31 Mart 2009 Salı

You Know I'm no good



Başlığa bakarak "bakalım gene ne yumurtlayacak"
önyargısıyla okumaya başlayanları uyarıyorum:
Bugün yumurta filan yok;tavuk izinli!
İsteyen bloğu vakit erkenken terkedebilir.
...
Aslında "feysbuk'un,işin bukunu çıkaran uygulamaları"
başlıklı inceleme yazısı yazacaktım ama,baktım
bunu yazacak organ üzerimde yok,vazgeçtim.
Onun yerine şu fonda çalan "en sevdiğim içimi burkan
şarkılar" kategorisinde yer alan parçanın, sözlerinin benimle
en ufak alakası olmamasına rağmen neden içimi burktuğu
konusuna eğileyim dedim.
Dedim de..
Memlekette bir tek telefon sapığı yok ki!
Etraf Alpernatif sapıkla dolu.
İnsan huzur içinde eğilemiyor bile..Konuya yani..
Bak şimdi aklım kobraya gitti ne diyeceğimi unuttum
iyi mi?
Şöyle başlayalım bari..
Öteden beri duyduğu her şarkıya anında eşlik etmeye
başlayanlara imrenirim.
Çünkü bir türlü şarkıların sözü aklımda kalmadığından
bunu beceremem.
Üniversite yıllarında geziye gitmekten nefret ederdim
bu yüzden.Malum,şarkısız dümbeleksiz gezi olmaz.
E ben de şarkı sözü bilmiyorum;başlıyorum bu defa
Esra Ceyhan taklidi yapmaya..
Sevimli bir ifadeyle kafayı sağa sola sallayıp playback
yapıyorum.
Zaten o ara herkes yırtındığından arada davulcu
yellenmesi gibi kaynayıp gidiyorum..
Yine de bu iş hoşuma gitmediğinden inat edip o günün
şarkılarından birinin sözlerini oturup ezberledim.
Ancak gezi zamanına kadar yine unuttum.
Yeminle söylüyorum,en ufak abartmam yok.
Fakat zamanla bunu nedenini farkettim.
Hep dikkatimi müziğe ve yorumcuya verdiğimden
sözlerle pek ilgelenmiyordum.
O da bir parça telli enstrümanlarla ilgilendiğimdendi
galiba..
Ortalıkta nota ve nota bilgisi olmayınca mecburen
Çağlar'ın deyimiyle işler "kulaktan tele" şeklinde olmak
zorunda kalıyordu.
Zamanla şarkı dinlerken sözlerine pek kafa takmamanın
çok da kötü bir şey olmadığı kanaatine vardım.
Çünkü çoğu söz dandikti. (Yabancı parçalar dahil)
Sözleri adamın gözüne sokar gibi oluyor,rahatsız ediyordu
bazen de müziğe uydurmak için zorlama..
Halbuki ben besteyi beğenmişsem sözünü kafama göre
işime geldiği gibi uyduruyordum.
Müzik de söz de kafama göre oluyordu o zaman.
Bu parçaya gelince,ilk ne zaman indirdiğimi hatırlamıyorum
ama herhalde iki üç yıl oldu.
İlk defasında araya başka şarkı sokmadan günlerce dinledim.
Yine kendi kafama göre..
Yani her zaman yaptığım gibi..
Şu an yine öyle..
Sanırım bir kaç gün daha devam eder.

Dün PC'yi düzenlerken ,o zaman şarkı hakkında sözlüklerden
ilginç bulduğum bazı yorumların notlarını buldum.
Mesela birisi Amy Winehouse için şöyle yazmış:
"Alkollü içecekler eşliğinde dinlenmesi tavsiye edilmeyen bayan"
(Katılıyorum,tüketimi arttırabilir,sapıttırabilir.)

Şarkıya ilişkin yorumsa şöyle:
"Amy hanımın "kaltağın önde gideniyim, ama senden de
vazgeçemiyorum, o herife verdim ama bi sor niye verdim,
seviştik ama valla zevk almadım, hem sana demiştim
ben buyum adamım, işine geliyosa kalırsın, Roger Moore'laşma
tepemi attırma" temalı süper şarkısı.
İsli puslu, sadece kırmızı mumların yandığı bir bar sahnesinde
akmış göz makyajıyla ve siyah dar bir elbiseyle icra edilesi şarkı."

Elli satırlık şarkı iki satırla anca bu kadar özetlenir.

Ama ne kadının lafları,ne de yorumlar beni bağlamaz..
Çevirir çevirir dinlerim;onun ne dediği değil,dinlerken benim
düşündüğüm önemli..
Ben iki bira alıp geliyorum!

(Aşağıdaki versiyon,fonda çalandan farklı.Biri cover olarak
geçiyor ama, cover tanımına uymuyor.
Remix daha uygun sanki..İki versiyonu da dinlemekte fayda
var.Meraklısı aradaki farkı anlar.)



You Know Im No Good - Amy Winehouse


Diğer versiyon



You Know Im No Good - Amy Winehouse

29 Mart 2009 Pazar

Keyifsiz Pazar..


Gazı kaçmış gazoz gibiydim;keyifsizdim;ama yine de gidip
oyumu kullandım.
Yine kadınlar deli etti beni..
Yahu bunların oy pusulasına aşk mektubu muamelesi çekmelerinden
bıktım ben.
Özene bezene katlamalar,aynı itina ile zarfı sandığa atmalar..
Pardon!
"Atmak" lafı yanlış oldu.
Çekmeceye iç çamaşırı yerleştirir gibi..
İtina ile..
Sıra bana gelene kadar çatladım.
Gerildim.
Sonra klasik piyasa yapma vaziyeti..
Bir ara yukardaki gezi yatlarıyla dolaşsak mı acaba
dedim ama sonra vazgeçtim.
Bu tatsız halimle pek çekilecek gibi gelmedi..
...
Sonra yaylaya doğru gitmeye karar verdim.
Belki de dağ havası iyi gelebilirdi..
Öyle de yaptım.
Yolda gözleme yapıp satan bir yerde durup
köy ağası modunda sandalyeye çöreklendim.


Şöööyle bir gözleme yedim.
Patatesli..



Yanında da odun kömüründe pişmiş çay..


