31 Ocak 2009 Cumartesi

Başbakan ve Davos

Siyasete ağzı boş heriflerin geyik muhabbeti gözüyle bakarım.

Çünkü çok şeyin arka planını bilmediğimizi,bildiklerimizin de
sadece siyasetçilerin bilmemizi istediklerinden ibaret olduğunu,
bu nedenle de boş yere laf edip çene yormanın salaklık olduğunu
düşünürüm.

O yüzden de blog'da dahil,hiçbir yerde bu konulara girmem.
Ancak..

Şu Davos olayı için bir şeyler yazmazsam olmaz.
...
Bugüne kadar "Diplomasi" adını verdikleri tavşan boku
gibi
ne kokar ne bulaşır politikalarla şamar oğlanına
döndündükten sonra başbakanın davranışı bana baya iyi
geldi..
Hatta moderatöre de "ulan zaten elimin tersindesin......."
cümlesiyle ayar vermek de hiç fena olmazdı.
Ancak iki hata yaptı.
Birincisi siz demekten vazgeçip sen demesiydi..
İkincisi "siz zaten öldürmeyi iyi bilirsiniz" cümlesiydi.
Bence biraz çocukca ve gereksizdi.

Sonuç olarak..
Küçük yaşlarda bize yanlış yapanın başına kötü bir
şey geldiğinde "Ohh!Canıma değisin.Yüreğim soğudu"
gibi laflar ederdik.

Vaziyet aynen öyle..

30 Ocak 2009 Cuma

"Yorgun gözüyle at....."



Eskiden dinlediğimiz kasetlerin yapımcığını da
kendimiz üstlenirdik...
60'lık ya da 90'lık boş bir kaset..
Elimizde şarkı listesi doğru plakçıya..
Hatta Tonmaister gibi bir de adama akıl verirdik..
"Birader sana zahmet parça geçişlerine dikkat edelim.
Şarkı biterken volümü ufak ufak düşürelim ki,parça
geçişleri yumuşak tatlı bi şey olsun."

O listeleri hakikaten de piyasaya kaset sürecek gibi
hazırlardık.
Şarkıların diziliş sırasına dikkat ederdik.
Mesela ben en çok gazino usulünü kullanırdım.
Şöyle tarif edersem herkes anlar heralde..
Sanat müziği okuyanlar (onlar şarkı sözlemez,okur)
Bi punduna getirip "Makber"i söylemezse çatlarlar.
Hani şu "her yeğeğeğeğerrrr karanlığığık" diye başlayan
şarkı...
O bir ses gösterisidir.
Olmazsa olmazdır yani..
Önce adamı bu parçayla perişan edip göğüs nahiyesine
jiletle iki çentik attırdıktan sonra,birden yeni bir parçaya
geçerler.
Yeni parça çoğunlukla aşağıdaki gibidir..
"Darıldın mı cicim bana,hiç bakmıyorsun bu yana.."
Bir de "erkilet güzeli" vardır ama makbul olanı yukardakidir..
Benim sitilim de onun gibi bişey işte..
Önce çoş,sonra kafa dinle,tekrar çoş..
...
Fotoğraftaki Sylvie Vartan'ın her albümüm de (şimdi
öyle söylenir ya..) mutlaka bir parçası olurdu.
Tek kelime Fransızca bilmem ama dinlemekten çok
hoşlanırdım..
Zaten o dil bana pek ilginç gelir.
Hani boğazına tükrük (kibarca) kaçar da yutmadan
konuşmaya çalışınca alengirli bir ses çıkar ya..
Fransızca da bana öyle gelir işte..
(Mireille Mathieu dinleyin, söylemek istediğimi daha
iyi anlarsınız.)

Napiim;bi de bu kadın bana çok çarpıcı gelirdi...
Bir tek bana mı..
Meğer kendine rol model seçenler bile varmış..
Mesela Ajda Pekkan..
Ben Selahattin Duman'ın yalancıyım;aynen şöyle diyor:

"O vakitler sarı saçlı, kaşsız bir kadıncağız vardı..
Adı da Sylvie Vartan'dı.. Onun tipi pek moda olduğundan mega starımız da gidip
kaşlarını yoldurdu.. ".
...
İşin ilginç yanı kaşının yoluk olduğunu daha şimdi bu yazıyı
yazarken farkettim.
Demek ki kusurlarını bile görmek istememişim.
Ne yalan söyleyeyim..
Dizinden bir karış yukarda siyah bir ebiseyle şarkı
söyleyişi şu an bile gözümün önünde..
Ancak buraya koymak için fotoğrafını aradığımda hayal
kırıklığına uğradım.
Kafamdaki kadını bulamadım.
Hadi yaşlandı filan desem,fotoğraflar zaten o zamandan...
Hani meşhur laf var ya..
"Yorgun gözüyle at,bekar gözüyle avrat almayacaksın" diye..
Yoksa o ara ben yorgun muydum?
(Nasıl toparladım ama...)


