüp dolaşıp
kuzu kuzu dizimizin dibinde biteceklerini biliyordum ama
yine de bu sinir sistemimin bozulmasına engel değildi.
İşin acı yanı o saatten sonra dönseler ne olacaktı ?..
Çakma ıssız adamların elinde büyük ihtimalle hepsi tosundan
bozma besili güzel olacak,vücutlarında,mevcut tüm ayıplarını
örttüğü gibi ilerde olası ayıplarını da örtecek kadar et/yağ
biriktirmiş olacaklardı.
Bu defa da onlar istese bile ben onları istemeyecektim;yani
her halukarda ellerim yine boş kalacaktı.
Yani "ha anan ölmüş,ha baban" durumuydu..
Lakin ellerim boş da kalsa bunların burunları mutlaka sürtülmeliydi
yoksa ne bu dünyada ne de öteki dünyada huzur bulamayacaktım.
İşte hocanın yukardaki lafları biraz daha dişimi sıkarsam mutlu
sona ulaşacağımı müjdeliyordu.
Peki nasıl olacaktı bu?
Gayet basit.

Bi kere cennette yemek yapmak gibi bir aktivite yoktu.
Ne istersen alası ayağına geliyordu zaten.
Yani "ay yemek yapan adama bayılırım şekerim" cümlesinin
"ay" la "şekerim" arasında kalan kısmı kadük oluyordu.
Dolayısıyla ortalıkta yemek olmadığına göre onu yapan
bir adam da olamayacaktı.
Haliyle seksisi de..
Geriye ne kaldı?Erkekliği mi?
Zaten orada böyle bir sorun yoktu ki..
O "erkeklerin üçte ikisi jöle gibi" araştırması dünyada kalmıştı.
Cenette ise herkesinki ayazda kalmış bekçi bastonu gibiydi..
E o zaman kim öperdi "yemek yapan seksi hıyar"ı..
Yani yemek yapıyor olmak ayırdedici bir özellik olmaktan
çıkıyordu.

Sonuçta özellikleri hadım edilmiş bu adamlar,defolu mal gibi eski
karılarının elinde elinde kalacaktı.
Tıpkı öngörüsüzlüğünden yanlış mal istifleyen tüccarın mallarını
satamayıp elinde patlaması gibi..
...
Yahu düşündükçe zevkten ağzımın suları akıyor,toparlayamıyorum
ki mevzuyu..

Şimdi;ben bunların haline sırf ağzımla gülsem,eksik olur yazık olur.
Bir başka organım daha vardı,onu da devreye sokmam lazım aslında
ama,nereye koyduysam bulamadım.
Dur bakiim;şuralarda bir yerlerde olacaktı..
Aha işte burdaymış;arka tarafta pantolonun altında kalmış da
farkedememişim.:))))))))

E ne demişler keser döner sap döner...
Yok yahu!
Ne zaman bu lafı kullansam başıma bir iş geliyor.
Keser de sap da dönüyor dönmesine de,yalnız niyeyse sap hep
benim elimde kalıyor.
En iyisi sadece gülmek.
Aynen sayfanın tepesindeki smiley gibi.
...
Bir tavsiye:Henüz vakit varken yanlıştan dönün,tövbe edin.
Affedilme ihtimaliniz olabilir.

Benden söylemesi.

11 Ağustos 2009 Salı

Bittim ben!



Geçenlerde Jet Skici Cübbeli Ahmet Hoca Fatih Altaylı'nın
konuğuydu.Merakımdan bir parça takılayım demiştim ama
baktım adam epey eğlenceli,sonuna kadar izledim.
Epeyce de faydalı bilgiler edindim sayesinde.
Adam zor bir dersi eğlenceli hale getiren öğretmenler gibi.
O tatlı tatlı anlatıyor ben de kakara kikiri yaparak izleyip
gülerken öğreniyorum.
Derken,bir ara öyle bir laf etti ki dondum kaldım.
Birden suratım,omuzlarım düştü,resmen çöktüm.
Dediği şuydu:
"Ahrette kadınlar yine eski kocalarına verilecek.
Birden
fazla kişi ile evlenenler en son kimle evlilerse
ona verilecek.

