30 Ekim 2009 Cuma

Kadın soyunur,erkek gözünü bağlarsa..



Başlığa bakıp da buraya üşüşenleri uyarıyorum:
Okuyacaklarınızın iç gıcıklayıcı erotik bir yanı yoktur!
...
Mehmet Y.Yılmaz bugün köşesinde Salman Rüşdi’nin son
romanı Floransa Büyücüsü’nden bahsediyor.
Eski çağlarda, doğunun kentlerinden birinde kadınlar arasında
derin bir kıskançlığın yol açtığı dedikoduların toplumsal düzeni
sarsmaya başlaması üzerine şöyle bir çözüm bulunmuş:
Bütün kadınlar, bir günlüğüne üzerlerindeki her
şeyi,saçlarındaki tokalardan, iç çamaşırlarına kadar
çıkartarak sokağa çıkacak.
Haliyle bu durumda onları erkeklerin kötü emellerinden korumak
için de bir yol gerekli;o da bulunmuş:
Erkekler de o gün gözlerini sıkıca bağlayacaklar ve hiç
açmayacaklar.

Sonuçta fikir uygulamaya konulmuş.
Ve kentin tüm kadınları, zengini, fakiri, yaşlısı, genci,şişmanı,
zayıfı bir günlüğüne, birbirlerini oldukları gibi görme olanağına
kavuşmuşlar.Kimsenin kimseden bir fazlası ya da eksiği olmadığını
gördükleri gibi,kusursuz bir kadın olamayacağının da farkına
varmışlar.
....
Her ne kadar hikayenin sonu "onlar ermiş muradına biz çıkalım
kerevetine" tadında bitmiş gibi görünse de alınan sonuç bana hiç
ama hiç inandırıcı gelmedi.
Bir defa kadının uzun bir "haa" çekip çabucak meseleyi kabullenmesi,
ikna olması doğasına aykırı.
Biraz kafası yatar gibi de olsa yine de "ama"yla başlayan
mutlaka bir cümlesi,bir itirazı vardır.
Yani kadın n'apar eder oradan başka bir maraza çıkarmayı becerir.
...
Asıl ilgimi çeken kadınlara musallat olmasınlar diye erkeklerin
gözlerinin bağlanması..
Valla bu önlem işe yarayıp da hiç sorun çıkmadıysa şaşarım.

Evvela erkeğin bağlanması gereken yeri gözü değil "şey"i..
Hatta mümkünse bağlamak değil düğümlemek lazım.
Tıpkı gömleğe düğme dikerken ipin kıçına yapıldığı gibi.
Girdiyse çıkamasın çıktıysa,giremesin hesabı..

Yahu erkek kısmının gözünü bağlarsan resimdeki köstebek
gibi olur.Yani görmez ama bilumum alet edevat çalışmaya
devam eder.
Bu arada köstebeğin ellerine dikkatinizi çekerim;gayet bilinçli,
ne yaptığının farkında..Kalabalığı yarıp sanki daha evvel eliyle
koyduğu bir şeye ulaşmaya çalışır gibi.
E Erkek de zaten böyle bir şey işte..
Hem erkeğin işini halletmesi için görmeye ihtiyacı mı var?
"El yordamı" ne güne duruyor...
...
Bir an bu yöntem bizde de uygulansa nasıl olur diye düşündüm.
Ancak böyle bir şeyin olamayacağını fark ettim.
"Kör tuttuğunu öper" lafının edildiği yerde,ne mümkün!

29 Ekim 2009 Perşembe

İlk kitabım çıktı!

Malum bayat espri:
-Artık kimse "kitapsız" diyemeyecek.

Bu imkanı sağlayansa 10.yıl şerefine Blogger.
Profesyonel baskı ve tamamı renkli.
Tabi parasını ödeyene..
Bilgi için buraya kitabı hemen bastırmaya başlamak için buraya
tıklayın.
Ben para ödemediğimden anca fotoğraflarını çekebildim.
Monitör üzerinde bile hoş görünüyor,onu söyleyeyim.



Kitabın kapağı..
...
Bu da haliye içi oluyor..

28 Ekim 2009 Çarşamba

Ana avrat dümdüz gideceksin



Fotoğrafına bakılırsa bırak üç dili,bir dil de bile sövecek gibi
durmuyor ama şiiri güzel.
...
Şiir dendi mi içim kıyılır,bunalıma girerim.
Hele buram buram yalakalık kokan,kör parmağım gözüne
hesabı ne diyeceği baştan belli yaratıcılıktan nasibini almamış
sözlerle yazılmış aşk şiirleri..
O yüzden biri şiir okumaya kalktı mı beni ateş basar "eyvah!" derim.
Bilirim ki biraz önce paşa paşa yanımda oturan adam mutasyona
uğrayacak..
Önce oturuşu,sonra kaşı gözü değişecek..
Sonra da ses tonu..
Biraz önce kakara kikiri konuşan adam gidecek yerine boğazı
düğüm düğüm düğümlenmiş içli biri gelecek.
Çoğunlukla akordu iyi yapılmadığından ilk mısra çatallı bir sesle
okunacak...
Özellikle kendince daha hisli bulduğu yerlerde vurgu yapıp
ardından da bana bakıp tepki bekleyecek falan..
...
Kim demişse doğru demiş.
Hayatta en zor iş,birini ilgiyle dinlermiş gibi yapmak.
İnsanın yüz kasları perişan oluyor;kendimden biliyorum.
Senden beklediği ifadeyi takınabilmek,hiç hissetmediğin,sende hiç
oluşmamış duyguları yüzüne yansıtabilmek için verilen savaş
adamın anasını ağlatıyor.
Üstelik bekleneni verememenin mahcubiyeti,ezikliği de cabası..
Dayak mı yedim şiir mi dinledim,anlayamıyorsun.
O yüzden yanımda şiir okunmasından hiç hazzetmem.