Oturduğum yer belediye çay bahçesi gibiydi...
Çakıl zemin üzerine plastik sandalye..
Ancak etrafı aynen aşağıdaki gibi..
Bahar gelmiş..
Papatyaların daha büyüğü yoktu ama..
Bu manzarayı gördüğümde hala fotoğraf makinası
almamakta direndiğim için kendime kızdım.
...
Yalnız bir eksiksiklik, bi ayarsızlık vardı..
Çünkü hiç içmeye heves etmemiştim.
Tuhaf bir durumdu..
Acaba daha önce içerken yanlışlıkla rakı bardağını devirdim mi
diye düşündüm.
Rakıyı boş yere döküp zayi edersen kırk gün içkiden nasibin
kesilirmiş ya...
O açıdan..
Düşündüm,epeydir de içmemiştim ...
Her ne kadar"iki tek" diye zırvalayıp dursam da..
...
Öyle işte...


25 Mart 2009 Çarşamba

ÇeşmeCELL...



Başkan adaylarının hizmet aşkıyla yanıp tutuşmalarına
bakınca beş altı yıl önce okuduğum bir yazı geldi aklıma..
Bazen "hizmet vermemenin de bir anlamda hizmet
olabileceğini" gösteren bir yazı..
Yanlış bilgi vermemek için o yazıyı tekrar arayıp buldum.
Yazı 2003 yılına ait.
Gamzelilerden dişi olanı yazmış.
...
Elazığ'a bağlı Karakoçan kasabasının kaymakamı
vatandaşın çeşme başı eziyeti sona ersin diye
tutmuş herkesin evine su getirecek bir proje geliştirmiş.
Bunu hayata geçirmeyi de başarmış.
Buraya kadar enteresan bir şey yok da, sonrası tuhaf.
Vatandaş bu hizmete teşekkür edeceğine kaymakama
küsmüş;iyi mi?.
Sebebi ise artık çeşme başı sohbetleri bitmiş..
İnsanların birbirlerinden havadis alamaz olmuşlar.
Artık "bi su doldurup geliim" ayaklarına yatıp kaçamak
yapamaz olmuşlar.
Kaymakama bunun için kızıp küsmüşler.

Başkası olsa ne var bunda derdi de,ben hiç tuhaf
karşılamadığım gibi,vatandaşa da hak verdim.
Çünkü ben de bu çeşme başı muhabbetlerinin tadını
alanlardanım.
...
Küçükken sıcak yaz aylarında pek gönüllü olmasak da
zorla yaylaya götürürlerdi bizi.
Yayla dediğim yer de şimdiki gibi her şeyin tam tekmil
bulunduğu bir yer değil..
Yirmi Km'lik yolu on saatte anca alırsın.
Manzarası güzel ama,bol virajlı toz toprak içinde berbat
bir yol.
Gitmesi bir dert gelmesi ayrı bir dert.
Elektrik yok, su yok...
Gaz lambasıyla aydınlanır,suyunu da beş yüz metre
ötedeki çeşmeden doldurursun.
Dünyayla tek irtibatını bir adet transistörlü radyo sağlar.
Tam bir mahrumiyet hali yani..
Önceleri bunu düşünmek bile strese girmeme yeterdi.
Ama yapacak da bir şeyim yoktu.
Çaresiz giderdim.
Uzatmayalım,günlerden bir gün o çeşme başına ben de
vardım.
Ferdi Tayfur'un şarkısındaki gibi,"varmaz olaydım,
elinden bir tas su içmez olaydım" hesabı..
Gördüklerim karşısında müteşebbis ruhum harekete
geçti,anında su taşıma işine gönüllü yazıldım.
Nasıl yazılmam ki?
Çeşmenin başında eli testili bir sürü kız!
Maden bulmak diye buna derim ben...
Gerçi ilk baktığımda "yahu bu kadar topal kız bir
araya nasıl denk gelmiş" diye şaşırmıştım.
Gördüğüm ayen şuydu:Herkesin bir ayağı baston gibi
dimdik yere basarken,diğer ayak ise bir adım yanda ve
dizden kırık vaziyette..Sanki uzun gelmiş de fazlalığı
diz kısmına vermiş,diz de bombe yapmış gibi...
Hani uzun sandığım ayağının üzerinde dikilmeye
kalksa diğer ayak yerden bir karış yukarıda kalacak
gibi bir durum var..
Meğer bu o yaşlardaki kızların bir şeyleri beklerkenki
duruş şekliymiş.(Şimdi de değişen pek bir şey yok ya..)
Bunun bir de oğlanlarla konuşurken ki versiyonu
var.
Orada kollar da devreye giriyor.
Sol kol vücudun yanında düşey vaziyette..
Diğer kol ise göğüs üzerinden geçip sol kolu pazu
nahiyesinden kavrıyor..
Uzun efekti veren ayağın topuğu yere basarken burnu
yukarıya kalkık vaziyette havayı karıştırıyor.

Yine lafı sündürdük..
Devam..
Artık yemek saati yaklaştı mı kap kacak elimde hazır
bekliyorum ki biri "hadi" desin..
Yanlış anlaşılmasın;kötü bir niyetimiz yok;amaç aynen
Karakoçanlı sakinleri gibi sosyalleşmek..
Bizim testiye sıra gelene gelene kadar havadan sudan
sohbet etmek..
E eşek değiliz ya,gözümüze birini kestirirsek ve de onun da
gönlü varsa biriyle kesişmek..
Zaten nasıl olur bilmem,o zamanlar nereye gitsem kafayı
takacak biri denk gelirdi bana..
Şans mı demek lazım,şanssızlık mı bilmem..
Çünkü kime kafayı taksam bir arızası çıkar.
Burada da ya anası başından ayrılmaz,jandarma gibi tepesinde
dikilir,ya tembeldir, o yüzden Eylül'de sınavı olur erkenden
şehre dönmek zorunda kalırlar falan..
Nerde gözümün tutmadığı biri varsa,o da inadına burnumun
dibinde olur.
"Devenin sevmediği ot burnunun dibinde biter" misali..
Neyse..
Şimdi böyle yazınca kızlarla fena halde iletişim içindeymişiz
gibi oluyor da aslında iletişen filan yok..