La Maritza - Sylvie Vartan

29 Ocak 2009 Perşembe

Doctor doctor civanım,ne istersen alayım..



Başlık bir türkünün sözlerinden esinlenme..
...
Dedik ya; doktor olmaya heveslendik diye..
Peki bu heves niyeydi?
Tıpkı yerli fimlerdeki gibi "büyünce doktor olup seni
iyileştireceğim" diyebileceğimiz kimsemiz yoktu.
Yani işin sağlık yönüyle ilgili motivasyonumuz eksikti.
Ama arkamızda başka bir itici güç vardı..
O da ,şu hastane duvarlarını süsleyen, sen daha ağzını açmadan
sus diye tembih eden ön yargılı hemşire...

Hayalimiz şöyleydi...
Üstünde hastane ibaresi bulunan büyücek bir bina..
İçinde ordan oraya seyir halinde bir ton güzel kadın...
Aynen sözünü ettiğim fotoğraftaki gibi..
Ve de bembeyaz formalar içinde,"hadi bana asılın..
hadi bana asılın.." diye aralarında mal gibi dolaşan biz..
Tam bir "Darı ambarı sendromu" hali..
Demek ki o zamanlar vizyonumuz tavuğunkiyle aynıymış.

İkinci bir neden daha vardı ve bence bu daha önemliydi..
Bi defa doktorların doktorluk yapmadan da insanlara faydalı
olabileceğini görmüştüm.
Projeme göre,önce yanıma mühendis bir arkadaş alıyordum;
sonra başlıyorduk birlikte kapı kapı dolaşmaya..
Nerde bir kız anası görsek "teyze kızını versene" diyorduk;
o da "Ziktirin gidin lan;manyak mısınız!.." diyor,sonra da
arkasını dönüp yan komşusuna "kızımı ne doktorlar ne
müshendisler istedi de" geyiğine başlıyordu..
Yani doktor ve mühendis terslemenin keyfini çıkarıyordu..

Tabii bunların hiçbiri olmadı.
Çünkü tıp fakültesinin kapısından kıl payı döndük.
Sanırım sınava hazırlanma tekniğimiz yanlıştı.
Biz dört kafadar portakal ağacının dibinde önce iki soru çözüp,
sonra da iki saat gitar çalıp geyik yaparak hazırlanmıştık.
Demek ki geçerli bir yöntem değilmiş.
Bugüne gelince..
Baktığımda,hayatta yapamayacağım iki meslek olduğunu,
bunlardan birinin doktorluk,diğerinin de oto tamirciliği
olduğunu görebiliyorum.
İkisinde de zaman kavramı yok.
En olamadık zamanda,gecenin bir yarısında,"araba yolda
kaldı gel" ya da "tansiyonum çıktı gel.."
-Tamam;gelirim de..Yalnız kaldığım yerden devam ederim
haberin olsun!
...
Hele bir de jinekolog olduğumu düşünüyorum da..
Hani "nereye gitsem nereye baksam hiç gözümün önünden
gitmiyor" durumu var ya..
Evde miyim,işte miyim belli değil.
Kabus gibi!
Tamam;"severim ben bu işleri" dedik de;o kadar da uzun
boylu değil.
Sonuç olarak..
Allah kimi ne yapacağını biliyor..
Tencere yuvarlanıyor,tangır tungur ses çıkarıyor.
Yanlış anlaşılmasın;lafın doğrusunu biliyorum da,buraya uymuyor.
Ama içinde "tencere" geçen bi cümle kurasım geldi napiim..

27 Ocak 2009 Salı

İdealim

Geçenlerde msn'de bir arkadaş ne iş yaptığımı sordu.
"Veresiye köpek taşlarım" deyince de şaşırdı..
O kafasından bana başka işler yakıştırırmış meğer.
"İdealin neydi" dedi..
İdealim yoktu dedim.
Gerçi meslek seçeceğim yaşlarda "ideal" meselesini
irdeleyecek durumum yoktu.
Bi ipim bi de gözümde tikim dalgama bakıyordum;hiç
bir şey umurumda değildi.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda bilmeden de olsa
doğru davrandığımı düşünüyorum.
Çünkü ideal = stres.
Niye mi?
Neticede ideal dediğin şey ulaşmayı planladığın,yaşamını
ona endekslediğin bir hedef.
Önce o hedefe ulaşacaksın,yapmayı hayal ettiklerini daha
sonra yapacaksın.
Sanki Allah'la senet yaptın.
Sittin sene yaşacaksın;garanti verdiler çünkü..
Aslında o ideale ulaşmaya çalışırken resmen hayatı
erteliyorsun,ıskalıyorsun..
Tıpkı süratle giden bir arabanın camından dışarı baktığında
manzaranın daha ne olduğunu anlayamadan fırt fırt geçmesi gibi..
Hayatı stres yapmadan biraz da kendi haline,doğal akışına
bırakmak gerekmiyor mu?
...
Son olarak Atalet'i dellendirmek için şöyle diyorum:
Düşündüm de..
Aslında "olmazsa olmaz"ım değildi ama bir idealim vardı.
Doktor olmak..
Azz sonra..:))

26 Ocak 2009 Pazartesi

Pazartesi sendromu..



Doktor ve karısı kahvaltı masasında tartışır.
Adam hiddetle masadan kalkar ve 'sen zaten yatakta
da iyi değilsin'der ve hışımla evi terkeder.
Bir müddet sonra kötü bir hareket yaptığını düşünüp,
durumu telafi etmek üzere telefon açmaya karar verir.
Kadın telefonu defalarca çaldıktan sonra açar ve adam sinirli
bir sekilde sorar;
'Telefona cevap vermekte niye bu kadar geciktin?'
'Yataktaydım' der kadın.
'Bu saatte yatakta ne yapıyorsun?'

'İkinci bir görüş alıyorum'
***
Sendroma iyi gelebilir diye düşündüm de..

25 Ocak 2009 Pazar

Pazar tavsiyesi



İyi bir Pazar günü için gerekli malzemeler..
Adamı "donuna kadar" ıslatmayacak şekilde yağmurun
yağdığı bir hava..
Bir araba..
Kaloriferi iyi olacak ama..
Bir şemsiye..
Bir kaç bira,yanında fındık fıstık..
Kafa dengi biri..
Karın ,kızın,sevgilin ya da kazma geyik arkadaşın...
Artık hangisini canın çekerse..
Pek trafiği olmayan tenha çevresi ağaçlarla çevrili bir yol..
Eee..Sonra?
Valla ben malzemeyi verdim;helvayı da sen yap.
Tek bir şey söyleyebilirim,yola koyulduğunuzda arabanın hızı
saatte 15-20 km'yi geçmesin.
İyi pazarlar..
Unutmuşum;şimdi aklıma geldi..
Müzik olarak da Cat Stevens, Jose Feliciano parçaları..

Cat Stevens - My Lady Darbanville.mp3 - cat stevens

24 Ocak 2009 Cumartesi

Gezmedeydim...


Antalya'ya bağlı Gündoğmuş ilçesindeydim.
Fotoğraflar oradan.
İnternet camiasında meşhur laftır:
-Emeğe saygı..
O yüzden..
Fotoğraflar biraderden..
Adı mı?
İ.B

23 Ocak 2009 Cuma

Ruh halim..



Yok;ruh halim bu değil.
Kafam bozuk,canım sıkkın da..
Benim gibi olan varsa belki bir faydası olur diye..

20 Ocak 2009 Salı

Ya bitkinin hakları?



