30 Haziran 2009 Salı

"Ateşli sevişme" görmesek,hadi neyse de...



Son günlerin bir numaralı konusu,"Behlül Bihter'i nasıl götürdü."
Üzerinde bu kadar çok konuşulunca haliyle kayıtsız kalamadım.
"Bu kadar konuşmaya değecek ne yapmışlar,yoksa bilmediğimiz
bir şeyler mi var?" diyerek soluğu Youtube'da aldım.
Öyle ya..Öğrenmenin yaşı yok;ne öğrensek kârdır..
Neyse,videoları buldum.
Maaşallah millet de yememiş içmemiş,üşenmeyip o sahneyi
kayda alıp Youtube'a yetiştirmiş.
Hem normal çekimi var hem de yavaş çekimi..
Artık hangisi işine gelirse..

Ben "ağır çekim" olanını tercih ettim.
Çoğunluk da benim gibi yapmış ki,izlenme oranlarına
baktığımda ağır çekimi tercih edenler diğerlerinden iki kat
fazlaydı.(13420'ye 6591)
Anlaşılan en küçük ayrıntıyı bile atlamak istememişler.
Belki de sindire sindire,tadını çıkara çıkara izlemek istemişlerdir;
orasını bilemem.
Uzatmayalım;videoyu Erman Toroğluvari bir şekilde ileri sar, geri al,
"oynat Uğurcuğum" havasında izledim.
Çıkardığım sonuç şu:
Horozla tavuk bunlardan daha ateşli sevişiyor.

Aslında bu cümle olmadı.
Düzeltiyorum;"ateşli sevişmenin ne olduğunu öğrenmek
isteyen horozla tavuğa baksın."

Peki horozla tavuk ne yapıyor?
Aynen şöyle:
Horoz önce kafayı yan yatırıp pis pis tavuğu kesiyor.
(Gözler yanda ya,ondan) Sonra külhanbeyin bir omzunu aşağı
düşürdüğü gibi o da benzer hareketle kanadın birini ucu yere
değecek şekilde aşağı doğru sarkıtıyor.
Akabinde yeleleri kabartıp aniden dalıyor,alıyor tavuğu
altına.
Arkasından gelsin feryat figan..
Tüyler telekler havalarda uçuşuyor.
Bir anlamda don atlet fanila sütyen vs.uçuşuyor da diyebiliriz.
Tavuğu tenhada kıstırması,hesabını kesmesi dahil toplam üç
saniyede iş bitiyor ama,tavuğun kendine gelmesi zaman alıyor.
Buradan da anlıyoruz ki horoz "altın vuruş" yapıyor..
Sonrasında tavuk,etraftan mevzuyu çakmasınlar diye silkelenip
tüylerine çeki düzen veriyor,sanki hiçbir şey olmamış da kazara
kamyon altında kalmış izlenimi vermeye çalışıyor ama kimse
yutmuyor.
Çünkü yediği darbenin etkisi çenesine vuruyor,gıdaklayıp duruyor.
Tabi bunlar lafla anlatılacak şeyler değil;"yaşamak lazım" diyeceğiiim,
olmayacak;"izlemek" lazım bari diyeyim..

Gelelim Behlül'le Bihter'e...
Bakalım onlar naapmış...
Bir defa yönetmen işlerin yapılış sırasını karıştırmış.
Mesela işin en alevli yerinde (güya) kız oğlanın belinden ensesine
kadar elini gezdiyor..
Ama nasıl?
Usul usul,tahrik eder havalarda..
Çarşı pazar vitrinlere bakıp oyalanır gibi...
Yahu normal şartlarda o sıra işin zıvanadan çıkmış olması lazım.
Kimin eli kimin neresinde belli olmayıp işin çorbaya dönmesi lazım.
Ama bu ufaktan ufaktan oyalanıyor.
Sanki biri "ben gelene kadar yerime bakıver" demiş de o da fazla
azdırmadan adamı oyalıyor.

Ya o tişört çıkatma sahnesine ne demeli?
Oradaki beceriksizlik "çükü çarşafa dolaşmak" deyimiyle ifade
edilir ancak.
Tişört,tek hamlede tulum çıkarır gibi çıkarılması gerekirken
oğlanın dirseği takılıp bir defada cart diye çıkmayınca işin bütün
azdırıcılığı kaybolmuş.
Hatta ben çıkarış esnasındaki hareketin bayıklığına bakarak
"herhalde kırışmasın diye katlayıp bi kenara kaldıracak zahir"
dedim kendi kendime..
Hem erkek adam banyo yapacak çocuk gibi kadına tişört mü
çıkarttırır?
İçinde hafif topluk mu var ne?
Ulen hiç bilemezsen kızın yanına soyunarak bari gel.
Nasıl olsa mesafe uzun;elli sefer soyunur giyinirsin.
Hem zamandan tasarruf eder,fazladan iki sefer daha öpersin.
Dingil işte!..

Zaten bunların en başta bir birlerine gelişlerinde bile hayır yoktu.
Allah aşkına,aşağıya videoyu koydum;açın bakın.
Hiç hareketlerinde,bakışlarında birbirlerini fena halde arzulamış
çatır çatır iş görecek bir görüntü var mı?
Ben özellikle oğlana daha dikkatli baktım;hiç de öyle "ulan biraz
sonra seni kütür kütür kütürdetip kevgire çevirmezsem namerdim"
havası göremedim.
Sanki gizlice arka bahçede kızın eline mektup tutuşturacak gibiydi.
Ya kız?
Onun da yüzünde "Ankara'dan abim gelmiş" sevindirikliği vardı.
E peki bu ikiliden nasıl ateşli sevişme sahnesi çıkacak?
Çıkmadı tabi..
Her zamankinden iki kere fazla öpüşme,yabancı filmlerden
araklama kucağa atlama hareketi mi bu sahneyi ateşli(!) yapan?

Sözün özü şu..
Ben buna sevişme filan diyemiyorum.
Bu olsa olsa amacını aşan,biraz abartılmış cilveleşme diyorum.
Yani hiç, "aman şunların üzerine soğuk su serpelim de ayrılsınlar,
yoksa bi sakatlık çıkacak endişesine kapılmadım.

Hala "ateşliydi" diye itiraz edenlere "The Postman Always Rings Twice"
filminin meşhur sahnesini izlemelerini öneririm.
"Bu da kesmedi" diyene de Marlon Brando'nun "Last tango in Paris"
filmindeki tereyağlı sahnesini..


Hanimiş dip not:
Film isimlerinin orjinalini kıllık olsun diye yazdım,biline..

19 Haziran 2009 Cuma

Olgunlaşamamışım



Eşek kadar olmuşum ama bir gıdım bile olgunlaşmamışım..
Şu son üç beş günde anladığım şey o.
Hala yeri zamanı geldiğinde el frenini çekecek,"hop birader"
diyecek, kısacası davar gibi güdecek birine ihtiyacım olduğu
kabak gibi belli oldu.
Ortalık boşalınca ipini koparmış dana misali kıçımı başımı
hoplatmamdan çıkardığım mana bu.
...
Haftanın başında ufaklıklar,anaları ve analarının saz
arkadaşları (Kayınvalide vs) Adana'ya gittiler.
Yani ortalık boşaldı,sakinleşti.

Yalnız kalmaktan rahatsızlık duymam.
Çoğu zaman hoşuma bile gider.
Adam lazım olursa nasıl olsa istediğim zaman bulabileceğimden
yalnızlığı dert etmem.
Ama yalnız olunca da bir türlü kendimi kontrol edemem,
raydan çıkarım.
Yine öyle oldu.
Güya paşa paşa evde oturup,feyse girer sağa sola sataşır,
blogda bir şeyler yazarım diye hesabetmiştim ama hesap
her zaman olduğu gibi yine tutmadı.
Peki naaptım?
"Dur bi hava aliim" diye dışarı çıktım,sonra gelmişim.
Yukardaki cümlenin yamuk durduğuna bakmayın.
Cümle düşüklüğü filan yok;mesele anca böyle bir cümle
kurgusuyla özetlenebiliyor da..
Yani yamukluk,cümleyi kuranda..

Bu süreçte anladığım en önemli şey ise,didişmeye fena
halde alışmış olduğumdu.
İşime karışan olmayınca diklenip zart zurt edemedim.
"Canım ne isterse onu yaparım;Allah'ın oğlu gelse karışamaz"
havaları basamadım.
"İstediğimiz çocuktan başlayabir miyiz?" deyip ilk kıstırdığımı
öpüp oynaşamadım.
Hatta sabah kalkınca ufaklıkla PC'yi "ilk ben kaptım" kavgası
bile yapamadım.
Canım sıkıldı.
Neyse dün akşam geldiler de her şey normale döndü.
Çünkü millet daha kapıdan girer girmez didişme başladı.
Sabah kalkar kalkmaz da PC kavgası..

"Kaç gündür maillerime bakamadım,o yüzden PC benim"
lafına,"Patlamadın ya..İki saat daha bekleyiver" deyince üzerime
nasıl bir ferahlık geldi anlatamam.

Fotoğraflara gelince..
Sanki fotoğrafını çekecek bir şey kalmamış ya da ömürlerinde
hiç sumak-kebap görmemişler gibi tutmuşlar fotoğrafını çekmişler.
Ben de belki Çağlar'ın işine yarar diye buraya koyayım dedim.
Gerçi güveç'in yerini tutmaz ama..

15 Haziran 2009 Pazartesi

Tagor ve baba



Ben söyleyince inanmıyorsunuz diye üşenmedim gittim
Tagor'a sordum;"ne iş?" diye..

Tagor,babaların önemini vurgulamak ve ona hak ettiği
değeri vermek bakımından aynen şöyle diyor:

"Aleve aydınlığı için teşekkür et, ama tükenmeyen bir sabırla
gölgede durarak mumu tutanı da unutma"

"Ee hani bunun içinde baba,önem,hak falan fıstık?"

"Mum'u tutan" diyor ya işte..

Ben demiyorum,Tagor diyor!



Hanimiş not?
Alev =Kadın
Aydınlık=Çocuk

11 Haziran 2009 Perşembe

21 Haziran 2009

Adım gibi eminim,bu tarihi okur okumaz ne olduğunu
bilen tek kişi bile çıkmamıştır.
Ben de bilmiyordum;sabah Google'dan öğrendim.
O gün,babalar günüymüş.

İlginçtir,forumlarda aynen arama yaptığım kelimelerle
başlık açılmış.
Adım attığım her yerde bu konu ile bilgi vardı.
Üşenmedim araştırdım;Google'da babalar günü için iki
milyonun üzerinde sonuç var.
Anneler günü içinse sadece dokuz yüz yetmiş altı.
İlk bakışta bu sayılar yoğun bir ilgiyi işaret ediyor gibi
görünse de alakası yok tabi.
Babalara ait rakamın büyük olmasının nedeni bilgisizlik.
Öyle ya..İnsan bildiği şeyi arama motoruna niye sorsun.
Arama motorları bilmediklerimiz için var.
Hâlâ Haziran ayının kaçıncı günü diye soran var.
Bu bilgilerden benim çıkardığım ve de zaten malum sonuç:
"Babalar günününü ipleyen yok."

Geçen yıl blogları dolaştığımda bu günle ilgili herhangi bir
yazı görememiş,işe yaramayacağını bile bile "yahu hiç olmazsa
içinde baba kelimesi geçen bir cümle bari kurun;
mıçarım babanın şarap çanağına deseniz ona bile razıyız"
demiştim.
Aynen tahmin ettiğim gibi oldu,bir kişi hariç ilgilenen olmadı.
Anladığım kadarıyla gelin olurken herkes çeyiziyle birlikte çocuğu
da anasının evinden getirmişti...
Bu duruma göre de doğal olarak erkek kısmının böyle
müstesna(!) bir günde "baba" lara gelmesi kaçınılmazdı.

Erkeklerin kaderi bu maalesef..
Aynen sinemanın kamera önünde görünmeyen kahramanları gibi..
Yani set işçisi,teknisyen,ışıkçı,sesçi gibi..
Hani film biter cast yazar da, filmde emeği geçenlerin adları
kaymaya başlar ya...
O aralarda bir yerlerde senin de adın geçecektir ama onu gören
olmayacaktır.
Çünkü o ara millet kalabalığa karışmamak,bir an önce dışarı
çıkmak için tasını tarağını toplamakla meşguldür;perdeye bakan
olmaz.
İşte babalara gösterilen ilgi de aynen o kadardır.

Peki bu yazıyı niye yazdım?
Çünkü daha önümüzde on gün var.
O sürede birkaç kişi bu yazıyı okur da imana gelirse,o sayede
bir iki erkeğin mutlu olmasına vesile olabilirim diye.
Yanlış anlaşılmasın,kendim için bir şey istiyorsam namerdim.
Zaten bana hediye alınmasından hiç hoşlanmam.
Çünkü birinden hediye almak demek,onun esiri olmak demek.
Boynuna atılmış ilmek demek.
Hediyeveren tarafından sürekli göz hapsinde tutulmak demek.
Beğenmesen bile beğenmiş taklidi yapman demek.
O hediyeyi kullansan da kullanmasan da sebebini izah etmen
demek.
Hediyeveren'in soran gözlerle bakmasına katlanmak demek..
Demek,demek,demek işte..
Say say bitmez.

Son söz:
Eğer anneler günü hoşunuza gidiyor ve her zaman kutlamak
istiyorsanız babaları ihmal etmeyin,onları küstürmeyin.
Küsüp de sırtlarını dönüp yatmaya başlarsa "anne" diyecek
çocuk bulamazsınız.
Çocuk edinme işi ,çöp tenekesi dibinden sokak kedisi eniği
devşirmeye benzemez.
Benden söylemesi.

9 Haziran 2009 Salı

Ederi üç inek..



Ada,bloğunda kıssalı hiseli bir hikaye yayınlamış.
Hani şu bize yaşam dersleri veren,bir anlamda yaşam koçluğu
yapan, iyi insan olmamızı sağlayan hikayelerden..
Merak eden oradan okusun;ben sadece kısa bir özet yapacağım.
...
Hawai'de bizdeki başlık parasına benzer bir sistem varmış ama
ödeme aracı bizimkinden farklıymış.
Para yerine inek kullanılıyormuş..
Gelelim hikayeye..
Hikayedeki adamın bir kaç tane kızı var ama bizi ilgilendireni
büyük ve tipsiz olanı.
Nedense bu tür hikayelerde kabak hep büyük kızların başında
patlar ya..
Burada da böyle olmuş.
Adam diğer kızları için on inek değer biçerken bu kızı için
kampanya yapıp 3 inek değer biçmiş.
Hatta ödeme anında kasa indirimi yapıp bir ineğe vermeye
kadar götürmüş işi.
Uzatmayalım günlerden birgün adamın birisi bu kıza
talip olmuş;üstelik de değerinin dört katı inek vererek.
İnsanın "ya adamda kafa yok,ya da ineği çok" diyesi geliyor.
Neyse işi fazla sulandırmayalım,neticede bunlar evlenip
balayına çıkmışlar...
Bu arada Hawai'de balayı bir yıl filan sürermiş.
Ancak çiftimize bir yıl yetmemiş,iki yıl balayı yapmışlar.
Döndüklerinde ise kızımızı kimseler tanıyamamış.
O sürede kız bi güzelleşmiş bi güzelleşmiş;olmuş mu sana
Monica Belluci?
Yeme de yanında yat yani!
(Canım adam o kadar da hıyar değildir,yatmıştır zahir..)

Hikayeyi okurken tam burasında aklıma Amerikan arabaları geldi.
Benim de vardı bir tane de oradan biliyorum.
Önce dökülmüş bir Amerikan arabası bulursun,ondan sonra
başlarsın tek tek orjinal parçalarını alıp arabayı yeniden inşaa
etmeye..
Bu işleme "araba toplama" denir.
Toplama işlemi sonrasında da pırıl pırıl göreni imrendirecek
bir araba çıkar ortaya.
Tam,"arabada böyle de bu iş insanda nasıl olur onu pek
çözemedim" diyecektim ki arkasından reçetesi geldi hemen.
Devam..
Meğer işin sırrı şuymuş:
"Johnny (Damadın adı oluyor) 12 inek ödedi, kız 12
ineklik bir kadın haline geldi.
Eşinize veya sevgilinize verdiğiniz değer,ona
kazandırdığınız
değerdir.
Aslında 'doğru adam', 'doğru kadını' inşa eder, 'doğru
kadın' da
'doğru adamı'...

Yaa..Aldım mı ağzımın payını şimdi?
Aklım sıra dalga geçiyorum bir de..
...
Hikayenin sonunda gökten üç elma düşmüş mü,düştüyse
yemişler mi,yoksa reçel mi yapmışlar onu bilen yok.
Zaten bunun önemi de yok.
(Sırf hıyarlık olsun diye yazıyorum.)
...
Ben böyle hikayeleri çok severim;okuyunca çok mutlu olurum.
Sanki inekleri ben vermişim,kızı da ben kapmışım gibi gözlerim
dolu dolu olur,boğazıma yumruk gibi bişey tıkılır yutkunamam..
Bu hikayeyi okuyunca yine böyle oldu.

Peki gerçek bu mu?
Ne gezer..O anlatılanlar hikayelerde..Daha doğrusu masallarda..
Mesela ben..
Her türlü ilişkilerde bırak değeri kadarını elimde mevcut ne kadar
inek varsa önlerine serdim ancak verdiğim ineklerin yarısı kadar
değere bile ulaşanını görmedim.
Yani sonuca baktığımda gördüğüm şey,tam anlamıyla "ineklik"
ettiğim..

Sonuç olarak acizane fikrim şu:
Bir defa değil değeri kadar inek vermek,elindeki ineği de alacaksın.
"Bu kadar da gaddar olma;bir inek bari ver" diyenler olabilir.
E peki..
Yanında da bonus ya da 2,5lt'lik kola şişesine bantlanmış bardak
niyetine ufak bir de dana verelim .
Ama hepi topu o.

Otursun düşünsün:"Yahu değerim beş inek.Verdiği ise 1,5 inek.
Kalan 3,5 ineği neden kesti?"
Bu tiplere yarayan davranış biçimi bu.

Oyanın kadınlar için önerdiği çiçek/su denklemi gibi...
Oya der ya:"Kadın kısmı çiçek gibidir.Ne çok sulayacaksın ne de
susuz bırakacaksın."

İyi güzel de..
Ömrümüz durmadan saksı dibi parmaklamakla mı geçecek?
Valla kimse kusura bakmasın;bu saatten sonra parmağımı toprağa
sokamam.
Sonra tırnağımın içine toprak doluyor,ve de haliyle çok kötü görünüyor.

"İyi de birader sana bişey diyen mi var da kendi kendine atıp tutuyorsun"
diyenler olabilir.
İşte ben de tam o konuya temas edecektim,yazı bitti.
Al işte;yine gerildim!

7 Haziran 2009 Pazar

Omuzunda ağlanacak erkekler..



Bu sabah blogda temizlik yaptım.
Önceden yazıp da yayınlamaktan vazgeçtiğim yazıları
gözden geçirip güncelliğini kaybetmiş olanlarını sildim.
Bu arada nasıl olmuşsa başka bir blogda okuduğum bir
yazının üzerine ben de bir iki laf etmişim ama devamını
getirip yayınlamamışım.
Okuduğum yazı 3 sene öncesine ait olmasına rağmen hâlâ
güncel,ve güncelliğini de sürdürmeye devam edecek gibi
görünüyor.
Neyse,gelelim yazıya..
Yazının sahibi "stildanışmanı"..

Ayakkabı üzerinden erkek tarifi yapıp aynen şöyle diyor:
"Hani derisi yumuşak, giydiğinizde çok rahat olan
ama asla
favori ayakkabınız olmayan modeller
vardır ya …
Hiçbir zaman sevgilimiz olarak göremeyeceğimiz,
sırlarımızı
paylaşıp omzunda ağladığımız erkekler.
Keşke kıymetlerini bilebilsek."

Orjinali de böylemiydi yoksa ben mi eksik not almışım bilmiyorum.
Ama sanki laf biraz arızalı..
Ama önemli değil;yine de ne demek istediği meydanda.
Aslında burdaki "keşke" lafına bile "işim olmaz" anlamı yüklemiş.
Sadece "yahu bu keriz o kadar yükümüzü çekiyor.Biraz ayıp
oluyor ama elden ne gelir" demeye çalışmış.

Her zaman söylüyorum;kirpikleri unlu elinde ingiliz anahtarı
bozuk musluk sevdalısı adamdan bir numara olmaaaz.
Kadınların keleğine gelmeyin!"Bayılırım ben bu tip adamlara"
lafını yutmayın.
İhtiyaçları için her işten anlayan ucuz,kelepir ve de ekonomik
fahri ustayla,sıkıştıklarında dökülüp rahatlayacakları duygu
amelesi arıyorlar.
Merakı size değil.
Benden söylemesi.
Daha da karışmıyorum bu işlere artık.

Yaptığım alıntıdan çıkarılacak kıssadan hisse ise
aşağıdaki gibidir:
-Bizim bahçeden yemlenip komşunun folluğuna
yumurtlayanlara dikkat!!Keleğe gelmeyelim!
...
"Fotoğraftaki stiletto da neyin nesi" mi?
O benim işte.
Uzatmama gerek yok;anlayan anladı.

Kandinsky



Sizi bilmem de,ben ne anlattığını anladım.
Çünkü benim kafamın içi de bunlar gibi.
Yalnız renkler soluk.

5 Haziran 2009 Cuma

Vaziyet vahim!