Malum o yaşlardaki erkek çocuklarının kızlarla iletişim
kurma şekli biraz acayiptir.
Çoğunlukla ya kızların saçını çekerek,ya da "çilli,dişlek"
gibi rahatsız olduğu şeyleri söyleyip dalga geçerek iletişim
kurmaya çalışır.
Benimkisi ise o dönemin bir gıdım ilerisi...
Artık saç çekmiyoruz da kızın dikine dikine gidip sırıtarak
laf sokuyoruz bu defa..
Güle oynaya on dakika hoş vakit geçirdiysek,onbirinci
dakikada canını sıkacak bir fomül icadedip ağlatıyoruz.
Sonra araya o zamanın kofi annan türü bu işlere meraklı
birini sokup durumu düzeltiyoruz.
Yani iletişim dediğim,sürekli bir itiş kakış,didişme..
...
O yaşlar için bu doğaldı da,son zamanlarda farkettim
ki,ben hala aynı tekniği kullanmaya devam ediyorum.
Sanki istikrar gösterecek başka bir şey kalmamış gibi bu
konuda fena halde istikrarlıyım..
Bu saatten sonra yapacak bir şey yok deyip bunu dert
etmeyecektim ama ,şu İngiliz fütürist (Kahinin alengirli
söylenişi) 2050 yılından sonra ölmek diye bir şey olmayacak
deyince fena halde canım sıkıldı.
Öyle ya..
Sittin sene itişerek kakışarak nasıl hayat geçerdi?..
"Geçimsizin teki" damgasını yedin mi ,yalı kazığı gibi
kalırdın ortada..
Ondan sonra kendin gibi kazmalarla otur dur.
...
Düşündüm de...
Baktım olacak gibi değil şimdiden kendime çeki düzen
vermeye karar verdim.
Nerden baksan daha o günlere kırk sene var..
Gerçi kırk sene dediğin nedir ki?Göz açıp kapayana kadar
gelir geçer.(Gözü kapayıp açamamak da var işin içinde ama..)
Yani elimi çabuk tutmam lazım.
O zamana kadar belki normalleşmeyi becerebilirim..
Kim bilir...


Not:Artık o çeşme yok.Yerinde borular var.Resim ise o
çeşmeden kurtarılabilen kısma ait.

21 Mart 2009 Cumartesi

İçim karardı...



Önceki gün için iyiydi filan diyorum da..
Aslında denizin hali içimi kararttı..
Sadece benim için öyle olduğunu sanıyordum ama
baktım masada oturanlar da aynı ruh halinde..
Doğrusu hala havamı bulamadım...
Hele bir de bunun üzerine sabah gelen mail...
...
Hiç ayılmadan alkolikler gibi sürekli içerek
bir kaç gün geçiresim var..
Hiç bir şey yapmadan..
Yalnızca masanın üzerine ayaklarımı uzatıp
çizmelerimden başka bir şey görmeden pelte bir
vaziyette öylesine düşünüp,hayaller kurasım var..
Serseriliği mi özledim ne..
...
Atalet!
Sende şarap mahzeni gibi bi şey var mıydı?
Hani her birimiz bir fıçının içine girsek...
Hem içsek hem geyik yapsak..
"Rakı şişesinde balık olsaydım" misali..

19 Mart 2009 Perşembe

İzinliydim..



Bugün saat dörtten sonra kaytardım.
Kendi işini yapmanın en güzel yanı da bu..
Bu defa ben değil başkaları beni dürttü..
Gerçi fena da olmadı..




İşin ilginç yanı şu:
Fotoğraf çekerim de anında yayınlar hava atarım
diye uzun zamandır kullanmadığım cep telefonumu
yanıma almıştım.
Tüm denemelerime rağmen mümkün olmadı.
Meğer uzun süredir kontür yüklemediğimden devre dışı kalmış,haberim yok.
Neyse..
Çok da önemli değil..
...
Beraber olduğum kişilerden biri tiyatro oyuncusuydu.
Ben genelde bu konu etrafında sohbet olacağını düşünürken,
iş başka yönlere kaydı..
Benim blog tuttuğumu bir iki kişi hariç bilen yok.
Ama farkettirmeden izleyen mi var diye şüpheye düştüm.
Çünkü konu sanattan uzaklaşıp nasıl olduysa
evlilik meselesine geldi..
Detayı sonra...
Ancak bir fıkra anlattı ki tam bir erkek geyiği..
Ben bile bu kadarına pes derim.
Fıkra,dünyanın mutluluk üzerine anlatılmış en kısa fıkrası..
Bir kasabada kızla oğlan bir birine tutkun.
Ancak kızın bazı çekinceleri var
O yüzden oğlanın evlilik teklifine hayır diyor.
Ve o günden sonra oğlan mutlu bir hayat sürüyor.
Valla ben demiyorum..
Fikrim de o değil..
Elin adamı diyor,ben sadece aktarıyorum..
Masumum..:))

17 Mart 2009 Salı

İşte hayatımın kadını..

Atalet'le çetesi'nin imece usulü erkekleri nasıl lime lime doğrayıp,
linç ettiğini görüp de,tam kadın kısmından ümidimi yitirip
vazgeçmek üzereyken birisi can simidi gibi imdadıma yetişti..
Demek tadından yenmez kadınlar varmış da haberimiz yokmuş.

Bakın ne diyor o kadın:

Birinin Kadını Olmak İstiyor Canım

Başka hiç kimse tarafından dokunulmamak konuşulmamak
bakılmamak hatta!

Biraz korunmak biraz şımarmak...

Birkaç çeşit yemek yapmak İstiklal Caddesi’nde sıkı sıkı elini
tutmak belki film izlemek ama mutlaka çekirdek çitlemek bi
yerlerde, çay içmek,Pazar sabahı kahvaltısı etmek, uzun uzun
sahilde yürüyüş yapmak gibi küçük ama zor heveslerim var!

Neden mi?

Herkesin eli tutulmaz..

Herkesle film seyredilmez..

Herkesle çekirdek çitlenmez..

Herkesin kadını olunmaz da o yüzden!

***


İçinden gelmeli...

Hücrelerine kadar hissetmeli, DNA’larına kadar bilmeli insan!

Düşünerek emin olunmaz, bir anda ya olunur ya olunmaz.

Bir de şu yakın geçmiş duvarları olmasa kafa da hiç karışmaz ya olsun!

Oysa bazen tek bir söze ya da bir bakışa yıkılır bütün duvarlar...

***


Kek yapmayı da öğrenmek lazım aslında bi ara!

***


Sabahları uyandığımda “günaydın sevgilim” mesajları görmek
istiyorum telefonumda. Gün içinde özlediğim birisi olsun istiyorum.
Özlemek istiyorum birini.
Çok özlersem dayanamayıp gidip sarılmak istiyorum.
Dayanamamak istiyorum!

***


Çalışırken düşünmek istiyorum sonra onu!
Aklımda olduğu için gülümsemek istiyorum ara ara...
Gülümsediğim için daha çok çalışmak...

***


Birini sevmek istiyorum; hiç kimseyi sevmediğim gibi, biri sevsin
istiyorum beni hiç sevilmediğim gibi...

Biri o kadar çok sevsin ki beni hatalarımı da sevsin istiyorum!
O kadar çok sevsin ki; hata yapmaktan ödüm kopsun!
Kıskansın istiyorum biri beni! Sorsun istiyorum “neredesin” diye
“Hımm kim aradı bakayım” diye! Ben sormam ama korkmasın.
O sorsun!

***


“Biliyor musun ne oldu?” ile başlayan heyecanlı
cümlelerimin
sonuna kadar tahammül etsin istiyorum
biri bana.

Mutlaka ipe sapa gelmez bir şey olmuştur ama dinlesin
sonuna kadar.

Ya bi yavru kedi macerası ya da işte ona benzer bir şeyler
olmuştur.


Ben de her seferinde sanki bahçeyi kazmışımda hazine
bulmuşum gibi
heyecanla ve öneminin üzerine basa basa
anlatırım ya dinlesin işte.

“Ya evet çok mühim bir şeyler olmuş” falan desin bi de
sonunda...


***


Şimdi ben istesem İstiklal Caddesi’nde birinin elini tutup
gezemem mi?

İstesem benimle birlikte çekirdek çitleyip aynı anda film
seyretmeyi de
başarabilecek birini bulamam mı bi arasam?

Şimdi ben yalnız olmak istemesem yalnız olur ve bunları
da yazıyor
olur muydum?

Hiç sanmam!

***


Birinin elini tutmakla birinin elini sıkı sıkı tutmak arasında
çok fark var!


Ya tutarsın ya da tutmazsın ya da tutmuş gibi yaparsın işte.

Ben yapmam!

Bunu zaten bilirsin.

Kimin elini tutacağını yani.

Deneyerek bulmazsın.

Sadece bilirsin.

Bilmek!

Açıklaması yok.

***


Ve ben elini sıkı sıkı tutmayacağımı bildiğim hiç kimseyle
gitmeyeceğim!


Heyecanla ve özene bezene olmadıktan sonra kimseye
yemek yapmayacağım!


Repliklerin bir anlamı yoksa kimseyle film seyretmeyeceğim.

Zaten çekirdeği unutsun bile, asla olmaz!

Birinin kadını olmak istiyor canım; biraz korunmak biraz
şımarmak...


Çekirdek mutlaka olsun!

***
Şahsen kadın diye buna derim ben.
(Bunun için girişteki ilk iki cümlesi dahi yeter)
Ve peşinden de koşarak giderim..
Uyanıp da benden evvel birisi yürütmeden!
...
Bu arada yazı Yasemin Pulat'a ait.



14 Mart 2009 Cumartesi

Arabın derdi "kırmızı pabuç"


Evlilik mevzusunda son nokta da Mordillo'nun
şu anlamlı karikatürü olsun.
Fazla söze ne hacet.

Evlilik ve keçi boynuzu (Harnup)-2


Yazının başı..

...
Erkek tarafının fazla irdelenecek bir yanı olmadığından,
onu bir tarafa bırakıp gelelim kadınlara..
Kimse kusura bakmasın ama bana göre evliliğin "keçi
boynuzu" tadına getiren kadının yapısındaki "tüccar
ruhu.."
Daha evvel de söyledim.
Kadın aşkın peşine düşerse başka,evliliğin peşine düşerse
başka davranıyor.
Evliliğe "bilinçli tüketici" gözüyle baktığından fiyat/performans
dengesi gözetiyor.
Elindeki olanaklar daha iyisine yetecekken, o cep yakmayan
bir fiyatla mümkün olabilecek en iyi malı almaya çalışıyor.
Cebini -yani kendisini-korumak istediğinden "nasıl olsa
o da aynı işi görür" mantığıyla hareket ediyor.
Mesela fazla yakışıklı birine talip olmuyor.
Çünkü sonra başının ağrıyacağını düşünüyor.
"İki gün sonra bunun kıçı başı oynar,birileri lüpletir de rahatım
bozulur" diye hormonlu domates gibi birini kapıp üzerine de
"karizma" etiketi yapıştırıp idare ediyor.
Aynen erkeklerin "çirkin kadın yoktur,az rakı vardır." tezinin
bir başka versiyonu..
"At bakalım iki tek daha..Bak bakalım şu hatuna bi daha..
Bak;aynen Angelina Julie" hesabı..
Daha buna benzer parayla pulla,mal-mülkle alakalı bir çok örnek
verilebilir.
Kısacası bu kadar lafla anlatmak istediğimiz,kadının,erkek gibi sırf
"ben buna fena halde hasta oldum" diye kuru kuruya erkeğin
peşinden gitmediği..
Tabi aşık olanlar hariç.
Diyelim ki hesabını kitabını yaptı,"tamam bunu paket yapın"
dedi aldı nikah masaya oturttu..
Sonrasında neler olur?
Bir defa kadın evin kapısından girer girmez o evde 28 Şubat
usulü post modern bir darbe olur,yönetim kadına geçer.
Daha kapıdan girmeden "aslında bunun burada değil şurada
olması lazım.Bunu burdan kaldırmak şuraya koymak lazım"
türü daha sen havaya bile giremeden o iktidarının gereklerini
yapmaya başlar.
"Yahu kadın hele bi dur!Bi soyun dökün,bi rahatla..Sonra bakar
dururuz;patlamadın ya!"demen bir işe yaramaz..
Artık o andan itibaren erkeğin yuları da dahil ipler kadının
elindedir.
Devamında bir de çocuk oldu mu erkeğin hayalleri hepten
bitti gitti demektir.
O artık holdingine bir şirket daha ilave etmiş,işi hepten başını
aşar hale gelmiştir..
Artık hiç vakti yoktur,başını bile başkasına kaşıtır.
Her iş "onu bekler"..
Evin temizliği,ortalığı toparlamak,yemek yapmak hep onu
bekler..
Ütü,çamaşır bulaşık onu bekler..
(Sanki dere kenarında yıkayacak da...)
İlaveten iş,okul vs.toplantıları,kadına has etkinlikler falan filan
hep kadının işleri arasındadır..
Kısacası gün otuz dört saat olsa ona yine yetmez..
Velhasılı kadının asıl işi kocası iken, o ek işlerle uğraştığından
evin erkeği de bir müddet sonra kocalıktan evin büyük oğlu
konumuna doğru evrilir.
"İyi de birader kadın kötü bir şey mi yapıyor?Elinden
geldiğince didinip duruyor işte;daha ne?" denilebilir..
Doğrudur da..
Ancak kadının çok önemsediği işler,erkek için ertelenebilir
ya da yapılsa da olur yapılmasa da denilecek türden olduğundan
rahatsızlık yaratır.
Kadına sorsan kadın,erkeğe sorsan erkek haklıdır.
Kadın "sizin kıçınızı toplamaktan zaten anam ağlıyor,bir de
yaranamıyoruz." diye düşünürken,erkek de ilgisizlikten şikayet
eder.
Bir müddet sonra baktı ki şikayet etmenin bir yararı yok
o da pes eder,salar ipin ucunu...
Herkesin evinde üç aşağı beş yukarı aynı şeyler yaşandığından
fazla uzatmanın alemi yok.
Evli olan zaten ne dediğim anlayacaktır.
Evli olmayan da anasının babasının yanında oturduğundan
o da işlerin nasıl yürüdüğünü yaşamasa bile bilecektir.
Evliğin kısa özeti şudur:
Akşam yat.
Yat dedikse bi haltlar karıştır,dikiş makinası gibi tıkır tıkır
çalış manasına değil;basbaya devril yat.
Sabah işe git.
Akşam gel,yemek ye.
TV izle.
Vakti gelince yine yat.
Araya kaynana,kayınvalide,hasta usta,ölü diri ziyaretleriyle
nezaket ziyaretleri ekle..
Üstüne de seni ziyarete gelenleri ekle..
Araya da tatil babında gezme tozma serpiştir,al sana evlilik.
Ne demek istediğimi anlamak için herkes imza anından
bugüne kadar geçen sürede hatırlamaya değer bulduğu
anları bir toplasın bakalım evliliğin tamamanına oranladığında
ne sonuç çıkıyor?
Bence incir çekirdeğini doldurmaz.

Evliliği keçi boynuzuna benzetmemizin nedeni bu işte.
Bilmeyenler için söyleyelim;keçi boynuzu (harnup)
içine toplu iğne başından az daha büyük bal kırıntısı
sıkıştırılmış irice bir taze fasulye büyüklüğünde
yenilebilir odunumsu bir meyvedir.
Onun için de evlilik, "bir dirhem bal için bir kış yakmaya
yetecek odun yemek" şeklinde özetlenebilir.

Son söz.
Lafı kadına çaktık ama asıl hatanın onda olmadığının da
farkındayız.Yani erkeği dolayısıyla evliliğin balans ayarını
bozan şeyin temeli genetik.
O da kadının her şeye hakim olma,yönetme arzusu..
(Dikkat edin,lafı bile edilmiyecek basit bir konuda bile
kadın mutlaka talimat verecek bir yan bulur.Karşısındaki
kişinin yaşı kaç olursa olsun.."O bardağı oraya değil şuraya
koy,elini ağzından çek,onu giyme bunu giy,üstüne bi şey al vs.)
Ne yazik ki bu kalıtımsal özellikler kadının doğumunda yanında
bonus olarak veriliyor.

Aynen elektronik eşyaların ilk alındığında kutusundan çıkan
yedek kumanda,aparat vs.techizat gibi...

Not:İnşallah toparlayabilmişimdir.Bitirene kadar anam ağladı.
Nerden girdimse bu konuya..Bir daha arkası yarın türü
yazı yazarsam......

13 Mart 2009 Cuma

Evlilik ve keçi boynuzu (Harnup)



Aslında ilerleyen bir tarihte yazacağım bir konuydu ama diğer
blogda Busegül'ün yorumunu görünce sıcağı sıcağına meseleyi
şimdi anlatmak daha uygun geldi.
O zaman başlayalım..
Tabi yaradana sığınırak..
Bu yazıdan sonra başımıza ne iş gelir bilinmez.
...
Film yönetmeni olsam da,baştan sona evliliği anlatacak bir film
çekecek olsam,gelin ve damadın,sanki kendileri evleniyormuşcasına
mutlu ve hayranlıkla bakan topluluğun arasından gayet havalı bir
şekilde salona girdiği,imzaların atılıp da sıranın geline yumulmaya
geldiği kısmı final sahnesi yapar,filmi orada bitirirdim.
Gerdek gecesini de filmin DVD'sine kamera arkası niyetine koyardım.
Çünkü izlenmeye ve de yaşanmaya değer ne varsa,işte o ilk
tanışmadan başlayıp imzayla noktalandığı ana kadar geçen sürede
var.
Sonrası eskilerin deyimiyle "idare-i maslahat"tır;sonrasında idare
gider,maslahat elde kalır.
...
Ne zaman bir düğüne gitsem aklıma hep bunlar gelir ve de imzalar
atılır atılmaz yerimden fırlayıp "tamam,kestik!" diye bağırasım gelir.
Peki neden?
Geriye kalanı Nuri Bilge Ceylan filmlerine benzer,adamı daraltır da
ondan.
İlle de ben ödül alacağım diye tutturursan o başka.
Peki bu niye böyle olur,sorumlusu kimdir?
Doğrusunu söylemek gerekirse burada sorumlu ya da suçlu aramak
hem yanlış hem taraflara haksızlık olur..
Çünkü olan ya da olamayan şeyler işin doğası gereğidir,insanoğlunun
yapacağı fazla bir şey yoktur.
Bir defa erkek evlilikten ne bekler?
Benim bildiğim evlilikten değil kadından bir şey bekler.
Şeyinin,yani burnunun dikinine gider,kafayı birine takar,ele geçirmek
için de ne gerekiyorsa onu yapar.
Evlilik kadını ele geçirmenin yasal yoludur,o da evlenir.
Yani erkeğin kafasındaki her şey kadına odaklıdır.
Peki ya kadın?
İşte orası biraz karışık..
Kadının tutumu bana hep "yerli malı haftası" etkinliklerini hatırlatır.
Şimdilerde hala yapılıyor mu bilmiyorum ama,eskiden okullarda o
güne özel etkinlikler yapılırdı.
Herkes elindeki yiyecek içecek malzemeyi (yerli malı olması kaydıyla)
masanın üstüne döker sonrada birlikte yenirdi.
Sende olan diğerinde olmazdı,onda olan sende olmazdı ama bu etkinlik
sayesinde bir nevi "azık karıştırma" hali oluştuğundan herkes sahip
olmadığı şeylerin de tadına bakabilirdi.
Kadın açısından evlilik de sanki böyle bir şey..
-Sende ne var?
-Valla noolsun;bamya,patlıcan,salatalık falan..
Peki sende?
-Bende de incir,kiraz,elma,ayva biraz da bal kabağı..
-
E hadi ozaman;başlayalım!
....
Araya bir saplama yapalım da hem başımıza dert almayalım,hem
laf sokmaya çalıştığımız cins-i latife sığınacak bir kapı,tutunacak
bir dal bırakalım.
Ben erkeğin malum davranışlarına gerekçe olarak "genetik,doğasında
var" laflarının yanısıra,kadında da beğenmediğimiz bir çok şeyin
onların doğasında olduğunu,bunun keyfimize göre düzeltilebilecek,
sonradan öğrenilebilir şeyler olmadığına inananlardanım.
Yani sonradan "çakma huy" ilavesi olamayacağını,olsa da eğreti
duracağını,bir işe yaramayacağını bilirim.
"Yakınırım ama suçlamam" demem de bu yüzdendir.
Zaten derdimiz bir cinsi suçlamak değil,durum tespiti yapmak.
Üstelik de bir işe yaramayacağını bile bile..
Yani "derdimi döktüm ummana" vaziyeti..
...
Sıkıldım;yazının son bölümü yordu.Sonra devam ederiz..

10 Mart 2009 Salı

Kadınlardan konsantre sorular..

Aslında soru tek de..
Başlıkta biraz tuhaf durduğundan çoğul yaptım.
...
Misal..
İşyerine telefon açıyor şöyle diyor:
-Akşam yemek yemeyi düşünüyor musun?

Aslında bu soru değil;vakumlanmış yorgan...
Hani içinin havasını alıyorsun da koca yorgan mendil kadar
oluyor ya..
İşte bu soru,söylemeye çalıştığının mendilkenki hali..

Aslında şöyle demek istiyor:
Bi defa sen yemeği unut.
Yemek yok.
Yapasım da yok.
İlle de yerim diye tutturursan şimdiden düşünmeye başla.
Yağda yumurta mı yoksa sabahtan kalma kahvaltı
kırıntıları mı...

Zaten oldum olası "düşünüyor musun" tarzı sorulardan fena
halde gıcık kaparım.
Çünkü bu ve benzeri soruların açılımı "gel uzatma da bu işten
vezgeç" demektir.
...
Şimdi şeytan diyor git dışarda ziftlen.
Güzelce kafayı da çek.
Gözler "bir kalk gidelim öteki mok yeme otur" diyecek kıvama
gelsin,kıpkırmızı kızarsın.
Sonra gel eve..
Aç kapıyı..
Yok açma;en iyisi menteşeleriyle beraber sök at bi kenara..
Ondan sonra deki:Şu soruyu bi daha alabilir miyim?
Tabi haliyle kem küm edecek...
Hiç aldırma..
Dik karşına,hazır ol vaziyette sabaha kadar istiklal marşı
okut aklı başına gelsin!
De..
Nerde o babayiğit..
Günümüz şartları erkek milletinin balansını bozdu.
"Gerginlik asabilik" yalnızca isimlerde..
...
Çok eskilerde, gerdek gecesi odaya bir kedi konulurmuş.
Damat odaya girer girmez kediyi paralar bi kenara atarmış.
Ki gelinin gözü korkup tırssın..
İtaatkar olsun.
Şimdi sıkıysa yap bakalım;Panter Emel'le burun buruna
gelir geceyi onunla geçirirsin.
Zaten bu saatten sonra kedi sürüsü telef etsen ne yazar.
Olan olmuş,iş işten geçmiş...
Ah ulan ahhh!
Şimdi "o" üzerine bol "f"li bir offf çekerdim de..
Şu karşıki dağların rahatını bozmak istemiyorum.

2 Mart 2009 Pazartesi

"Unutma sanatı"


Geçen gün "unutma sanatı" başlıklı bir köşe yazısı okudum.
Yazan ,Atalet'in deyimiyle "gamzelilerden erkek olanı".
Diyor ki;

"
Keşke “Sil Baştan” filmindeki hayal gerçek olsa...
Sevgilimizden ayrıldığımızda bir kliniğe gidip
hafızamızı sildirsek..."

Bu satırları ilk okuduğumda çok cazip geldi,havada kaptım.
Öyle ya,boş yere sıkıntı çekmenin ne gereği vardı.
Nasıl olsa günün birinde zaten unutmayacakmıydık..
Unutana kadar geçen zamanda debeleneceğimize zahmet
çekmeden hafızayı sildirip bir an önce işimize gücümüze
bakabilirdik.
Memleketteki tek kız ya da oğlan o değildi ya..

Sonradan düşündükce bu fikir o kadar da parlak gelmemeye
başladı.
"Ayrılık" tek başına bir olgu değil bir bütünün parçası,bir
sürecin bitişiydi.
Yani bunun bir adım öncesi vardı.
Kısacası işlerin yolunda gittiği, insanın sevgi manyağı olup
ota moka gülüp,gölleri denizleri taşladığı,nedensiz sevinçler
yaşadığı,her iletişim cihazına "acaba o mu" diye atlamanın
heyacanını yaşadığı günler..
Peki bunların ne günahı vardı?
Böyle düşününce tamamını sildirmektense sadece ayrılık
kısmını bari sildirmek daha mantıklıymış gibi gelmeye
başladı.
Zaten işin can yakan tarafı da ayrılık kısmı değil miydi?
Siler kurtulurduk.
Ancak bu defa da Atilla İlhan'la ters düşeceğimden bu
fikrimden de vazgeçtim.
Hem ayrılık o kadar da kötü bir şey olmayabilirdi.
insanın doğruları eğrileri gözden geçirdiği,kendisiyle
hesaplaştığı kıssadan hisse çıkardığı bir dönem olabilirdi..
"Keşke hiç bulaşmasaydım" dan tutun da "keşke öyle
olacağına şöyle olsaydı"dediği,kurduğu cümlenin gidişatına
göre de kimi zaman mutlu kimi zaman mutsuz olduğu bir
dönem...
İnsanoğlu bu dönemden faydalı dersler çıkarabilirdi.
Mesela kıçından çıkaramayacağı kadar iri çekirdekli
şeftaliyi çekirdeğiyle birlikte yememek,dahası ta baştan
çekirdeğin kıçına göre olup olmadığını ölçüp vaktiyle
tedbirini almak gibi...

Artık sildirsek de sildirmesek de o günlerin birer anı
haline geldiği günleri düşünmeye başladım.
Aklıma biri hafızasını sildirmiş diğeri sildirmemiş,anı
birliği olmayan iki kişinin sohbet etmesi geldi.
Birisi habire "hiç unutmam bir gün.."le başlayan
cümlelerle anı üstüne anı anlatırken diğeri ne anlatacaktı?
Elbet onun da anlatacak güzel anıları vardı da,başkasını
değil sadece kendini ilgilendiren anılar..
Yedim- içtim,yattım-kalktım,gezdim-gördüm türünden..
Yani kimsenin zerrece ilgilenmediği,aman bir daha anlat
demeyeceği,anlatmaya kalkarsan da kibarca sıvışacağı anılar..
Denilebilir ki, anılar başkalarına atlatmak için değil insanın
kendisi için vardır.
Peki o zaman...
Belli bir samimiyetten sonra arkadaşına göstereceğin ilk şey
niye fotoğraf albümün olur?
Naapsın senin önceye ait resimlerini,amcanları dayınlarını
yengenleri..
Hatta görümcelerini?
Neyse konuyu dağıtmayalım;buna ilerleyen zamanlarda
değiniriz.

Ne diyordum?
Ha..
Sonra..
Sonra bir gün yaşlandığında,o ipek saçların ağardığında kalırsın
tek başınaaa...
Bi dakka yahu!
Fena kaptırdım da, aklıma Şakir'in parçası geldi bir an.
Atalet!Sevildiğini bil!Dikkat ettiysen "Kıraç" demedim..:))
Neyse devam edelim..
Bir gün yaşlandığında artık dişin kesmez kaşın kalkmaz
olduğunda ve de her işini çeneyle yaptığın zaman geldiğinde
ne olacaktı?
"Siz beni gençliğimde görecektiniz!
Yanıma kolonya almadan sokağa çıkmazdım.
Çünkü kızlar beni gördü mü bayılırdı da ilk müdahaleyi onunla
yapardım" desen içinde "karı kız" muhabbeti var diye herkes kulak
kesilirdi de,biz her sene Marmaris'e yazlığa giderdik de akşama
kadar denizde çimerdik" desen kimse iplemezdi.
Ha belki "şortu çıkarırken mayo da çıkıvermesin mi?" desen
"eee..sonra" diyen bir meraklı bulurdun da,o da bir defa dinlerlerdi,
ikincisi olmazdı.
Öyle ya,millet senin kuru kıçının hikayesini dinleyecek değildi ya..

Bir defa insanlar içinde aşk,meşk,acı,aksiyon olmayan anıları
dinlemeye pek heves etmezlerdi.
TV'lerde reyting rekorları kıran diziler bunun en açık göstergesi
değil miydi?
...
Düşündükce baktım ki bu anı sildirme işi akıl karı değil;
bugünün yarını da var.
Bu işin pek de akıllıca olmadığını zaman zaman PC başında da
yaşamıyor muyuz?
Artık kullanmadığımız programları,müzik veya resim dosyalarını
ihtiyacım olmaz diye silip sonrada peşine düştüğümüz olmuyor mu?
Aynı şey artık kullanmayı düşünmediğimiz,yerine yenisini
aldığımızdan birine verdiğimiz ya da attığımız eşyalar için de
geçerli değil mi?

O zaman derim ki;
Anılarını sildirme!
Ama çok kafan bozulduysa adını unut gitsin.
Hatta tipini de unut,avatarsız blog muamelesi yap,işi
ne bak.

1 Mart 2009 Pazar

"Bir gün bırakıp gidersen, beni de yanında götürür müsün?.."