Durup dururken bu konuyu yumurtlamamın nedenini birazdan
söyleceğim de,hep merak ederim;hayvan hakları konusunda çok
hassas davranan insanoğlu aynı hassasiyeti bitkiye neden göstermez..
Bırakın hassasiyeti,"et yeme ot ye" diye de bitkiyi hedef gösterir.
Hayvanlara kötü muamele edildi diye panter kesilenler,
hayvana -güya-saygısından sevgisinden kesilmesine yenilmesine
karşı çıkan vejetaryenler neden patatesin "küp küp" kesilmesine
ses çıkarmaz..
Nedeni,mesela patlıcanın derisinin soyulup zebraya benzetildikten,
yağı daha iyi emsin diye cinnet geçirmiş gibi bıçakla delik deşik ettikten
sonra kızgın yağlara attığımızda "yandım anam" diyememesi midir?
Yoksa kedi köpek gibi üstümüze başımıza atlayıp sürtünüp şirinlik
yapamamaları mıdır?
Yazının tam burasında düşündüm de,Allahtan böyle bir şey
yapmıyorlar.
Bir an patlıcan ya da bamya tarlasında dolaşırken oramı buramı
dürtükleyen sürtünen irili ufaklı bamyaları,patlıcanları,hıyarları
aklıma getirdim de...
Yüreğim ağzıma geldi,sırtımdan ter boşaldı..
Sanki korku filmi..
Ne tarafa dönersen dön kendini kurtaramıyorsun,bir o dürtüyor
bir öteki..
...
Gelelim konunun nereden çıktığına..
Ben de herkes gibi kitap okumayı severim.
Tür seçmem.
Yeter ki daha önce okuduğum bir kitap olsun.
Daha önce okunmuş kitap insanı yormaz.
Olaylar,kişiler hep tanıdıktır.
O yüzden iki de bir ilk sayfalara dönüp o kimdi bu kimdi demek
zorunda kalmazsın.
Karakterlerin ne halt edeceğini,olayların nereye varacağı bildiğinden
strese girmezsin.
Hatta hatta istediğin sayfadan bile başlayabilirsin.
Yani kendini sıkıntıya sokmadan entel dantel havası atabilirsin.
Bahanen de hazırdır:
"Valla şu kitabı belki elli sefer okudum; ama elli sefer daha okusam
bıkmam"
...
Geçen gün kitaplığın "okumaya doyamadığım kitaplar" reyonundan
rastgele bir kitap aldım.
Tesadüf elime İlhan Selçuk'un "Düşünüyorum,öyleyse vurun"
adındaki kitabı denk geldi.
Fal tutar gibi rastgele bir sayfa açtım,başladım okumaya..
İlginçtir,okuyorum okuyorum tek cümlesi bile bana tanıdık gelmiyor.
Tek kelimesini dahi hatırlamıyorum.
Artık neremle okuduysam...
Kitapta İ.Selçuk kendisine hediye edilen Latin Amerika kökenli bir
çiçekten bahsediyor.
Çiçeğin adı Felicita..
Anlattığına göre beş santim çapında, on santim boyunda mumlu
bir kütük felicita..
"Eğer iyi bakılırsa,horlanmazsa,küçük görülmeyip sevildiğini anlarsa
dünyanın her yerinde açarmış.
Nitekim onun ki açmış da..
Yalnız burada çiçeğin açması için yapılması gerekenlere dikkatinizi
çekerim.
Şimdi dikkat çektiğim şeylerin üzerine kendisiyle ilgilenilen,sohbet
edilen çiçeklerin daha bir gelişip güzelleştiği gerçeğini de ilave ettim
kafamda.
Yetmedi,açtım ansiklopediyi..
"Canlı"nın tarifine baktım.
Özetle şöyle yazıyor:
"Canlılar; çevreye uyum sağlama ve üreme, kalıtım gibi ortak
özelliklere sahip doğal varlıklar grubu..."
Tüm bu bilgilerin ışığında vardığım sonuç...

