20 Ocak 2009 Salı

Ya bitkinin hakları?



Durup dururken bu konuyu yumurtlamamın nedenini birazdan
söyleceğim de,hep merak ederim;hayvan hakları konusunda çok
hassas davranan insanoğlu aynı hassasiyeti bitkiye neden göstermez..
Bırakın hassasiyeti,"et yeme ot ye" diye de bitkiyi hedef gösterir.
Hayvanlara kötü muamele edildi diye panter kesilenler,
hayvana -güya-saygısından sevgisinden kesilmesine yenilmesine
karşı çıkan vejetaryenler neden patatesin "küp küp" kesilmesine
ses çıkarmaz..
Nedeni,mesela patlıcanın derisinin soyulup zebraya benzetildikten,
yağı daha iyi emsin diye cinnet geçirmiş gibi bıçakla delik deşik ettikten
sonra kızgın yağlara attığımızda "yandım anam" diyememesi midir?
Yoksa kedi köpek gibi üstümüze başımıza atlayıp sürtünüp şirinlik
yapamamaları mıdır?
Yazının tam burasında düşündüm de,Allahtan böyle bir şey
yapmıyorlar.
Bir an patlıcan ya da bamya tarlasında dolaşırken oramı buramı
dürtükleyen sürtünen irili ufaklı bamyaları,patlıcanları,hıyarları
aklıma getirdim de...
Yüreğim ağzıma geldi,sırtımdan ter boşaldı..
Sanki korku filmi..
Ne tarafa dönersen dön kendini kurtaramıyorsun,bir o dürtüyor
bir öteki..
...
Gelelim konunun nereden çıktığına..
Ben de herkes gibi kitap okumayı severim.
Tür seçmem.
Yeter ki daha önce okuduğum bir kitap olsun.
Daha önce okunmuş kitap insanı yormaz.
Olaylar,kişiler hep tanıdıktır.
O yüzden iki de bir ilk sayfalara dönüp o kimdi bu kimdi demek
zorunda kalmazsın.
Karakterlerin ne halt edeceğini,olayların nereye varacağı bildiğinden
strese girmezsin.
Hatta hatta istediğin sayfadan bile başlayabilirsin.
Yani kendini sıkıntıya sokmadan entel dantel havası atabilirsin.
Bahanen de hazırdır:
"Valla şu kitabı belki elli sefer okudum; ama elli sefer daha okusam
bıkmam"
...
Geçen gün kitaplığın "okumaya doyamadığım kitaplar" reyonundan
rastgele bir kitap aldım.
Tesadüf elime İlhan Selçuk'un "Düşünüyorum,öyleyse vurun"
adındaki kitabı denk geldi.
Fal tutar gibi rastgele bir sayfa açtım,başladım okumaya..
İlginçtir,okuyorum okuyorum tek cümlesi bile bana tanıdık gelmiyor.
Tek kelimesini dahi hatırlamıyorum.
Artık neremle okuduysam...
Kitapta İ.Selçuk kendisine hediye edilen Latin Amerika kökenli bir
çiçekten bahsediyor.
Çiçeğin adı Felicita..
Anlattığına göre beş santim çapında, on santim boyunda mumlu
bir kütük felicita..
"Eğer iyi bakılırsa,horlanmazsa,küçük görülmeyip sevildiğini anlarsa
dünyanın her yerinde açarmış.
Nitekim onun ki açmış da..
Yalnız burada çiçeğin açması için yapılması gerekenlere dikkatinizi
çekerim.
Şimdi dikkat çektiğim şeylerin üzerine kendisiyle ilgilenilen,sohbet
edilen çiçeklerin daha bir gelişip güzelleştiği gerçeğini de ilave ettim
kafamda.
Yetmedi,açtım ansiklopediyi..
"Canlı"nın tarifine baktım.
Özetle şöyle yazıyor:
"Canlılar; çevreye uyum sağlama ve üreme, kalıtım gibi ortak
özelliklere sahip doğal varlıklar grubu..."
Tüm bu bilgilerin ışığında vardığım sonuç...

Bitkinin;
Çevreye uyumu,üreme isteği,özelliklerini kendinden sonrakilere
aktarma özelliği var mı?Var.
Tepki verdiğine göre,sevme sevilme gibi duyguları var mı?
Olana bitene bakılırsa bir anlamda var.
Peki neyi yok?
Sesi ..
Bir tek ses çıkaramıyor.
Yani taş attığımızda ya da üzerine bastığımızda kuyruğuna
basılmış köpek gibi "kai kai" diye ses çıkaramıyor.
(Çok çizgi roman okuduğumdan bu sesi iyi bilirim.)
Acaba gerçekten öyle mi?
Bunun kararını kim veriyor?
Biz;insanoğlu...
Neye göre peki?
Sadece duymadığımızdan.
Peki biz insanlar algılayamadık diye var olan şey yok mu olacak?
Hayır.
Belki o da canı yandığında bağırıp çağırıyor,belki konuşuyor da biz
duymuyoruz.
Bakın,bunun en bariz örneği köpek eğitiminde kullanılan düdükler.
Bu düdüklerin çıkardığı sesi köpek duyarken insanoğlu duyamıyor.
Çünkü 20 khz'den yukarı frekanslar insanoğlunun kapsama alanı
dışında.
Şimdi düz mantıkla düşünürsek,biz o sesi duymuyoruz diye bu
düdüğe ötmüyor mu diyeceğiz?
Ya bitkinin de sesi bu frekansın üzerindeyse..
Bana göre tek farkları cinsel yaşamları.
Yani bizim anladığımız anlamda al takke ver külah tarzı bir sanat
icra etmiyor olabilirler.
Gerçi yorgan altından iş görür gibi toprağın altından kökleriyle
ne halt karıştırdıklarından haberimiz yok ama,bir portakal ağacından
da zangır zangır bir orgazm bekleyemeyiz her halde..
Üzerindeki portakalları dökülür çünkü..
Pardon!Kendimi kaybettim bir an için.
Neyse..
Canım o bölümü de eksik kalıversin;zaten konunun irdelemeye
çalıştığımız kısmı o değil ki!
Madem öyle şunu da ilave etmem şart oldu.
Sperm bankası tekniğini ilk kullananın incir ağacı olduğunu biliyor
muydunuz?
Bu tür bir işlemde insanlar için nasıl bir aparat kullanıldığını
bilmiyorum ama adı her neyse onun yerini incir ağacında yaban
arısı alıyor.
Yaban arısı polenleri arkek ağaçtan dişisine taşıyor,meyve öyle
oluşuyor.

Fazla uzatmayalım;eğer tüm bunlar doğruysa...
Derisi soyulduktan sonra "küp küp" doğranıp kızgın yağa atılan
patatesi,biberi,patlıcanı;
Görüntüsünden "karnı geniş,rahatını seven" bir sebze olduğunu
düşündüğüm dolmalık biberin içinin tıklım tıkış doldurulup sıkıntıya
sokulduğunu;
Patlıcanın karnını yarıp içine kıyma tıkıştırıldığını ve de utanmadan
"karnıyarık" diye lakap takıldığını;
Salatalığın cacık yapacağım diye kıyım kıyım doğrandığını;
Havucun tahta zımparalar gibi hart hart rendelendiğini düşündüğümde
bitkiler adına tek kelime ile şöyle diyorum:
Vahşet!

Hiç yorum yok: