29 Mayıs 2009 Cuma

Tatil planım



Öncelikle bir kısım "Fesat Fatma"lar için belirteyim,yarın
ve de Pazar günü "denize gittim çimdim,arkasından da
iki tek attım,bira içtim" veya "oralara buralara gittim"
türünden bir aktivite içinde olmayacağım.
Yani fesatlığa gerenk yok.
Niyetim iki gün boyunca ayağımı uzatıp evde film izlemek.

Bu bloğa geldiğimden beri bir şey dikkatimi çekiyor.
O da herkesin profilinin filmlerle,kitaplarla vs. dolu oluşu.
Benimki ise garibanın buzdolabı gibi.
İçinde savaş gazisi gibi kafası bandajlı sıçanlar dolaşıyor.
Haliyle insanın zoruna gidiyor bu durum.
Gerçi ben de film izliyorum ama isimlerini bilmiyorum.
Bir de benim izlediğim filmlerde bi tuhaflık var.
Pek öyle uzun cümlelerle konuşma olmuyor mesela..
Çoğunlukla "aah" "oohh" "nayn nayn" yada "ya ya"
"yes yes" " fak fak" gibi bölük pörçük kelimeler oluyor..

Toplasan yekününden eli ayağı düzgün bir cümle çıkmaz.
Bir de bitmek tükenmek bilmeyen bir aksiyon.
İnsanın gözü kaşı kararıyor.
Ve de bu aksiyon esnasında silah yerine garip aparatlar
kullanılıyor.
Daha doğrusu bir tane aparat var da,iki kişi ortaklaşa
kullanıyor.
Ama sen çok kullandın ben az kullandım diye maraza çıkmıyor.
Hatta iyi oluyor manasına "ohh ohh" deyip duruyor ötekisi.
Yalnız bu aparatlar sık sık bozuluyor mu yoksa arada bir
ayar vermek mi gerekiyor bilmiyorum,diğeri yetkili servis gibi
hemen olaya el koyuyor,epey bi uğraştıktan sonra tekrar çalışır
vaziyete getiyor,arkasından aksiyon kaldığı yerden devam ediyor.

Bir de bu filmleri ne zaman izlesem dejavu yaşıyorum.
"Lan sanki ben bunu daha evvel izlemiştim" diyorum.
O yüzden kendi tarzımın dışına çıkıp Atilla Dorsay'a ya da
Ali Hakan'a fikir danışmaya karar vermiştim ama birinin
tavsiyeleri tatil günü çekilmez;diğeri ukalalığından film
beğenmez,yanlış yönlendirir..
Ben de o yüzden kulağıma çalınan,milletin sıkça lafını ettiği filmleri
izlemeye karar verdim.
Hem bir toplulukta lafı geçse avanak avanak bakacağıma edecek
bir çift lafım olur.
Planım şöyle:
İlk iş "ıssız adam"ı izleyip bir iki meze tarifi almak.
Hem inadımdan hem de Ayla Dikmen'in şarkısını bünyem
kaldıramayabilir diye korkumdan izlemeyip sallamıştım.
Ayrıca "yemek yapan erkek" modelini başımıza bela ettiğinden,
içinde "ana avrat ve de sülale"kelimeleri geçen veciz sözler söyler
bahaneyle rahatlarım.
...
Önce aklımda gözleme yapmak vardı ama her zaman söylediğim
gibi üzerimde o tür işleri yapacak organ barındırmadığımdan
vazgeçtim.
Hem elime tipime de yakışmaz.
Hani deveye sormuşlar "mesleğin ne?" diye de..
O da "terzi" deyince "ne de yakışır haspaya" demişler ya..
Benim ki de o hesap işte..
Devenin dikiş dikmesi gibi bir şey olur herhalde..

Neyse.."Issız dürzü"nün katkılarıyla nevalemi düzdükten sonra
"Erkekler ne söyler kadınlar ne anlar"ı izlemek istiyorum.
Bakalım kadın kısmı bizim lafları hakikaten kulaklarıyla mı
dinliyor yoksa kullandıkları başka bir techizat var mı?
Bizim laflar o zarif kulaklardan geçip beyne ulaşıncaya kadar
nasıl bir evrim geçiriyor,meraktayım..
Acaba "ben derim İstanbul boğazı,sen anlarsın yandı gözümün ağzı"
türünden kulaktan kulağa oyunu gibi bişey mi,yoksa bu işte kasıt
filan mı var?
Öyle ya..
Bu kadar iletişim kabızlığının bir nedeni olmalı..
Daha sonra da Benjamim Button'un tuhaf hikayesi ve de Melekler
ve Şeytanlar var sırada..
Araya benim filmlerden de bir iki parça attım mı...
Daha ne olsun..
Bu arada film önerisi olan varsa yazsın,sevinirim.
Nasıl olsa hafta sonunu sanata adamayı kafaya koydum.

Kısacası,buralardayım..
Canı sıkılan olursa beklerim..

Tornavida Necati



Rastlantı diyeceğim ama,bir sene değil beş sene değil..
Otuz senedir sahilde gördüğüm manzara hep aynı...
Kalabalık isimli donsuz bir oğlan çocuğu,arkasında da
koşturan çoğunlukla otuzlu yaşlarda bir kadın.
...
Önceki gün sahilde şu yukarıda sözünü ettiğim kadın
sınıfından birileri denk geldi...
Allah sahibine bağışlasın kadın epey afili bi şey..
Alımı çalımı yerinde,hemencecik farkediliyor.
Ancak o onunla yetinmeyip ekstradan işler yapıp
dikkat çekme peşinde..
Genelde böyle durumlarda taktik belli..
Etraftan duyulacak şekilde yüksek sesle konuşmak..
O da öyle yapıyor.
Çocuğu iki metre önünde donsuz yere oturmuş
çüküne kum yediriyor.
O da sözüm ona onu çağırıyor;ama nasıl?..
Bağırışına bakarsan çocuk önünde değil de sanki
Kıbrıs sahillerinde..
(Tabi bu lafı Antalya'ya göre söylüyorum)

-Mustafa Mahmut Haaan!

Çocuğu görmesen ismin heybetinden ödün kopar.
Şahsen benim aklıma doğrudan Troya filminden bir
sahne geldi.
Arkada koca bir ordu önde de Brad niyetine bu.
Bu isme de bu yakışır.
Şimdi bunu okuyup da böyle isim koyanlar bozulacak
ama....
Yahu ne gereği var kayınpederin kaynanın keyfi olsun
diye meksikalı ismi gibi ulamalı isim koymaya..
Naapacaksın milletin keyfini,ne istiyorsan onu koy.
Bir de olan çocuğa oluyor..
Hani bu ismi kağıda yazıp çocuğun kafasının üstüne koysan
ağırlığından boynu bükülür.
O şekil yani..

Gelelim şimdi şu don meselesine..
Aklım almadı gitti bu işi..
Aynı yaşlarda kız çocuğu donlu erkekler donsuz.
Hep babaların erkek çocuğa meraklı olduğu söylenir
ama kadınların tavrına baktığımda hiç de öyle değil.
Asıl meraklı onlar.
Hele bir de aletin kumunu bir temizleyişleri var ki,
sanırsın silah bakımı yapıyor.
Acaba diyorum oğlan çocuğuna kendi öcünü alacak
tetikçi gözüyle mi bakıyorlar kadınlar?

-Yavrum bir gün bana yapılanların öcünü alacak.
Aha silahı da bu!
Ne yani şimdi bu?
Bir nevi tehdit mi?
İnsanın ürküp "yapma yenganım şeytan doldurur"
diyesi geliyor.

İsim mevzusuyla bu intikam aracını bir araya getirdiğimde
de "bırakın ulen kendi adını kendi koysun" diyorum.
Eskiden atalarımız öyle yapıyormuş ya..
Göstersin aletiyle bi yararlılık,adını da kendi koysun.
Artık "Tornavida Necati" mi olur yoksa "Matkap Mustafa" mı,
orasını bilmem.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Bir kız sevdim...



Bu sabah erken kalktım.
Üstelik de keyfim yerinde,kıpır kıpır bi vaziyetteyim..
Kendi kendime şüphelenip "hayırdır,bu ne iş?" diyemeden
baktım yazım gelmiş,dökülecek yazı editörü arıyor..
E duracak değildim herhalde;oturdum PC'nin başına..
"Ulen" dedim,"tam havası;yaz şööle buram buram aşk meşk
kokan duygusal bir yazı yaz da gözlerimiz buğulansın,sevgi
pıtırcığı olalım."
Hatta yayınladığımda da bloğun altından "blogda duygusal anlar"
diye yazı kaydırırım tam olur.
Fikrimi beğendim ve başladım yazmaya..
Bu arada yazıya afili bir de başlık buldum:

-Bir kız sevdim,onun da tayini çıktı!


Tabi tayini çıkan kız değil,babası..
Gerçi babasının tayini çıkınca haliyle kızının da tayini
çıkmış oluyor ya,neyse..
...
Niyetim,nasıl olsa zaman aşımına uğradı diye korkmadan
çekinmeden ilkokul aşkımdan bahsetmek..
Daha doğrusu derdim kişi ile ilgili bilgi vermek değil,o zamanlar
nasıl duygular içindeymişim onu anlatmak..
Başladım dökülmeye..
O döneme ilişkin aklıma ilk hoş şeyler geleceğine canımı sıkan
şeyler üşüştü.
En başta da tatil!

O vakitler tatiller benim korkulu rüyamdı;tatil dendi mi,üzerime
karabasanlar çökerdi.
Tatil demek ayrılık demekti çünkü.
Hadi hafta sonları neyseydi de bayram tatiliyle,on beş günlük sömestre
tatili perişan ederdi beni.
Hele hele yaz tatili,ölümden beterdi.
(Allahtan o zamanlar bayramların kıçına başına ek yapıp
sündürülmüyordu.)

O yüzden hala bu Mayıs ayının bu son günlerini hiç sevmem ben.
O günleri tekrar yaşıyormuşçasına içim kararır,daralırım.
Neyse yazdım çizdim bitince tekrar okudum,ama yazdıklarım hiç
hoşuma gitmedi.
Yavan geldi;sanki bir şeyler eksikti.
Hatta alışkanlıktan olsa gerek,biraz da sulandırmışım.
Düzeltmek için uğraşırken tam o ara ufaklık geldi.
Ufaklığın öğlen arası uğraması demek,birikmiş lafı var demek.
İlle de onu anlatıp rahatlayacak.
Ama bu defa benim de işime geldi.
Ağzından bir iki laf alabilirsek yazımdaki yavanlığın nedenini de
bulabilirdim belki.
Neyse,gel bakalım deyip içeri buyur ettik ama "bööle iyi"
dedi içeriye girmedi.
Mecburen çöktüm kapının önüne, kollarımı da dizlerimi destek
yapıp tahteravalli gibi uzattım ileriye..
Tam faytoncu muhabbeti modu yani..
(Belki "niye çöktün,ayakta dursaydın" diyen olabilir.Yazıyı
bilimsel bir havaya sokmak için bu fırsatı kaçırmayayım.
Pedagoglar çocukla konuşurken onlardan yüksekte durmayın,
aynı hizada olmaya gayret edin diyor da ondan)
...
Haliyle mevzu belli..
Oğlanın biri kızın birine arkadaşlık teklif etmiş de o da kabul
etmemiş.Bu defa oğlan başka bir kıza teklif etmiş o kız kabul
etmiş.
Bu defa ilk teklifi alan kız kıskanmış öğretmene bunlar çıkıyor
diye şikayet etmiş falan filan..
Her zamanki bilindik hikaye işte..
Anlatıyor da anlatıyor..
Bir ara rüzgar tersine döndü yani konu üzerime doğru üflenmeye
başladı.
Oğlanın birisi de bizimkine haber göndermiş!
Bunu duyar duymaz ilk tedbir olarak hemen tişörtümün yakasını
dişlerimin arasına alıp ısırmaya başladım.
Çünkü gidişata bakılırsa işin sonu kötü gelecek,gittikçe daha sert
diş sıkmam gerekecek sonra da dişler birbirine geçecek.
Anlayacağınız tişörtün yakasına boksör dişliği muamelesi
çekiyorum.
Allahtan meselenin sonu düşündüğüm gibi gelişmedi.
Bizimkisi güya oğlanı terslemiş filan.
Tabi bu numaraları ben yutmam;malımı bilirim;terslediyse bile
her ihtimale karşı nolur noolmaz diye açık bi kapı bırakmıştır
bu hıyar.
Uzatmayalım anlatacaklarını nihayet bitirdi,sonunu da şöyle bağladı:
"İşte böyle dostum;sevgilin mi var derdin var."
Ben, tam da "maraza çıkmadan hayırlısıyla şu mevzuyu sonlardırdık"
diyecekken ettiği lafa bak!

"Yürü lan hıyar;al ikiye,hemen gazla!Dooğru dersinin başına!" dedim.
(Malum;en büyük cezadır "dersin başı")
Tabii çok korktu.
Hatta ödü patladı:
-Tamam bebeğim;kızma!
Hay ben senin ....emi!
...
Biraz önce de çektiğim son fotoğrafımı göndermiştim feysden..
Cevap vermiş:
-Artist...;) çocuğum foto çoo hoş
(Cümleye hiç dokunmadım.Copy-Past yani.."Çoo" da eksik
harf yok.Bu hıyarlar "çok" derken "k" harfi kullanmıyor.
"k"nin olmaması beğeniye zirve yaptırıyormuş;ne demekse)
...
Belli oldu canım!
Sonuçta olan benim caaanım dizlerime olacak.
Dayağı yiyeceği kesin de acaba odunu mu inceltsem yoksa üzerine
kalınca bir şeyler mi sarsam ona karar veremedim.

Şaka bir tarafa da,ne zaman delireceğimi iyi bilirler de,yumuşak
yakaladılar mı fırsattan istifade işin suyunu çıkarırlar böyle..

Bu arada benim "aşk meşk" yazısı da başka bahara kaldı..
Belirteyim dedim.

22 Mayıs 2009 Cuma

Kerime Nadir,Twilight vs.



Bugün blogları dolaşırken Tv'de sabah yayınlanan "kadın
programlarına farklı bir bakış" adı altında bir yazı okudum.
Blog sahibesi mealen:Kerime Nadir'in romanları yüzünden
on yedi yaşında aşık olup evlendiğini-burada bir saplama
yapayım.Ben de Kerime Nadir'in yabancı versiyonu Barbara
Cartland okudum bol miktar.
Ancak hiç aklımdan öyle bir şey geçmedi.
Hatta sanki sünnet edeceklermiş gibi köşe bucak kaçtım bu
işlerden.Gerçi sonuç değişmedi ama..
Yani etkisi tartışılır-kızı doğar doğmaz da o kitapları ortalıktan
kaldırdığını,kendi durumunu kızının öğrenmemesi için de
karı koca ilginç fikirler geliştirdiklerini,sonunda da imdatlarına
Serap Ezgü'nün programının yetiştiğini,çünkü kızı ne zaman
TV'yi açsa kocasından dayak yiyen kadınları gördüğünü söylüyor.

Gelelim bu mevzunun benimle ilişkisine..
Bundan iki ay evvel iki hatun adayı ile beraber şu meşhur
Twilight'ı izledim sinemada..
İzleyen bilir,Twilight bir aşk filmi.
Taraflardan birisi vampir olduğuna göre fantastik aşk hikayesi
demek daha doğru.
Neyse,bu iki sıpanın beni bu filme götürmekteki ısrarlarının nedeni,
kendilerinin ifadesiyle her ne kadar "daha zevkli oluyor" ise de
aslında âlâkasının olmadığını ,asıl sebebin filmden payıma düşen
bazı dersleri almam gerektiği düşünüldüğünden getirildiğimi
anlıyorum.
Şöyle ki:
Filmin bir yerinde kız erkek arkadaşını eve babasıyla tanıştırmaya
getiriyor.Oğlan dışarda beklerken kız babasına meseleyi anlatıp
alıştığımız klişe lafla "ona iyi davran" diyor.Babası da melek olacağını
ima ediyor ve film benim açımdan misyonunu tamamlamış oluyor.
Yani o dakikadan sonra sinemadan çıkıp gitsem nereye gidiyorsun
diyen olmayacak.
Bilmem anlatabildim mi?
Devam edelim...
Filmin arkasından sinemadan çıkılıp kitapçıya gidiliyor,beş ciltlik
Twilight kitaplarından halen piyasada bulunan üçü alınıyor.
Bir kitap tavsiye edildiğinde ilk sorunun "konusu ne?" olması
gerekirken "kaç sayfa" diye soran bu iki sıpa kişisi her biri dört
yüz küsur sayfalık kitabın yarısını o gün okuyor.
Ertesi gün de ders aralarında okumak için okula götürüyor.

Neticede serinin tamamı kısa sürede hatmedilmiş olup,halen
ikinci defa okunmakta..

Önceleri "David'i siz alın Bella'yı ben" diye dalga geçerken bu
blogda okuduğum yazı birden aklımı başıma getiriyor ve bir
adet odun ediniyorum.
Eee..
Ne demişler kızını dövmeyen dizini döver.
Valla ayıptır söylemesi ben dizlerimi severim.
Şahsen canlarını yakmak istemem.
Ayrıca Bella'yı almaktan vazgeçmedim ama kızları da David'e
kaptırmaya hiç mi hiç niyetim yok.

Bilgilendirici not:
Her ne kadar "odun edindim" desem de zaten odunu bunlar
doğar doğmaz edindim,biiir...
Aşk filmini aşk filmi yapan,ağzının suyunu akıta akıta izlemeni
sağlayan şey aslında film değil ,bizzat izleyenin kendisi ikiii....
Yani ,kafanda kadın/erkek yoksa aşk filmi de yok.


21 Mayıs 2009 Perşembe

Ne bilirdim ki..

Blogcuda ilk yazmaya başladığımda kendimle ilgili hiç
bir bilgi vermeseydim,hatta yazıları yorumlara açmasaydım,
kimse de benim neyin nesi kimin fesi olduğumu bilmeseydi
de şimdi şu an aklımdan geçenleri,Allah ne verdiyse açık açık
ortaya bi saçsaydım ne vardı?

"Ulan sevgili günlük.
Bak sana bi şey dicem ama anlattıklarımı birilerine anlatırsan,
birilerinden bu mevzuyla ilgili en ufak bişey duyarsam ana avrat
dö la dümdüz giderim;haberin olsun" deyip başlasaydım dökülmeye..

Şöyle derin derin "öffff ulen öfffff!" diye diye...
Arada bir "ben senin ta.." diye giydire giydire...
İçimi iyice boşaltsaydım.
Da bi rahatlasaydım.
Yok anasını satiim.
Geçti artık.
İstikamet Bor Pazarı.
Herkes ne mal olduğumu öğrendi.
Mecburen yutkunacağız;her zaman olduğu gibi..
Göstermek gibi olmasın,şurama kadar da gelmişti halbuki..

İki gündür denize gidiyordum;keyfim yerindeydi.
Hatta gözlemlerim doğrultusunda kadınların erkek
çocuklarını neden donsuz denize soktukları,bu
"turfanda bamya" merakının sebepleri konusunda
inceleme yazısı yazacaktım.
(Tamam;bamya demeyecektik.Yerine gelin çivisi
diyecektik ama birader bu fındık kadar şeyin de
geline hitabedecek bi kılığı yok ki!)

Bugün hava kapalı ve de yağmurlu...
Birden havayla birlikte içim de karardı.
Haber göndermişim gibi ne kadar canımı sıkan abuk
sabuk mesele varsa beynime üşüştü.
Kapkara karardım kaldım.

Neyysse..
Şuralarda bi site olacaktı..
Kadının biri "hışşştttt!Yakışıklı!Bak biii.." diye seslenip
duruyordu.
Adı da Alev miymiş neymiş...Camdan görüşesi varmış da..
Gerçi tanımadığım insanlarla görüşme merakım yok ama..
Hani diyorum;o seslenir ben duymazdan gelirim;o da sesini
duyurmak için ikide bir "yakışıklı yakışıklı" diye seslenmek
zorunda kalır da belki moralim düzelir.

Napiim canım!Şaşkınlıktan naaptığımı biliyor muyum da..

19 Mayıs 2009 Salı

Eylül kişisi



Fotoğraftaki Eylül kişisi (Bu 'kişisi' lafına fena halde
hastayım) benim gezi kolu başkanım ve rehberim.
Dikkat eden olduysa yayınladığım tüm fotolarda
hiç kimse olmasa bile o mutlaka vardır.
Onun karakterinde şu an birini bulsam acilen download
ederim.Virüs taramasından bile geçirmeden tüm dediklerine
"yes,next" der kurarım PC'ye..
Bi defa desteklemediği uygulama yok.
Benim gibi old versionu bile desteklediğine göre anlayın artık.
Konu ne olursa olsun bir şeyler yapmayı teklif et,vereceği cevap
her zaman aynıdır:
-Okey dostum!
-Daha ne bekliyoruz adamım?
(Biraz fazlaca Amerikan filmi izlemişliği vardır da..)
Gittiği yerde maraza çıkarmaz,hiç beğenmese bile konuya
yere uyum sağlar,anın tadını çıkarmaya bakar.
Mızmızlanma,itiraz,ekşi surat ifadesi hayatta göremezsin.
Tek kusuru var,yanında ileriye dönük söylemlerde bulunmayacaksın.
Onları kafasında tutar yeri geldiği an devreye sokar,elinden
kurtulamazsın.
Kafanı kibarca didik didik eder.

Geçen yaz..
Sıcaklardan daralıp yağmuru özlediğim bir vakitte "şu yağmurlar
başlasa da şemsiye almadan altında gezip tadını çıkarsak" deme
gafletinde bulundum.
Daha doğrusu ben de böyle bir laf ettiğimi o söyleyince hatırladım.

Havaların soğuduğu yağmurların başladığı bir dönem...
Dışarıda yağmur felaket..
Bardaktan boşanırcasına deniyor ya aynen öyle..
Eve kendimi zor attım.
Zili çaldım, kapıyı bu açtı.
Ama tavrı sanki içeri girmemi istemiyor gibi..
Kafasıyla dışarıyı işaret etti.
Anladım da,anlamamazlık gelip "ne?" havasında kafamı salladım.
-Yağmur diyorum..
-Eee..
-Dolaşalım mı?
Zaten kadife bezle kafayı cilalayıp parlatmış gelmişim fingirdiyecek
yer arıyorum,fazla uzatmadım "hadi" dedim.
"Yalnız üst baş değiştirmek yok;aynen böyle çıkıyoruz"
Hemen atladı.
Bir saate yakın hedef gözetmeden orda burda yürüdük.
Öpülmüş sıpaya döndük sonuçta..
Donumuza kadar ıslandık.
Ama değdi.
En çok hoşuma giden de yüzündeki mutluluk ifadesi..
İlle de yakınım olması gerekmiyor;beni en çok mutlu eden
şeydir birinin yüzünde öyle bir fade görmek.
Sebebinin benim olup olmamam hiç önemli değil.
Karamsar,her boka burun kıvıran,bir türlü bir şey beğenmeyen,
her şeye bahane bulan tiplerden bıktığımdan mıdır nedir bilmem..
Ufak tefek şeylerden mutlu olan insanlara ayrıca sempatim
var işte..
Neyse,sonuçta anası kibarca "çocuk bakımı ve sağlığı" konulu
brifing vermeye yeltendiyse de karşısında bunu sallayacak adam
olmadığını bildiğinden Aydın havası yapıp vazgeçti.
"Bilgilendirme çalışması" teşebbüs seviyesinde kaldı yani..
Gerçi sonradan ben de korkmadım değil.
Acaba süreyi abarttım mı diye ama Allahtan ertesi günü baktım
asayiş berkemal..
Uzatmayalım,bu tür konularla ilgili belki bir dizi hazırlarım da
vatandaş da yararlanır.
...
Fotoğraftan ve çakma twitterdan anlaşılacağı üzere bugün
yine partnerimle denizdeydik.
Gidemeyen üzülmesin.
Sıcak bir taraftan,denizin soğukluğu diğer taraftan,zevksiz mi
zevksiz bir gündü.
Ufaklık olmasa çekilecek gibi değildi.
Yani imrenilecek bir tarafı yoktu...
Yarın diyorum,bir daha kontrol edeyim de..
Olumlu bir gelişme olursa haber ederim.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Evde CD sokakta HD



Yaz mevsimi yaklaştıkça iki reklam öne çıkıyor.
İkisi de kadınlara yönelik.
Birisi,sanki hasat bir tek yaz aylarında oluyormuş gibi
biçer döver aletleri reklamı, diğeri ise zayıflamaya
yönelik ot purç vs ile yapılan zayıflama zamazingoları.

Bu reklamların bir anlamda deklare ettiği şey,kadınların
koca kışı tüğ yumağı halinde ve tosun gibi geçirdiği...

Kimse bozulmasın;bunu ben demiyorum;reklamlar diyor.
Reklamcılığın temel kuralı,reklamı yapılacak ürün için
doğru zamanın seçilmesinin şart olduğunu söylüyor.
Örnek verecek olursak;
Bu kurala göre mesela yazın soba reklamı yapılmaz.

Bu da yukarıda sarfettiğim cümleyi bir anlamda tasdik ediyor.
Bence bu başlı başına boşanma sebebi.
Sen koca kışı yanımda merinos koyunu kıvamında ve de yağlı
besi danası ebatlarında devrilerek geçir, yaz gelince de kılından,
tüyünden,yağından arınacağım diye debelen.
Niye?
Elaleme hoş görüneyim diye.
Gerçi gündelik yaşamda da böyle değil mi?
Evdeyken saç baş tecavüzcülerin elinden zor kurtulmuş gibi..
Göz kaş dersen ona keza..
Gece tuvalete filan giderken denk gelse ödün kopar,damağını
kaldırsın..
Ama dışarıya çıkarken cillop.
Yani evde görüntü formatı CD ,hatta daha da beter!
Çatı anteni kıvamında, dışarda ise Hay Defıneyşın..

Boşarım ulan ben böyle karıyı..
Hatta boşadım bile:
Boş ol!

E biz de biliyoruz üç defa söylenmesi gerektiğini..
Ama ben bi lafı hayatta bi daha tekrar etmem.

Yemek yapan kadın

Yemek yapan kadın seksi midir?
Bu da soru mu şimdi?
Hem de nasıl..
Zaten ellerinin meşgul olması bile seksi olmasına yeter de
artar bile.
Hele bir de yağlı mağlı bir şeylerle uğraşıp da elleri vıcık
vıcık yağ içindeyse...
Elinin yağı sağa sola bulaşmasın diye bi şey yapamaz;savunmasız
durumdadır.
Onu bunu bilmem;bu vaziyette kıstırdın mı affetmeyeceksin.

Hareket şu:
Fırsatı kaçırmayıp hemen arkasından sarmaşık gibi beline
dolanacaksın.
Hem de sıkı sıkı..
Aradan su sızmaz denir ya..
Aynen öyle..
Hatta hava bile geçmeyecek şekilde..

Yalnız kemiklerini kıracakmış değil de,biraz daha yumuşak.
Yeni gelinin mandal tuttuğu gibi değil.
Hanım evladı gibi hiç değil.
Gücünü bedeninde hissedecek kadar.
Yani arkamda bi koç yiğit var dedirtecek kadar.

Tabi biraz direnir gibi yapacak;"yapma" filan diyecek ama
sen iplemeyip sarılmaya devam edeceksin.
Sokacaksın burnunu saçlarının arasına....
Sıcak nefesi hissedecek..

Sonra...


Bu yazının devamına
erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir.


(Çaktırmadan not:En önemli yeri atlamışım..
Bir yandan sarılmayı sürdürürken bir yandan da ayağının baş
ve yanındaki parmağını maşa gibi kullanarak ocağın altını
kapatmayı unutmayacaksın.
Yemeği yakmamak bakımından..)


17 Mayıs 2009 Pazar

Facebook'un booktan uygulamaları..

Dönem,Aysun Kayacı başta olmak üzere ünlülerin her fırsatta
facebook adını cümle içinde kullandıkları," adamı ignor ettim
(hadım ettim der gibi);dilaytladım" filan diye saçma sapan
konuştukları bir dönem.
O aralar bi feysbuk lafıdır gidiyor...
Nereye gitsem feysbuk...
Dur dedim yahu;bi de ben gireyim şuraya,bakalım nasıl
bişey.
İncelerim,sonra blogda da dalga geçerim.
Gittim ben de yazıldım feyse...
Parolamı şifremi yazıp daldım..
Zannediyorum ki ortalık film galası gibi artist dolu.
En başta da Aysun...
Kapıda o kenarları dikişli gibi duran dudaklarıyla gülerek
beni karşılayacak.
Aklımsıra ben de "sen de kimsin yavrum" havalarında
ilgilenmemiş gibi yapıp karizmasını çizeceğim.
Tabi sonuç hayal kırıklığı;bırak Aysun'u,birine mi baktın
diyen bile çıkmadı.
Ortalık bomboş,in cin yok.
Kapısız penceresiz hücre gibi bir yer.
Bir tane "arkadaş bulucu" diye bir şey koymuşlar;sanırım
sinemalardaki teşrifatçı gibi bişey.Elinde el feneri milletin
gözünün içine ışığı tutup "bu mu bu mu" diye bana adam
gösterecek.
Erkeklere baksam zaten kendi kazmalığımdan bıkmışım,
napıcam elalemin kazmasını.E kadın desen abisi mi var,
babası mı var,kocası mı var belli değil;durduk yerde al
başına belayı..
"Kimi kimsesi yok" diye bir seçenek olsa hadi neyse..
Zaten birileriyle görüşmeye hevesli de değilim.
Çaresiz döndüm geriye..
Ama yine de merakımı yenemeyip arada bir bakmaya devam
ediyorum.
Bakalım beni bulan olacak mı..
Günler gelip geçti ancak ne gelen var ne giden.
Önceleri kimsenin aramamasını umursamıyordum ama
gün geçtikçe canım sıkılmaya başladı.
Hiç mi ilkokul arkadaşım yoktu benim?
Yoksa doğrudan orta okuldan mı başlamıştım?
(Gerçi o kadar akıllı olsam şimdi bu PC'nin başında bu yazıyı
yazıyor olur muydum,o da ayrı konu.)
"Yahu bu kadar mı sevimsiz bi şey miydim ben" diye düşündüm.
Sınıflar tek kişilik filan olmasındı sakın?
Öyle ya, ilaç için bir kişi bile aramaz mı adamı?
Neyse sonunda mesele anlaşıldı;yazılırken blog açar gibi
nick kullanmışım.
Ne bilsin elalem benim nikimi tikimi de arasın...
Amaan boş derdim bıraktım işin peşini.
Evvelden feys mi vardı sanki..
Saldım ipin ucunu..
Artık feyse girmeyi filan bıraktım,hatta unuttum bile..
Derken bir gün bir e-kutu'ma mesaj geldi.
Baktım,birisi beni arkadaş olarak eklemiş..
Blog camiasından bi arkadaş.
Nerden aklına esip de aradıysa artık;aramış bulmuş...
İşte o andan itibaren feys maceram başlamış oldu..
...
Bir gün bakıyorum arkadaş bira göndermiş,hemen ayağa
kalkıyorum kafam hafif yana yatık el göğsümün üzerinde,
mahcup bir şekilde "eyvallah zahmet oldu" havaları yapıyorum.
Karşılığında "sen de hanfendiye bi ufak sarıver" diyorum,sonra
o bi vampir gönderiyor ben de ayıp olmasın altta kalmayalım diye
iki vampir gönderiyorum,çiçek börtü böcek derken öyle eğlenip
gidiyoruz.
Bu arada söylemeyi unuttum,feysin dili İngilizce..
Günlerden bir gün baktım beni "hug me" yapmış.
Ne dediğini anlamadığımdan acaba kötü bişey mi diye endişeye
kapıldım.
Başladım sözlük karıştırmaya..
Yarım doktor candan,yarım hoca dinden eder hesabı yarım
lisan da bizi arkadaştan etmesin diye titizleniyorum.
Çünkü lafı yalış değerlendirip abuk subuk cevap verme tehlikesi var.
Ondan sonra düzelteceğim diye uğraş dur.
Allah'tan bir müddet sonra tarzan Türkçesi devreye girdi.
İşte bu feysin ne mal olduğunu anca o zaman anladım.
Dili değiştirip ana sayfaya döndüğümde bir de ne göreyim?
"Lan bu herifin dil mil bildiği yok.Sayfayı Türkçe yapmış hıyar!"
-Hay çenen sıkılsın inşallah!
Teneşirlere gelesice!
Ulan sana ne benim ne yaptığımdan?
Bilirim bilmem.
Hem belki aşırı milliyetçiyim,ne belli?
Belki bir sürü dil biliyorum diye hava yapıtıydım;ne
biliyorsun?

Meğer daha başıma gelecek varmış da haberim yokmuş.
Bir başka gün yine bir mesaj..
Gel şu delikten bi bak kendini saklayanları bi gör.
Allah Allaaaah..
"Ulan ortalıkta alacaklı filan mı var da adam saklansın" diyorum..
Yine de ısrarla gel bi bak diyor.
Peki dedim baktım.
Anacıııım!..
Herkes bi budak deliğinin arkasına geçmiş birbirlerine bakıyor.
Feysin tavrı ise yine aynı.
Sen daha ana sayfaya dönmeden o hemen seni gammazlamış bile..
"Gergin budak deliği uygulamasını kullanarak saklanan herkesi görüyor"

Uygulamanın ardı arkası kesilmiyor..
Başka bir gün bu defa "profiline kimler bakmış" hikayesi çıkmış.
Emin değilim ama galiba şimdilerde o uygulama yok...
Neyse..
İşi bilmediğimden profilimin herkese açık olduğunu zannediyorum.
O yüzden de ilgimi çekti.
Gerçi benim merakım kimler bakmıştan çok,acaba bakan oldu mu?
şeklindeydi.
Bu biraz şeye benzer..
Hani bir yerlerde kız arkadaşına rastlarsın da yanında da güzelce
başka bir kız olur.
Sen de o kıza kendini göstermek için hemen yanlarına gider
sırıtık sırıtık zevzeklenirsin de..
Tekrar kız arkadaşını görür görmez ekolu biçimde sorarsın ya..:
- "Beni sordu mu?Beni sordu mu?" diye..
Bu da işte öyle bir şey.
E haksız mıyım canım!
Senin profiline durup dururken niye baksınlar ki?..
Demek ki ilgilerini çekmişsin..
Ancak uygulama yine kişiye özel değil..
Senin baktığını da karşı tarafa yine ispiyonluyor..

"Şu bıyıklı var ya..Şu ayağında çocuk mezarı gibi çizmesi olan.
İşte o..Gece saat 2 miydi neydi geldi herşeylerine baktı.Hatta bi
ara fotoğrafalara takıldı.Elini çenesine koydu ööleee baktı durdu.
Kafa iyi miydi neydi bir ara çenesi elinden bi kaydı..
Küt!
Burun klavyede.."
Hay ben senin yedi ceddini!....
...
Önceleri Facebook'u arabulucu,çöpçatan gibi düşünürdüm.
Meğer aynı zamanda ara bozucuymuş.

Mesela;iki kız arkadaşın fotoğrafını önüne getirip soruyor:
-Hangisi güzel?
Adım gibi biliyorum ne desem anında ötekine yetiştirecek.
"Valla benden duymuş olma da..Gergin Ayşe'ye sen daha
güzelsin dedi."

Hadi bu neyse de..
Diyelim ki kızların ikisi de çirkin.
Ne diyeyim şimdi ben?
-Lan neresi güzel bunların.
-"Al birini vur ötekine..Kıçıma kaş göz yapsam bunlardan
güzel olur" diyecek halim yok ya..
Mecburen suya sabuna dokunmayan bi cevap vermem lazım.
-Bunların yüreği güzel azizim" diye bir seçenek de yok.
İlle de maraza çıkaracak bir şık seçmen gerek.
Kararsızım desen yutmazlar,çünkü aynı numarayı onlar da
yaptıklarından yemezler.

Bu arada benim için de anket yapılmış.
Soru şu:
"Gergin sence atletik midir?"
Soruyu görünce merak ettim tabii..
Bakalım ne demişler diye gittim bi ton soru çözüp
para/puan kazanıp geldim.
Merakla açtım cevapları.
Sonuç:Kararsız..
Anlattığım nedenlerden dolayı canım sıkıldı tabii..
Halbuki İnternet Mahir'e nispet yaparcasına boydan fotomu
da koymuştum.
Sülün gibi adamı görsünler de,kimle dans ettiklerini anlasınlar
diye..
Gerçi benim foto slip mayolu değildi ama olsun..
Buna rağmen kararsız kalmış sevgili arkadaşım.
(Bir kenara notumu aldım haberin olsun)

Avatarı balık etli bir arkadaş da "Gergin seni kıskanıyor mudur"
sorusuna evet demiş.
Dedik ya bu feys ara bozmaya meraklı diye...
Elimi belime koyup şarlayasım geldi:
-Hanım hanıııımmm!Neyini kıskanacakmışım ben senin?
Tipse tip!Karizmaysa karizma..(Biraz eski versiyon o kadar)
Hem beni online people'da kimler şaaptı da ben şeyetmedim!

Bak durup dururken yine sinirlerim ayağa kalktı.
Şeytan diyor sen de şu feyse bi "uygulama" yap!
Neyyssee..





ÇOK ÖNEMLİ: Yukarıda "Diyelim ki kızların ikisi de çirkin" le başlayan
paragrafta kasdedilen kişilerin arkadaşlarımla uzaktan yakından ilişkisi
yoktur.
Çünkü onların hepsi de güzel.
Bu vesile ile Allah kendilerine hayırlısından birer açcı nasibetsin diyorum.
Belki aşçı istemeyen de vardır;en iyisi şöyle söyleyeyim:
-Allah gönüllerine göre versin.
(Sanırım toparladık vaziyeti:))


Not 1:
Aşçıyla yamağın linki aynı.
Nasıl olsa ustası ona okur bi de onla uğraşamam.)
Not 2:Yazı sıpa kuyruğu gibi uzadığından devamı
daha sonra.


13 Mayıs 2009 Çarşamba

İtiraf ediyorum!

Evet itiraf ediyorum!
Önceki yazıyı bu tip adamları fena halde kıskandığım için
yazdım.Kıskançlıktan çatır çatır çatladım.
E tabi adam hem moruk hem beceriksiz olunca çareyi
sağa sola laf sokmakta buluyor.

Naapalım birader..
Bugüne kadar "her eve lazım,aranılan adam" olamadık ki!
Ütü masasında ütüyü şöööyle kuğu yüzdürür gibi kaydırıp
bi etek ütüleyemedik....

Gözümüzde yaşlarla,akan burnumuzu kolumuza sile sile
bi soğan doğrayamadık ki millet adam yerine koysun;
"ben de bundan isterim" diye tuttursun.
Zaten tamirat tadilat işleri de Allahlık!
Eeee..
Millet benim süsüme mi hevesli....

Keşke...
Sabah erkenden kalkıp hatunun burnuna bir öpücük
kondurup,"yavrum sen keyfini bozma sunuğza devam et;
kahvaltıyı ben hazırladım;evde kuş sütü kalmamış;
bi koşu alıp hemen geliyorum" demeyi...
Akşam eve geldiğinde "sen şimdi yorgusundur,ben yemeği
ayarlayana kadar sen şöööle ayaklarını uzat bi dinlen.
Hatta şu yastığı da ayağının altına koy bakiim..Hah!Şöylee..."
diyebilmeyi..
"Dinlen de..Yemekten sonra sana güzelcene bi de masaj
çekiim;e eşek değiliz ya" demeyi..
Sonra da "anlat bakalım günün nasıl geçti?
Gene müdüre ne akıllar verdin?
Gene Naciye şırfıntısıyla takıştın mı?
Bak sööliim bu karı senin güzelliğini aklını çekemiyo,kıskanıyo.
Zaten sen olmasan o iş yeri batar" hesabı Ford kamyona ara
gazı verir gibi bi güzel gaz verip,egosuna tavan yaptırmayı
becerebilecek bi yapım olsaydı da,hatun kısmının ilgisine
alakasına mazhar olabilseydim..
Demi ama..
(Yahu iki de bir "...saydı... seydı" deyince nedense halama bıyık
takasım geldi iyi mi?)

Ancak,nerdeeee o ince ruhlu işbilir adam.
Utanmadan kalkmış bir de elaleme "davar" diyorum.
Ulan önce sen kendi davarlığına bak;hıyar!

Dünkü yazdığım yazıyı tekrar okuyunca utandım.
Onun için lafı biraz yumuşatıp "davar" yerine şimdilik
"hıyar" demeye karar verdim.
Biraz daha sakinleşince daha makul bi şeyler bulurum artık.

Neyse...
Artık bu yazıya da itiraz eden olmaz herhalde..
Bir şarkı tutturup gideyim ben..

"Arabaya sen bin faytona beeeeğğn
Anasını sen aaaaal kızını da beeeğnn"
Pardon!Yanlış oldu.

"Aşçıyı sen aaaal yamağı da beeeeğğn"
(Gerçi içinde "elti" lafı geçmiyor ama olsun.)

Bi de bi şey soriim.
Bu şarkının arkasından "erkilet güzeli" iyi gider mi?
(Kafayı mı yedim ne?..Yahu bu kadar içi boş yazı mı olur?)

Yamak:"Aşçının "hık" deyicisi.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Eltim olur musun?



Toplumu bilinçlendirmek için kolları sıvayıp tam
yeni bir yazıya başlıyordum ki Bitti'nin yorumu geldi.
Neymiş de şevkle arzuyla yemek yapmak erkeğe
yakışıyormuşmuş da "gidip otellerin,restoranların
mutfaklarından bi aşçı alsam mı" diye bana soruyor.
Her yapacağı işi bana sorar da...
Sanki olmaz desem "iyi madem" diyecek!

Cevap veriyorum:
Alın anasını satiim!
Hatta aşçıyı yamağıyla beraber alın!
Olur a,"benim elim kirli şu sebzelikten iki patates alıver,
dolaptan kıymayı çıkarıver" filan diyeceği tutar da,sizi
yorar.
Hiç olmazsa yamak devreye girer de,siz de süs biberi gibi
ortalıkta salınmaktan eksik kalmazsınız.

Yahu "kelin yanında kabak lafı edilmez" diye bir sözden
de mi haberiniz yok!
Zaten bu işlerden bağrım yanık.
İnadına yapar gibi biriniz gelir can acıtıcı kanatıcı
yorum yazar..
Öteki (balık etli olanı) bloğundan "erkekler ne ister"
diye kafa bulur.
Nedir niyetiniz;beni delirtmek mi?
...
Son günlerde gezdiğim bloglarda da görüyorum;kadın
milleti ne kadar iş varsa erkek kısmına kakalama
gayretinde..
Neymiş de "paylaşmak" lazımmış.
Kadıncağız evde iş,iş de iş derken fena yoruluyormuş.
Bunları duydum mu deli oluyorum.
Yahu çamaşırı bulaşığı makina yıkıyor;yapacağın altı
üstü bir yemek.
Ona da kuş kondurmuyorsun zaten.
Odunda pişiriyorsun da kömürü mü yelliyorsun?
Zaten her şey hazır.
Günümüzde pirincin taşını görmemiş kadın var,daha ne
konuşuluyor anlamıyorum.
Hem,paylaşalım diyorsun da,"gel seni de paylaşalım"
desem kafaya tülbenti bağlıyorsun,elli tane de düğüm
atıyorsun;ki Büyük İskender gelse çözemez!