Bitkinin;
Çevreye uyumu,üreme isteği,özelliklerini kendinden sonrakilere
aktarma özelliği var mı?Var.
Tepki verdiğine göre,sevme sevilme gibi duyguları var mı?
Olana bitene bakılırsa bir anlamda var.
Peki neyi yok?
Sesi ..
Bir tek ses çıkaramıyor.
Yani taş attığımızda ya da üzerine bastığımızda kuyruğuna
basılmış köpek gibi "kai kai" diye ses çıkaramıyor.
(Çok çizgi roman okuduğumdan bu sesi iyi bilirim.)
Acaba gerçekten öyle mi?
Bunun kararını kim veriyor?
Biz;insanoğlu...
Neye göre peki?
Sadece duymadığımızdan.
Peki biz insanlar algılayamadık diye var olan şey yok mu olacak?
Hayır.
Belki o da canı yandığında bağırıp çağırıyor,belki konuşuyor da biz
duymuyoruz.
Bakın,bunun en bariz örneği köpek eğitiminde kullanılan düdükler.
Bu düdüklerin çıkardığı sesi köpek duyarken insanoğlu duyamıyor.
Çünkü 20 khz'den yukarı frekanslar insanoğlunun kapsama alanı
dışında.
Şimdi düz mantıkla düşünürsek,biz o sesi duymuyoruz diye bu
düdüğe ötmüyor mu diyeceğiz?
Ya bitkinin de sesi bu frekansın üzerindeyse..
Bana göre tek farkları cinsel yaşamları.
Yani bizim anladığımız anlamda al takke ver külah tarzı bir sanat
icra etmiyor olabilirler.
Gerçi yorgan altından iş görür gibi toprağın altından kökleriyle
ne halt karıştırdıklarından haberimiz yok ama,bir portakal ağacından
da zangır zangır bir orgazm bekleyemeyiz her halde..
Üzerindeki portakalları dökülür çünkü..
Pardon!Kendimi kaybettim bir an için.
Neyse..
Canım o bölümü de eksik kalıversin;zaten konunun irdelemeye
çalıştığımız kısmı o değil ki!
Madem öyle şunu da ilave etmem şart oldu.
Sperm bankası tekniğini ilk kullananın incir ağacı olduğunu biliyor
muydunuz?
Bu tür bir işlemde insanlar için nasıl bir aparat kullanıldığını
bilmiyorum ama adı her neyse onun yerini incir ağacında yaban
arısı alıyor.
Yaban arısı polenleri arkek ağaçtan dişisine taşıyor,meyve öyle
oluşuyor.

Fazla uzatmayalım;eğer tüm bunlar doğruysa...
Derisi soyulduktan sonra "küp küp" doğranıp kızgın yağa atılan
patatesi,biberi,patlıcanı;
Görüntüsünden "karnı geniş,rahatını seven" bir sebze olduğunu
düşündüğüm dolmalık biberin içinin tıklım tıkış doldurulup sıkıntıya
sokulduğunu;
Patlıcanın karnını yarıp içine kıyma tıkıştırıldığını ve de utanmadan
"karnıyarık" diye lakap takıldığını;
Salatalığın cacık yapacağım diye kıyım kıyım doğrandığını;
Havucun tahta zımparalar gibi hart hart rendelendiğini düşündüğümde
bitkiler adına tek kelime ile şöyle diyorum:
Vahşet!

18 Ocak 2009 Pazar

"Sapık blogcu"



Gözlerim,'yaşa bağlı yakını görmeyi reddetme'
sendromuna yakalandığından beri pek okuyup yazmak
istemiyorum.
Çünkü "gözlük" denen o aparatı kullanmak istemiyorum.
Gerçi çerçevesinin kenarından tutup,sapını dudaklarımın
arasına arasına götürüp de,derin derin düşünüyormuş gibi
yaptığımda pek karizmatik oluyormuşum gibi bir hisse
kapılıyorum ama..
Yine de ısınamadım işte.
Buna,geçenlerde ilk defa bloğumu okuyan bir arkadaşın,
"seni yakından tanımasam bunları sapığın biri yazıyor
zannederdim" demesi de eklenince hepten gazım kaçtı,
yazamaz oldum.
Hani göbeğine kadar sakalı olan adama "bunu yatarken
yorganın altına mı koyuyorsun üstüne mi?" demişler de..
O güne kadar böyle bir şey düşünmemiş olan adam,sakalını
bir yorganın altına bir üstüne koymaktan sabaha kadar
uyuyamamış ya..
Benimki de o hesap.
Baktım yazamıyorum,'düşüniim bari bu mevzuyu' dedim.
Düşündüm.
Gördüm ki yazmak için benim önüme doğru dürüst aklı
başında bir şey denk gelmiyor.
Örnek mi?
Mesela geçen hafta..
Gecenin 4'ü mü ne..
Çöp dürtmüşler gibi uyandım.
Ben uyandımmı kolay kolay tekrar uyuyamam.
O yüzden oyalanmadan kalkıp doğru buzdolabının başına
geçtim.
Maksadım,yatıştırıcı bir sıvı varsa içip mayışmak.
Amerikan filmlerinden aşina olduğumuz bir tavırla kapısını
açtım.
Ben o tür sahnelere bayılırım.
Adam dolabın kapısını açar ve aşağı yukarı şöyle der:
"Eveeeet,bakalım neler
vaar..
Keççap...
Mayonez..
Bir kaç şişe bira..
Bir kaç bisküvi...
Biraz da patlamış mısır."

Ulan dolabın envanterini çıkaracağına ne alacaksan alsana!..
Bari onu da doğru yapsa..
"Bir kaç" diye sayı mı var?
Uzatmayalım,neticede olmayan bir şeyi bulamayacağımdan
dolapla biraz bakıştıktan sonra kapağı kapattım.
Zaten her ne hikmetse bu dolapların içi hep tıkış tıkış
olur ama hiç işe yarar bir şey bulunmaz.

Sonradan aklıma geldi;yılbaşında Atalet'e özenip şarap
almıştım.
Koyduğum yerden aldım onu.
Koydum bir kadehini ,geçtim TV'nin karşısına..
Gece yarısı patırtıya tahammülüm olmadığından tercihimi
CNBC-e'den yana kullanırım hep.
Hem altı yazıyı okurken insanın uykusu gelebilir.
...
Görüntüde bir nikah sahnesi..
Papaz,o tipik lafları peş peşe sıralıyor.
Tam o ara öyle bir laf ediyor ki,o kadar film izledim daha bir
kere bile böyle şey duymadım.
-
...ömür boyu ona bakacağına,üzerinde titreyeceğine..
Yahu bu ne?
Birine ömür boyu bakabilirsin de,ya
ömür boyu üzerinde
titremek?..

Hem sen istesen bile kim titretecek?..
Hadi diyelim razı oldu,sen bunu nasıl becereceksin?
Öyle mesir macunlarıyla filan olacak iş değil.
Kutu kutu viagraları yığsan ne fayda..
Akıl var mantık var;insan böyle bir taahhüdün altına girer mi hiç..
Neyse,o bitti hemen arkasından bir komedi dizisi..
Oğlan kız karşılıklı oturmuşlar sohbet ediyorlar.
Kız oğlanı kıskandırmaya çalışıyor ve şöyle diyor:
-
Bugün masaj salonuna gittim.Adam beni bir oğdu
bir oğdu..
.
Oğlan biraz embesil;cevap aynen şöyle:
-Sağlık sigortası ödüyor mu?Bazen ödemiyor da..
Bizim salağın tepkisini beğenmeyen kız,devam ediyor..
-
Sonra dişçiye gittim.Adam bi oydu bi oydu.. Sonra oyukları
doldurdu.

...
Görüldüğü üzere TV'den pek hayırlı bir şey çıkmadı..
Bir de aldığım maillere bakalım...
O da yazı konusu için iyi bir kaynaktır.
İşte herkesin birbirine pasladığı,sonunda da beni bulan mailden..

"EVLILIK (BOLUM 2)
Karı koca, evliliklerinin 40.yıldönümünde sert bir ağız dalaşına
girerler.

Adam der ki; 'Sen öldüğünde, mezar taşına şöyle yazdıracağım;

'--Burada benim karım yatıyor
- Her zamankigibi soğuk'
'
Yaa??' der kadın;
'Sen öldüğün zaman da ben senin mezar taşına şöyle

yazdıracağım;

' -
Burada benim kocam yatiyor.
- Nihayet sertleşti.'
...

Daha devam edebilirim de,gerek yok.
Herhalde anlatmak istediğim anlaşılmıştır.
Yani elimde ne malzeme varsa onunla yemek pişiririm.
Bamyadan patlıcan oturtma yapacak değilim ya!
Yok;bu bağlama cümlesi de erotik oldu.

En iyisi bi Nasrettin Hoca fıkrasıyla işi bağlayayım.
Hoca bir gün karısına cinsel tacizde bulunuyormuş.
"Hanım" demiş;"verdin verdin yoksa eşeğin yanına inerim"

deyince...

Bu da olmadı..
En garantilisi öğrenci fıkrası:

Bi gün öğretmenin sorduğu soruya çocuk "pik" demiş.
Öğretmende "ne pik'i ya,senin adın ne bakiim"deyince
çocuk cevap vermiş:
-Püleyman
...
Anlaşıldı..
Ben bu işi beceremeyeceğim..
Herkese iyi pazarlar diliyorum.