Dün iş icabı dışarı çıkmam gerekti.
Yine iş icabı bir kaç tek atmak zorunda kaldım.
Hatta bir kaç tek de değil,"saçına başına bakmam.." kıvamına
getirecek kadar diyelim en iyisi.
Hem de güpegündüz.
Döndüğümde kimselerin görmemesi gereken bir surat şeklim
vardı.
Haliyle alkol pansumanı yemiş steril bakan gözlerle etrafa bakıyor
olmak hoşuma gitmedi.
Ben de saklandım.
Tipik "toplantıda" ayakları..
Neyse..
Baktım "hissim" gelmiş.
Ben böyle hislendim mi eskiden Viva'nın bloğuna giderdim.
Ne yazdığını anlamazdım ama,yine de derin derin of çekerdim.
Artık o yazmaz olunca Gül'ün bloğuna gitmeye başladım.
Gerçi bu hislenme işleri branşım olmadığından pek yorum
yazamasam da en azından okurum.
Bir anlamda eğitim yeri gibi görürüm oraları.
"Bu saatten sonra hislensen ne hislenmesen ne" diyecek olan
yeni versiyonları şimdiden uyarıyorum;bak fena bozulurum.
...
Gittim gül'ün bloğuna..
Daha okumaya başlamadan çalınan parça dikkatimi çekti.
Şu an çalan parça..
Aslında Sezen Aksu'yu pek dinlemem.
Sevdiğim üç ya da dört parçası vardır.Ama bu fena halde hoşuma
gitti.
Hemen sağ klik artı view page source ardından copy-past yapıp
şarkıyı araklayıp bloğuma yerleştirdim.
Moda deyimle,bir müddet sonra "kendimi şarkıyı sürekli dinlerken
yakaladım"
Önce kafanın güzelliğinin şarkıyı sevmeme katkısı var mı diye
düşünüyordum ,ancak baktım bugün de durum aynı.
Yani bu iyi bir şey değil.
O yüzden şu an netten korku filmi indirmekle meşgulüm.
Yukarda afişini koyduğum filmi..
Sanırım daha bizde vizyona girmedi.
Korku filmlerini severim.
Kıçını belaya sokmadan heyecan yaşamanın,kafayı dağıtmanın en
iyi yolu.
Yalnız o yeşil yeşil kanların aktığı,abuk sabuk yaratıkların olduğu
filmeleri sevmiyorum.
Her şey gizemli olacak .
Ortada arıza çıkaran bir şey olacak ama onun ne olduğu belli olmayacak..
Falan filan işte..
Bu konuya daha sonra geliriz,şimdi kafamın ayarı iyi değil.

E peki his mis tamam da korku filmi ne alaka?
Şu alaka,bu his yoğunluğuyla önüme çıkan ilk kişiye "hastayım ulen sana"
deyip peşinden seyirtme ihtimalim çok yüksek..
Tabi "kişi"den kasıt, kadın kişisi.
Herhalde kıl yumağı herifin birine hasta olacak halim yok.
Neyse,korku filmi bu hissi atlatmak,kafayı dağıtmak için.
Bak şimdi aklıma geldi.
Yahu bu korku filmlerinde en güzel,en azgın ve de en erotik kız niye
en başta ölür?
De benim keyfim ta filmin başında kaçırılır?
Nedir bu yani?Film izlerken de mi rahat yok!
...
Uzatmadan,ırzım bütünken düzelene kadar saklaniim de..
Sonra görüşürüz.

Ana!!!O da ne?
-Hanfendi ,bi dakka bakar mısınız?
...
Şaka bir tarafa çok kötüyüm çoook!
En iyisi ben yine bi dışarı çıkiim de..

3 Haziran 2009 Çarşamba

Kadın yönetmen gözüyle..



Hani sevişme sahnelerini bir de kadın yönetmenden izlesek
dedik ya..
İşi lafta bırakmadım,böyle bir şey var mı yok mu araştırdım.
Birincisi adını hatırlayamadığım yönetmen Bilge Olgaç.
Ancak bahsettiğim konuyla ilgili onun bir şeyini bulamadım.
"
Tutkuyu Filme Almak/Filming Desire" filminde düşündüğümü
yönetmen Marie Mandy gerçekleştirmiş.
Filmde tutku, aşk ve cinselliği görselleştirmeyi ve erkek
yönetmenlerle farklarını irdelemiş.
Filmin görüntülerini bulamadım ama araştırıyorum.

Ayrıca bu konu ile ilgili kadın yönetmenlerin düşünceleri ile
ilgili şeyler buldum.
Mesela birisi şöyle diyor:
"Erkek yönetmenler cinselliği kadın bedenini parçalayarak
görüntülendirirler,ama kadınlar için cinsellik erotik
bölgelerden
ibaret değildir, cinselliği bir bütün olarak
algılayan kadın yönetmen
filmine de kadın bedenini bütün
olarak yansıtır
."

Biz de doğrusunun o olduğunu söyledik zaten.

Erkekler bu işi darbeli matkapla duvara dübel deliği açar gibi
yapıyor,duvarı delerken gerekli özeni göstermiyor dedik.
Sıva çatlamış mı ya da çatlar mı,boya badana bozulurmu
bakmıyor dedik..
Derdi alelacele vidalamak dedik..
Ve de yukarıdaki lafa bakarsak haklı çıktık.