Kısacası..
Yemek yok..
Temizlik yok..
Çamaşır yok..
Bulaşık yok..

Peki ne var?
Sev beni..
Öp beni,tüt beni..("Öp" dedik diye kimse heveslenmesin;
o öpüş masumane,alından,hadi bilemedin yanaktan...
Fazlası doz aşımı...)
Başka?
Gezdir beni,tozdur beni..
Dağlardan aşır beni,göklere uçur beni ...

Oldu!Gözlerim doldu!
Sen de bağla kafana tülbendi, Aydın Zeybeği taklidi yap!
...
Ha bi de..
Sayın Bitti hanfendi üstüne üstlük "evde yemek yapan
erkekler klubü kurulsun
istiorum o klüpten gidip bi koca
seçiim istiorum :D
" demesin mi?...
Ben de diyorum ki..
"Yahu yarayı tımara niyetin yok,bari tuz basma."

Son olarak...
-Eğer keyfinize göre güdebileceğiniz eli işe yatkın bir davar
bulursanız haberim olsun.
-Yavrusundan ben de isterim.

Hatta o davarın erkek kardeşi varsa şöyle sorarım:

-Bana ayarlar mısın?
Yani..
-Eltim olur musun?

...

Ben facebook'a gurup kurmaya gidiyorum.
Adı da:"Ev işine elini süreni Rasputin öpsün!"

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Gergin usulü pilav




"Issız hergele" yüzünden hatun kısmını fahri aşçı merakı sardı.
Aşık olunacak adam listesinde aşçılar ilk sırada..
Şahsen bu konuda epey eksik olduğumdan kendime olan
güvenimi kaybetmeye başladım.
Faydası olur mu bilmiyorum ama,ben de beş yıl önce
iki ufaklıkla 15 gün yalnız kaldığım bir dönemde pilav
yapmıştım.
O zaman ufaklıkların en büyüğü 8,5 yaşındaydı.
Ve de yanlış bilmiyorsam pirinç çocuklar için önemli bir
gıdaydı.
Yani iş başa düşmüştü,bir şeyler yapmam lazımdı..
Hemen kolları sıvayıp işe giriştim,pilav yaptım.
O pilav destan oldu ve hâlâ dillerde dolaşır.

Hiç olmazsa "gidiş yolu doğru" diye üç beş puan kaparım ümidiyle
o pilavın tarifini vereyim dedim.
...
Malzemeler..
(Malzemeler aciliyet sırasına göre dizilmiştir.)

1-Yemek yapmaya ne dötü ne de hevesi olmasa da mecbur
kalmış bir adam
2-Bir adet 35'lik rakı (Tekirdağ olursa iyi olur)
3-Bir kaç dilim kavun,karpuz
4-Bir dilim beyaz peynir
5-Bir miktar çerez
6-Sigara ve küllük
7-Fon müziği (Tercihan Bob Dylan'dan bluse tarzı bişey)
8-Bir Kg.Baldo pirinç
9-Pirince ilave edilecek suyun yükseliğini ölçmek için bir
adet parmak (İşaret parmağı olabilir)
10-Kağıt havlu veya peçete gibi bişey (Pilav demlenirken
buharı kaçmasın diye üzerine örtmek için)
11-Yine pilav demlenirken tencerenin üzerine örtmek
için bezimtrak bişey
12-Komşudan tereyağı istemek için pişkin bir surat
13-Komşuya göndermek için 8,5 yaşlarında bir adet çocuk
14-Komşudan alınma yeteri kadar tereyağı
15-Bir miktar havuç,maydanoz,konserve bezelye türü şeyler
16-İki adet yan komşu (Ayşe ya da Feride..Artık hangisi olursa ..)

***
Eveeet..
Malzemelerimiz bu kadar.
Gelelim yapılışına.
Önce müziğimizi açıyoruz.
Sonra müziğin ritmiyle kafayı senkronize ediyoruz.
Ki adamda ritm duygusu yok demesinler.
Acele etmeden yumuşak hareketlerle 35'lik şişesine doğru
ne kadar arzulu olduğumuzu belli edecek bir şekilde
ilerliyoruz.
Yalnız arzulu marzulu dedik diye yanlış anlaşılmasın.
Öyle dil çıkarmalar,çapkın bakışlar,kaş kaldırmalar Clark
çekmeler filan yok.
Bizimkisi seviyeli bir ilişki.
"İçki masası" arkadaşıyız o kadar.

Önce bir duble rakı dolduruyoruz.
Burada belirli ölçü yok.
Sulu olduğundan "bir iki fiske" ya da "tutam" gibi ifadeler
kullanamıyorum.
Ayarını herkes kendi keyfine göre yapabilir..
Benim tavsiye edebileceğim doz felsefik dozdur.
Yani bardağın yarısı boş yarısı dolu hikayesi..
Yalnız rakı kokteyli yaparken dikkat edilecek husus,suyu
koymadan buz atmamaktır.
Yoksa rakı kristalleşir,iyi olmaz.

Uzatmayalım,önce rakımızdan bir fırt almakla ufaktan işe
girişiyoruz.
Asıl macera duble yarıya indikten sonra ..
Dolaptan sağ elimizle bir adet orta boy tencere alıyoruz.
Sonra o elimizi vücudumuzun arka kısmına götürüp tencereyi
sol omuz üzerinden geçecek şekilde fırlatıp tam önümüze geldiğinde
kapıyoruz. (Barmen hareketi)
Sonra tencereyi göğsümüzün üzerinde top gibi bir kaç defa zıplatıp
olaya ne kadar hakim olduğumuzu gösteriyoruz.

...
Yahu zaten bu yazının kıçı ta başından belli oldu..
Ne diye devam ediyorum ki..
En iyisi şöyle diyorum:
-Sıcak sıcak servis yapılır..
...
Bu arada...
Millet böyle tipleri takdir ediyor,bayılıyor diye huyumdan,
fikrimden zerre taviz verecek değilim.
Bırak yemek yapmayı eğer bir çatalı bile bir yerden alıp iki
santim öteye koyarsam Demi Moore öpsün beni.
Sebep, maçoluk ya da "bunlar hatun işi,bana ne" diye düşünmem
değil.
Asıl neden başka..
O da daha sonra..

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Öylesine bir yazı işte..

YEC, Alper'e yaptığı yorumda "Ayda bir iki yazı anca yazan
bir blogcu olarak herkesi kendim gibi sanıyorum.
O yüzden gidişleri anlayamıyorum" demiş.
Ayda iki yazı yazan için böyle de,hergün olmasa bile sık
yazan için bir ay epey uzunca bir süre.
Hatta insanı bu işten soğutacak kadar uzun.

Ara verdiğim dönem içinde millet ne yapmış diye baktığımda
gördüğüm o ki, sanki sadece ben değil herkes gitmiş.
Kimisi var gibi görünüyor da aslında yok.
Yerine hologram bırakmış.
Mesela Atalet..
Sanki RTÜK'den ceza yemiş de prime time'da kültür-sanat
ağırlıklı yayın yapar vaziyette.
Elinde bir hortum, bir ucunu TDK'nın sitesine dayamış diğer
ucunu da kendi bloğuna..
Komşunun arabasından benzin sızdırır durumda...