Bir kadın kocasından şikayetçiyse,sıkıntısı varsa,
bıktıysa;
ölmeden boşasın, böylece ahirette eski
kocasıyla uğraşmaz."
Bu lafları duyunca sadece "bittim ben!'" diyebildim..
Peki neden?
Yazının burasında küçük bir açıklama yapmam gerek:

Ömrümün hiç bir döneminde projelerimin arasında
çocuk sahibi olmak olmadı.Hep "kıçında testi kırığı var
gibi gezmeye meraklı adamın çocukla ne işi olabilir" diye
düşündüm.
Karşı filan değildim ama ille de olsun diye de bir derdim
yoktu.Neyse sonuçta kaza süsü verilmiş bir iki küçük
operasyon sonucu bugün en büyüğü 13 yaşında iki adet
sıpam oldu.(Aslında tam burada "ellerinizden öper"
ifadesini kullanmam gerekirdi ama daha o lafları
akıcı bir biçimde yumurtlayacak kadar moruklamadım)
Ve ondan sonra da beni tanıyanları şok edecek anormal
değişikler oldu bende.
Meğer içimde saklı acayip bir çocuk merakı varmış da
haberim yokmuş.
Uzatmayalım geçtimiz aylarda idrak ettiğimiz babalar
gününde ne kadar matah bir baba olduğuma dair epey
öğücü laflar işittim.En önemlisi kızlarımdan ve onların
arkadaşlarından gelenlerdi..
Tabi bu durum hoşuma gitti,yayıldım.
Bunu fısat bilip onlardan aldığım güçle dedim ki;"Bugün
bu evde oturabiliyorsam sizin sayenizde.Yoksa ananız
şimdiye çoktan kapının önüne koymuştu.Sanırım siz
büyüyene kadar üç beş sene daha idare etmeyi planlıyor."
Şimdi bu lafı ettim ya,bekliyorum ki birileri "ne alakası
var" filan deyip "nerdeeee senin gibi yavru" filan desin
söylediklerimi yalanlasın.
Güldü.
Aynen yukardaki smiley gibi.
Hatta onun daha ürkünçlüsü..
İşte hocanın lafınının üzerine o ürkütücü gülüş de gözümün
önüne gelince resmen bunalıma girdim.
İstermisin şimdi "ulan bu antin kuntin herifi öbür tarafta
da mı çekeceğim,n'olur n'olmaz vakitlice sallayayım gitsin"
deyip yarın kapının önüne koysun?
Valla koyar mı koyar..
Gerçi ben başka bir nedenden dolayı n'olur n'olmaz diye
evlilik programlarını sıkı takibederdim.
İyi kötü tecrübem var yani.
Neticede kör satıcının şaşı alıcısı olur.
Kapı kapı dolaşır nasılsa birini bulurum.
Bulurum bulmasına da..
Ancak milletin karşısına çıktığımda referans olarak
göstereceğim şey ne olacak?
Asıl önemli olan o!
Adam yeni bir işe girmeye kalkıştığında bile eski işinden
neden ayrıldığını soruyorlar.
Üstelik bu proglamlardaki kadınlar tam bir bilinçli tüketici;
meclis mal varlığını araştırma komüsyonu üyeleri gibi adamı
çatır çatır araştırıp tapu filan soruyorlar.
E bende de dişe dokunur bir cevap da yok,muhtemelen kapı
önüne konduğumda da mal varlığı...
Anlayacağınız CV fena halde çizik..

Sonuç:
Kaldım mı şimdi "Bir ipim,bir de gözümde tikim"le baş başa?
Valla işin doğrusu kendi kendime "oh olsun" demeye de
dilim varmıyor ki...

9 Ağustos 2009 Pazar

Öz PazarLIK


(Yiğit ÖZGÜR)


Neden Hep Erkekler ' Önce Gelir ' ?..

İlkokulda derste küçük Mary elini kaldırıp "İncil'e göre Adem
Havva'dan önce dünyaya gelmiş değil mi öğretmenim"
diye sormuş..
"Evet kızım doğru" diye cevap vermiş öğretmeni..
Ama babam der ki 'Toplumda her zaman kadın erkekten önce gelir'..
Bu bir çelişki yaratmıyor mu?."
Öğretmenin yüzünde muzip bir gülümseme belirerek, "Mary.."
demiş, "Adem Havva'dan önce geldi..
İnan bana.. Ondan sonraki tüm erkekler de bu kuralı kesinlikle
bozamadı!.."
(Yıldırım TUNA)
...

Görüldüğü üzere PazarLIK özüne döndü.

PazarLIK

"Elin gavuru nelere gülüyor" adlı koleksiyonumdan.
Yaklaşık 3500 karikatür içinden bulabildiğim bunlar.
Sizi bilemem ama ben gülemedim.
Zaten gülünsün diye de koymadım.
Maksat vatandaş dünyadan haberdar olsun;bilgilensin.
Yani bu bir Gergin prodakşın kültür hizmeti;sevabına...

Bunları gördükten sonra,yaptığı karikatürlerle adamı çoğu
kez embesil keriz yerine koyan Yiğit Özgür'ü,bu dingilliğine
rağmen alnından öpesim geldi.

Resmi büyütmek için üzerine tıklayın.Başka aksiyona
gerek yok.(Nasıl mânâlı cümle ama?)

7 Ağustos 2009 Cuma

Nerde o eski mayolar..