İşin doğrusu haklı çıkınca gerçeği görebilen şu badem
gözlerimden öpesim geldi;ancak her zamanki hikaye..
Dudağım yetişmedi.
Onun yerine "Afferim lan kerata" deyip yanağımdan makas
aldım.Bir de fazla hırpalamadan saçlarımı okşamakla
karıştırmak arası bişey yaptım.
Hoşuma gitti tabii.
Takdir edilmek güzel..

Bu arada bir başka kadın yönetmenin
"Kadının üstte olduğu
sevişme sahnelerim yıllarca Fransız Sansür Kurulu tarafından
sansürlendi."dediğini öğrendik.
Bunun nedenini çözemedim yalnız.
Ve de aklıma yine "ıssız adam" geldi..

Hani diyordu ya mesajda:
-Her şey free yalnız altta olmam. (Bunun gibi bişeydi işte)

O sahneyi görünce;
"A benim salaaam;altta kalmak daha iyi ya işte.
En azından dötünü sağlama alıyorsun.
Ya partnerin senin sandığın gibi değilse?
Görüntü tamam da,ya seslendirmesini erkek yapıyorsa?
Yani birazdan pandoranın kutusu açılıp da içinden "ufak" bi
kol böreği çıkarsa? (Adam yemek yapıyor ya..Lafı daha iyi anlar
diye bu örneği verdim.)

Yani,partnerin kadınadamsa?"
Daha mı iyi?" dedim.
...
Delimiyim neyim anlamadım ki..
Yahu bana ne kardeşim elalemin kıçının sıhhatinden?
Sanki adamın dötü üstüme zimmetli!
Dert ettiğim şeye bak.
Bırak,elleşme;görsün ebesinin patlıcan oturtmasını!
...
Yok birader;benim bu adama sinirim geçmeyecek;belli oldu.
Hayır,sorun değil de..
Olan şu caanım bilimsel araştırma yazıma oldu.

Ne diyeyim ki..
-Issız adalarda abazan Robinsonların eline düşersin de,delik
deşik olursun inşallah!

1 Haziran 2009 Pazartesi

İlk göz ağrım..



Bugün ilk gözağrım Vivaforever'in doğum günü..
Haliyle doğum günü mesajı gönderdim.

Aynen şöyle:

"1 Haziran 1979...
Tarihte bugün önemli bi şey olmuştu ama ne olduğunu
şimdi hatırlayamadım.
Ama bu tarihten 26 küsur sene sonra başıma biri bela
olmuştu bak onu iyi hatırlıyorum..
Hatta bugün 30'ncu senesi,hala o bela başımda..
'Bunlardan bana ne,bana niye anlatıyorsun?' diyeceksin
de..
Ne bileyim öööle bi içimi dökesim geldi işte..
Neyse;olan olmuş bi kere..Yapacak bişey yok.
Sebebini bilmiyorum ama bir de gülme efekti koyasım
geldi şuraya..:))"

***
Aslında "Neyse;olan olmuş bi kere..Yapacak bişey yok."
lafından sonra "doğmuşsun bi kere.." diye ekleme
yapmam lazımdı ama,unutmuşum.

Ne cevap geldiğini merak eden olabilir.
En azından bunun bir kutlama mesajı olduğunu anlamış
mıdır diye..

Evet; anlamış.:))

Abazan yönetmenler..



Hafta sonu güya full time film izleyecektim.
Hani bir laf vardır,"Kırk yılın başı hovardalığa çıktım,
ay akşamdan doğdu" diye..
Benimki de aynen öyle oldu.
Olanları değerlendirdiğimde benim bu evde bu tür aktivitelerde
bulunma şansımın olmadığına kanaat getirdim.
Nedenini boş verip gelelim ne yaptığıma..
Baktım aklı başında film izleme şansım yok,ben de korku-gerilim
türü filmleri izlemeye karar verdim.
Nasılsa kaçırmamam gereken ne bir söz ne bir sahne olur.
Dikkat göstermem gerekmez.
Neticede öyle yaptım.
İlk başta "Unborn"..
Üstüne "House"ile "The descent"..
Tabi hiç biri kayda değer filmler değil.
Kim çekmiş kim oynamış bakmadım bile..
Sadece izledim.
Sonra izleyemediğim,kaçırdığım yerli filmlerin fragmanlarına göz
attım.
Ortak nokta,mutlaka kafa göz yararcasına bir sevişme sahnesinin
olması.(En azından benim izlediklerimde öyle)
Yani hala eli ayağı düzgün estetik sevişme sahnesi çekebilen bir
Allahın kulu yok.
Sanki ömrünü bir mağarada kadın yüzü görmeden geçirmiş de
"ilk yakaladığımı kevgire çevirmezsem namerdim" açlığı içinde..
Bu tür sevişme sahneleri bana eski Yeşilçam filmlerindeki zengin
sofrasına bir şekilde oturma şansı bulmuş aç tiplerin,ağzına burnuna
soka soka,sağa sola saça saça bir şeyler yediği sahneleri hatırlatır.
İkisinde de motivasyon kaynağı açlık.