YEC,Bahadır'ın donunu balkon ipinden anca alabilmiş.
Tabi Bahadır donuna kavuşup tehlike geçince o da rahatlayıp
salsa yapmaya başlamış.
Ancak derslerde bir ilerleme gelişme yok,yerinde sayıyor.
Yeri gelmişken belirtmekte fayda görüyorum;birincisi don
dediğin öyle bayrak gibi ortalıkta sallandırılmaz.
Ele güne karşı ayıp olur.
Günün ipucu olsun diye söylüyorum,onu şöyle pike,çarşaf,
nevresim gibi bir şeyin arkasında sipere yatıracaksın.
Kurur kurumaz da kaldıracaksın.
İkincisi,acele tarafından da Bahadır'ın kıçına giydireceksin.
Adam ortalıkta donsuz vaziyette intihar bombacısı gibi
dolanıyor.
Hem de "fünye"sine salsa yaptırır gibi sallaya sallaya..
Nerde kime patlayacağı belli değil.
İşin kötüsü bu tür fünyeleri bildiğimiz bomba uzmanları
imha edemiyor.Benim bildiğim eskiden bu tür imha
işlerini bir tek Mındıkoğlu diye biri yapardı.
Hatta Bülent Ersoy'un fünyesini de o imha etmişti galiba.
Neyse..
Şahsen ben Bahadır'ın donunu ne zaman çamaşır ipinde asılı
görsem yüreğim ağzıma gelir,tedirgin olurum.
Elimle oramı buramı kapar,tedbirimi alırım.
Neme lazım;bu saatten sonra "creatif" işlere soyunamam.
Bak şimdi..Soyunma lafı edince yine içime bir kurt düştü!
YEC!Bahadır'ın donu kıçında mı?
...
Ne donmuş be birader..
Don mon derken laf da don lastiği gibi uzadı gitti..
Aslında bu ara esnasında okuduğum yazılar için söylenecek
laflarım vardı da şimdi sözü uzatmak istemiyorum.
Çünkü sıkıldım;sonra yazarım artık.
Biraz yazmayınca da körelmiş miyim ne..

Ancak son bir şey daha söylemeden geçemeyeceğim.
İkametgahını okyanuslardan Marmara Denizi'ne aldırmış
balık etli bir arkadaş var.
Hani son zamanlarda bloğuna ya iki satır bir şey yazan
ya da karikatür koyan geri kalanını da okuyucuya
ihale eden uyanık bir arkadaş var ya..
Aynen verdiğim parayı cebe atıp sonrada şarkılarını yine
bana söyleten konser şarkıcıları gibi..
İşte o.
Ben gittikten sonra bir arkadaşın oraya yorum yazmış.
"Bu Gergin hıyarını pek severim" diye..
Okuyunca sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim.
A be benim vijdansızım!
O güne kadar diline gümrük mü vardı?
Şunu sağlığımda söylesen de ben de "bi sevenimiz bari
var" diye sevinsem olmaz mıydı?
İlle de iş işten geçtikten sonra mı söylenecek bu tür laflar?

Gerçi o laflar da palavraymış ya..
O yorumu okuyunca içlendim haliyle..
Başka üzülen filan var mı diye blogları dolaşmaya başladım.
Bir yandan dolaşıyorum,bir yandan da düşünüyorum;
"acaba haber vermekle yanlış mı yaptım" diye..
Düşüne düşüne dolaşırken bir bloğa geldim.
Ana!Bi baktım,bizimkisi orda!
"Ay gülmekten öldüm bittim,orta yerimden ayrıldım" diye
yorum yazmış.
Yorumun sonuna da banyoya fayans döşer gibi elli tane kapa
parantez döşemiş.
Nasıl moralim bozuldu,nasıl moralim bozuldu anlatamam.
Kendi kendime "fazla keyfin kaçmadan git bi de feysi dolaş,
sonra da bas git" dedim.
Geldim feyse..
O yine orda..
Durumuna yazmış:"Gece barda,gündüz sazdayım"
Arkadan iki tane de komik video çakmış;oh!..
Yani vaziyet tam vur patlasın çal oynasın vaziyeti.
"Bu ne ya?" dedim kendi kendime..
İki de bir "kendi kendime" dediğimin farkındayım.
E napiim yalnızım;mecburen kendi kendime konuşuyorum
tabii...Yanımızda Nazmiye vardı da biz mi iplemedik?
Hayyrett bi şey ya!..
Uzatmayayım sonuç hüsrandı yani..
Bir ara şeytan dedi dön geriye,"gitmiyorum ulen" diye bi
yazı yaz,morarıp kalsınlar!
Oynarken "tıp" demiş gibi elleri havada kalsın!
...
Şaka bir tarafa,bu süre içinde laflarımı duymamazlıktan
gelip mail atan laftan sözden anlamaz arkadaşlara bir kere
daha teşekkür ediyorum.
Yalnız içlerinden biri vardı ki,ondan hiç mesaj alacağımı
ummazdım.
Hem laftan anlamaz hem de lafları işine geldiği gibi anlayan
biri..
Öyle olmasa "Gidiyorum" lafını "Gidiyoruz" ya da "sen de
gel" demişim gibi algılamazdı.
Gittiğim günden beri boş bulduğu delikten dirsikten mesaj
sıkıştırdı.
Her ne kadar istemem dediysem de gördüğüm yakınlık
karşısında "yan cebime koy" demeden de edemedim.
Canımın en sıkkın olduğu zamanda kendisi için açtığı
havalandırma deliğinden benim de hava almamı sağladı.
Hatta öyle alıştırdı ki mesajını göremesek "acaba klavyenin
altına bir yerlere sıkıştırdı da göremedim mi" demeye
başladık..
Bir de her mesajın sonuna sahte ağlama efektleri koyup duygu
sömürüsü yapmasa iyiydi ya..
Neyse..
Tekrar teşekkürler.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Üryan geldim..





Bir gece vakti ansızın fark ediverdim yalnızım
Fark ediverdim, kendime geldim, gerçegi gördüm anladım
Bir gece vakti ansızın yavaşça kalktım uyandım
Vurdum kendimi, vurdum yollara, ovaları, dağları ben astım
Arkama dönüp bakmadan, kendime sorular sormadan
Geceleri köyleri, kentleri geçtim, yürüdüm durdum güneş dogmadan
Bir gece vakti ansızın fark ediverdim yalnızım
Fark ediverdim, kendime geldim, gerçegi gördüm anladım

Üryan geldim yine üryan giderim
Var mı elde ölmemeye fermanım
Azrail gelmiş can talep eyler
Var mı, var mı ölmeye dermanım ?

Herkes kendine taparken sıkılıp durdum aynı bedenden
Kimimize düşman kimimize dostken ölümden bile korkmadım
Attım kendimi yabancı kollara, inanıp durdum bos dualara
şeytanı haktan, düşmanı dosttan, hayrı da serden ayıramaz oldum
Bir ömür sürdü hayallerim ama bir geceye sığdı tüm hüsranım
Aklımı fikrimi çelemedi yalanlar, asla yoldan çıkmadım
Bir gece vakti ansızın fark ediverdim yalnızım
Fark ediverdim, kendime geldim, gerçeği gördüm anladım

Üryan geldim yine üryan giderim
Var mı elde ölmemeye fermanım
Azrail gelmiş can talep eyler
Var mı, var mı ölmeye dermanım
...