"Sana dünyanın en değerli hediyesini vermek isterdim.
Ama seni, sana veremem ki!.."
...
"Bir gün bırakıp gidersen, beni de yanında götürür müsün?.."
...
Bu lafları vatandaşa hizmet olsun diye yazmadım.
Bu bir suç duyurusu.
Çünkü,eğer bir gün ölürsem sorumlusu beni bu lafları
söylemeye mecbur bırakanlarla,bu lafları icad edenler.
Şahsen bu cümleleri kurmaya çabalarken harcayacağım kaloriyle
günde 1 saatten 15 gün spor yaparım.
Çünkü bunlar okuduğun gazeteden kafanı kaldırıp da
yanındakine haber özeti aktarmaya benzemez.
Önemli kelimelerin üzerine vurgu yapacaksın;virgüllerde hafiften
iç geririr havalarda derinden nefes alacaksın.
Hatta Nuri Bilge Ceylan filmleri tadında ufuklara bakarak bir müddet
sessiz kalıp,sonra da usul usul devam edeceksin.
Tabi yanındaki "hadi adamı çatlatma da ne söyleyeceksen söyle"
deyip akordunu bozmazsa.
Neyse..
Bir gün adı lazım değil,birisiyle akşamın bir vakti deniz kıyısında
oturuyoruz.
Öncesinde hafiften bir atışma olmuş,o yüzden konuşmuyoruz.
Sessizce bira içip sigara tüttürerek denizi seyrediyoruz.
Aslında maraza çıkarmakta haklıyım da,yine de onun üzgün süzgün
oturmasından rahatsız oluyorum.
Doğru dürüst tek bir laf söylesem adım gibi eminim,hiç bir şey
olmamış gibi sohbet devam edecek.
Ama inatla susuyorum.
Sonunda,"ulan hıyar" diyorum kendime;(aslında kendime karşı kibar
davranırım ama,o ara noolduysa,öyle diyesim geldi)
"her b.ku abartır maraza çıkarırısın.Şimdi şu kıza yaptığın eziyet
doğru mu?Senin yerinde başka biri olsa kızın gönlünü almak için
ne taklalar atardı.
Gökyüzünde ne kadar cisim varsa aşağı indirir,ortalıkta adım atacak
yer bırakmazdı.
Bir de senin yaptığına bak!"
Kendime karşı yaptığım bu vurucu konuşmadan etkilenip laflarıma kota
koymaktan vazgeçtim.
Artık bir şeyler söylemenin zamanı gelmişti.
Napıp edip bir şeyler söylemeliydim.
Gerçi "beni seviyor musun" sorusuna "sevmesem ne işim var burda"
diye cevap veren adamdan nasıl iyi bir laf çıkacaksa artık..

Gökyüzüne baktım malzeme hiç fena değildi.
Ay bir taraftan,yıldızlar bir taraftan pırıl pırıl parlayıp duruyordu.
İşe yıldız seçmekle başladım..
İşin kötüsü yıldız boldu da,seçmesi zordu.
Etine dolgun daha parlak olanların mutlaka bir meraklısı vardı.
Çünkü o tür yıldızların müşterisi fazla oluyordu.
Belki de bizden beş metre ötede oturan adamın biri de
yanındakine aynı yıldızı kakalamaya çalışıyor olacaktı..
Bense kimsenin bulaşmayacağı bir şey istiyordum.
Küçüklerinden seçeyim dedim,onlar da hem çok fazlaydı hem de
hepsi birbirine benziyordu.İçlerinden birisini gösterip "işte şu"
desem,sağındaki miydi solundaki miydi diye yıldızın koordinatlarıyla
uğraşırken işin romantik bir yanı kalmayacaktı.
Üstelik gösterir göstermez hangisi olduğunu anlayamadığı için belki
bir defa daha kızacaktım,o yüzden riske girmedim,vazgeçtim.
Sonunda gözüme bir yıldız ilişti.
Diğerlerinden daha aşağıda denize yakın bir yerde duruyordu.
Büyüklüğü de fena değildi.
En önemli özelliği,özelliğinin olmamasıydı;rengi sarıyla portakali
karışımı tuhaf bir şeydi.
Belki şöyle tarif edersem daha anlaşılır olur.
Zeytin yağı tenekesinden çiçek saksısı yapanlar bilirler.
Çiçeği suladıkça tenekenin dibi sudan yıpranır çürümeye başlar ya..
İşte bulduğum yıldızın rengi de öyle teneke dibi gibi pas rengindeydi.
Aslında amacım gökyüzünün en güzel yıldızını değil,"herkesin evinde"
olmayan farklı bir şeyi vermekti.
Uzatmayalım;şimdi tam hatırlamıyorum da,yıldızı göstererek
"işte bu sensin" filan gibilerinden bir şeyler söyledim.
"Söyledim" yerine "bir şeyler geveledim" demek daha doğru olur
aslında...
Bekliyorum ki elime ayağıma sarılsın,gözlerinin içi ışıldasın..
Ben bir yandan da "Mutluluktan gözümün önünde ölüp gitmese bari"
diye içimden dua ederken,aynen şöyle dedi..
"Bula bula bunu mu buldun?Bana layık gördüğün bu mu?

"Hay ben senin..." mi desem ya da "Hay ben benim gibi hıyarın..." mı
desem, bilemedim..
Hala dublajda mı hata yaptım;söylemek yerine kağıda yazıp eline
tutuştursaydım daha mı etkili olurdu" diye düşünmeden edemiyorum.
...
Gerçi bana göre yine ben haklı çıktım.
Her zaman söylerim;aslında hiç de janjanlı lafa gerek yok.
Şöyle çekersin kızı koltuğunun altına,artık saçından mı kaşından mı
yoksa burnundan mı olur öpersin,olur biter.
Bir de alt yazı geçmeye ne gerek var?
Gerçekten de içinde matah duygular barındırıyorsan o zaten o anda
ona geçer.
Naapacaksın elalemin uydurduğu ipe sapa gelmez lafları..
Benimki de hıyarlık işte..
....
Tabi bu konu durup duruken çıkmadı.
Dün Hıncal Uluç "sevgililer gününe salaklık diyenler o günün alış veriş
tutarına ve ekonomiye getirdiği canlılığa baksın" diye laf etmiş.
En baştaki lafların biri kendisine söylenmiş, diğerini ise 44 yıllık evli
çiftlerden biri diğerine söylemiş.
Benim söyledim de zaten bu.

Diyorum ki bu ekonomik bir atraksiyon.
Hem, evli çiftten sevgili mevgili filan olmaz.
Sadece evlilikten değil uzamış beraberliklerden de sevgililik olmaz.
Onların birbirine aldıkları verdikleri şeyler de sevgililer günü etkinliği
olamaz.

En komiği de,milletin bir türlü bu gerçeği kabullenmeyip hala biz bir
birimizi deli gibi seviyoruz demeleri.
Önceleri bu lafa kızardım ama sonradan hak vermeye başladım.
Aslında doğru söylüyorlar.
Ettikleri laf akıllının edeceği bir laf değil ki..
Ancak deli bunu inanarak söyler..
Deli deliyi de anca delice sever;başka alternatif var mı?