Peki ileri seviyede cinselleği henüz yaşamamış birinde bu sahneler
nasıl bir etki yaratır?
"Yahu ben niye duruyorum hâlâ" mı dedirtir yoksa "almiim alana
da mani olmayim" mi?
Belki abartıyorum ama doğrusu ben pek sevmedim bu hoyratlığı.
Tamam;bu işte kural filan yok;her şey spontane..
Sonu nereye nasıl gider,onu ilgili kişilerin o anki arzuları yönlendirir..
Neticede bu tür sahneler de dahil,daha haşin anlarda yaşanır ancak
neden yönetmenlerin tercihi hep bu yöndedir?
Asıl merakım bu.
Ve de hala aptal saptal masa,tezgah üstü fantezileri...
Sıkılmadım;bıktım.
Belki de iyisini yabancı filmlerde gördüğümden bunlar yavan geliyor
olabilir,ne bileyim.

Bir de,bu tür sahneleri kadın yönetmen gözüyle görmek isterdim..
Acaba yorumu nasıl olurdu?
Sanki böyle bir şey hatırlıyor gibiyim ama..
Yönetmen kimdi,filmin adı neydi hiç bilmiyorum.
Böyle bir şeyden haberdar olan varsa yazsın,bilelim.

Son olarak..
En gıcık olduğum bir şey de filmin başından sonuna kadar olur
olmaz yerde slogan haline getirdikleri bir cümleyi tekrar etmeleri.
Bunu seyircinin kafasına çakmaya çalışmaları.
Sanki unutulmaması gereken çok matah bir laf gibi..
En yakın örneği "gölgesizler"den..
"Kar neden yağar,kar"
Kar yağmayan köyde ortaya atılmış bir soru..
Biz de saf saf bu lafların altında derin mânâlar arıyoruz.
İlginçtir kimse de "ne diyor yahu bu" demiyor.
Belki filmin esinlendiği romanı okumak gerekir bunu anlamak
için ama o zaman da filme ne gerek var diye sorarım..
Kısacası ciddiye almamız istenen bu tür filmler aslında yaygın
adıyla "yönetmen mastürbasyonu"...

Uzun lafın kısası,bu hafta sonunun gündüz seansından hiç
memnun kalmadım ben.

Suare mi?

Size ne?
Herşeyi anlatacağız diye senet mi yaptık?

Monica mı Fahriye mi?



Vatan gazetesi bu fotoğrafı koyup soruyor:
-Monica mı Fahriye mi?

Şimdi "başka mevzumu bulamadın?" diyen olabilir.
Hemen cevabını verelim.
Koca ulusal gazete bunda haber değeri bulup yayınlamış.
Bense kendi halinde bir blogcu olarak koymuşum,çok mu?
Hem benim geçerli nedenim var:
-Ayıptır söylemesi Monica'nın hastasıyım.

Hem bu soru göz ve kıskançlık testi için bire bir.
Bir defa cevap vermeden önce bir an bile olsa Fahriye'ye
son bir bakış atma gereği duyanlar kesinlikle fesat.
Çünkü bu,"Fahriye" diyebilmek için onda umutsuzca ele avuca
gelir bir şeyler bulma gayretinden başka bir şey değil.
Yok,işin içinde kıskançlık yoksa o zamanda gözleri bozuk.

Allah aşkınıza ikisine bir bakın.
Fahriye birazdan yaprak sarmaya mutfağa gidecek gibi
dururken,Monica başka bir şey diyor.
Ne dediğini burada söylemem ayıp olur.
Monica'da her tür kadın karakteri var.
Giydir,hanım hanımcık romantik gözlerle baksın dursun.
Soy,azgın bakireyi oynasın.

Özcan Deniz'e Fahriye Monica benzerliğini sormuşlar (nereleri
benziyorsa..)
Fahriye daha güzel demiş.
Fahriye dizinin dibindeyken ne desin adam?
-Monica verdi de biz mi almadık?