Cüzzamlı melek'le Ajda Pekkan konusuna girince haliyle
kafam kadınların modifiye edilmiş uzuvlarına takıldı.
Takılmakla da kalmadı,düşündükçe beynime binbir türlü
fikir üşüştü..
Fikir bu,rahat durmaz ki;adamı dürter durur.
O dürtüklemeler sonucu geldiğim nokta aşağıda...
Peki neden bu noktaya geldim?
Detayı daha sonra ama şu kadarını söyleyeyim,o
silikon faciaları için iyi bir kapalı cezaevi olacağını
düşündüğümden..

Ve yazımı güzel bir türkü ile noktalıyorum:
"Dam üstünde un eler,inşallah patır patır patlar o tombul
memeler"
Oh be!
Üstüme nasıl bi ferahlık geldi anlatamam.
Nedir ulan bu Çin malı gibi fason memelerden çektiğimiz?








5 Ağustos 2009 Çarşamba

"Güzellik, gençlikle gelip gitmez"



Mehmet Y.Yılmaz,Ornella Muti'nin tatil için Türkiye'ye gelişinin
gazetelerde "Yıllar Ornella'ya yaramamış" şeklinde bir başlık
ile verilmesi üzerine bir tespitte bulunuyor:

"Fotoğraflara baktım, Ornella Muti, evet biraz yaşlanmıştı
ama eskisinden o kadar da farklı değildi.

Büyüleyici bakışlar,hokka gibi bir burun, davetkár dudaklar.
Bildiğimiz Ornella işte! Erkeklerin acımasız bir yönleri var.
Yaşlanan kadının çirkinleştiğine olan bir inançtan kaynaklanan
bir durum bu!

Benzeri bir duruma, aynı liseden mezun olan arkadaşlarımızla
yediğimiz bir yemekte de tanık olmuştum.

Mezuniyetimizin üzerinden 30 yıldan fazla geçmişti ve hepimiz
artık orta yaşlı erkeklerdik.


Yatılı okula girdiğimizde hepimiz sürekli annesini, babasını
özleyen çocuklardık.
Erkeklerin kolayca büyüyemediklerini kanıtlayan bir toplantıydı
daha açıkça söylemek gerekirse.


Sohbet kaçınılmaz olarak o dönemdeki, zaten sayıları iki elin
parmağı kadar olan "gündüzlü" kızlardan en güzeline gelmişti.

Sonraki yıllarda onunla karşılaşma olanağı bulanlar hep aynı
şeyi söylüyorlardı:
"Yaşlanmış, eski güzelliği yok!"
Masanın etrafındaki 40'a yakın orta yaşlı erkeğin görüntüsünü
veriyorum şimdi:
Çoğunun saçları dökülmüş, hepsinin göbeği pantolon kemerini
zorluyor ama kendilerini hálá 18 yaşında zannediyorlar!

Yılların kendilerinde yarattığı tahribatın farkında değillermiş
gibi, kızlar için atıp tutuyorlar!
Bu bakış açısını değiştirmek zor.
Çünkü başta medya olmak üzere,kozmetik ve giyim sanayi de
hep aynı şeyi pompalıyor:
Genç kalırsan, güzel olursun!
"

"Orta yaşlı kadınlara moral vermek için yazmıyorum bunu"
diyerek de bağlıyor lafın sonunu...
Ben de öyle...
Peki neden?
Belki "nal-mıh" meselesi..
Belki de özeleştiri;bilmiyorum ama buraya aktarasım geldi işte..
Zaten bilen bilir,benim kadının yaşıyla işim olmaz..
Son zamanların moda deyimiyle "elektriğine" bakarım ben..
Voltaj iyiyse yaşına başına bakmam..
Yok,bu olmadı;"iki tek atarsam saçına başına bakmam" fıkrasını
anımsattı biraz..
Amaaan;öyle bir şey işte..
Anlayıverin artık;her şeyi de tek tek yazacak değiliz ya!..
Hadi bir de örnek verelim;duramadım yine:
Mesela Monica Belluci...
Yaş 45..
Aysun Kayacı'yla yan yana koy "hangisi" de...
Ağzımdan Monica'dan başka laf çıkarsa Demi Moore öpsün.
Daha ne diim..
Bundan büyük yemin mi olur?

Hadi daha da ileri gidelim..
Hani,olur a ,maazallah yanlışlıkla Monica benden tarafa baksa,
"çağırdı da ben mi duymadım" diye körlemesine o tarafa doğru
koşturmazsam ne oliim!..
Daha ötesi var mı?



Yazının telvesi:
"Plastik güzellerden hoşlananlar sadece alıklar
ve bakkal çıraklarıdır" -Ortega Y. Gasset
(Mehmet Y.Yılmaz-Hürriyet)