Ancak bu şiiri severim.
Zaten topu topu sevdiğim üç beş şiirden biridir.
Atalet hatırlatınca önceki yazıya da derkenar olsun mahiyetinde
yayınlayalım dedim.


ÜÇ DİL

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde düşünüp rüya göreceksin
En azından üç dil
Birisi ana dilin
Elin ayağın kadar senin
Ana sütü gibi tatlı
Ana sütü gibi bedava
Nenniler, masallar, küfürler de caba
Ötekiler yedi kat yabancı
Her kelime arslan ağzında
Her kelimeyi bir bir dişinle tırnağınla
Kök sökercesine söküp çıkartacaksın
Her kelimede bir tuğla boyu yükselecek
Her kelime bir kat daha artacaksın
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Canımın içi demesini
Canım ağzıma geldi demesini
Kırmızı gülün alı var demesini
Nerden ince ise ordan kopsun demesini
Atın ölümü arpadan olsun demesini
Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini
İnsanın insanı sömürmesi
Rezilliğin dik alası demesini
Ne demesi be
Gümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

27 Ekim 2009 Salı

Ben am English öğreniyorum

inek,farville

Önceki yazıların birinde Reha Muhtar'ı,"bu konu sörkılında"
dediği için aklım sıra eleştirmiştim.Burada yazmadım ama
yine TV de bir sunucunun "izleyicilerimizin daha iyi anlayabilmesi
için step step gidelim" demesiyle de dalga geçmiştim.
Ancak kendime ve etrafıma bakınca aslında bizim de onlardan pek
farklı olmadığımızı gördüm..
Mesela biz de başkasının hosting hizmetinden yararlanıp web de
kendi domainimizle site kuruyor,moderator çalıştırıyorduk.
Postlarımızı Blogger'a upload ediyor,beğendiğimiz yazılımları
ise download ediyorduk.
Mailimizdeki spamları siliyor,ilginç bulduklarımızı ise forward
ediyorduk.
Friend Feed,Twitter ve Facebook'a yüklenen içeriklere yorum
yazmaya üşendiğimizde likelayıp geçiyorduk.
Beğendiğimiz siteleri bookmarkımıza ekliyorduk.
Oyunlarda level atlıyor,saklamak istediklerimizi save ediyor,
Download ettiğimiz divx,xvid vs.filmlerden capsler alıyorduk.
Tabii codecleri download etmeyi de ihmal etmiyorduk.
Bir şeyin doğruluğunu check ediyor,şarkıların sözlerinden çok
soundunu sevebiliyorduk falan filan...
Daha böyle gider de,fazla uzatmaya gerek yok.

Peki bu durum gerçekten de eleştirilecek kadar kötü bir şey miydi?
Yukarıda söyledim.Önceleri dalga geçmiştim ama sonradan fikrim değişti.
Hele yazının buraya kadar olan bölümüne bir baktım da ,ingilizceyi
sökmemize pek bir şey kalmamış.
Ufak bir gramer sorunu var gibi görünüyor o kadar.
Ancak dert değil.
"Am,is,are" triosu,bırakın okula gideni kazara okulun önünden geçmiş
olanın bile bildiği bir şey.
Belki irregular verbs'ler biraz sorun olabilir.
E o kadarına da kıçınızı sıkıp biraz ezber yapıverin.
Var mı öyle hem beş kuruş vereceksin,hem şoförün yanında oturacaksın
hem de halangilin kapısının önünde ineceksin.
Yok öyle şey!
Beş kuruş ödemeden yattığın yerden dil öğreniyorsun daha ne?..

İhtimal "Böyle de dil mi öğrenilir?" diyen olursa da şöyle derim:
Çocuklar nasıl öğreniyor?
Hiç,bir bir buçuk yaşındaki çocuğunu "gitsin biraz dilini öğrensin kerata"
diye okula gönderen birini duydunuz mu?
Ya da "kıyamam ben bu sıpaya" deyip eve öğretmen çağıranı?
Eee..
Onlar da işte böyle ufak ufak kaptıkları kelimelerle bir gün gürül gürül
konuşmaya başlıyorlar.
Yalnız kafam şeye takıldı..
"Döt"e..
Acaba onun yerine konacak kelime ihtiyacımıza cevap verebilecek mi?
Ağzımızı doldura doldura "dötümü ye!", "dötümün kenarı" ya da "aç da
dötüne gül" gibi lafları yine etkili bir şekilde kullanabilecek miyiz?
Araştırdım;sonuç sevindirici..
"Bottom, buttocks" ve benzeri kelimeler var.
Ama hiç biri onun yerini tutabilecek gibi görünmüyor.
Sadece "guts" diye bir kelime var ama devşirme gibi duruyor.
Denemek için buttocksu cümle içinde kullandım,ama hiç beğenmedim.
Mesela "buttocksumun kenarı" dedim ama hiç de öyle vurucu gelmedi
kulağıma..
Şahsi kanaatim başkaları da bu kelimeleri sevmez ve de kullanmaz.
Yani,"döt"ü bari kurtardık.

Not:Yukardaki inek resmine bir anlam yüklemeye çalışmayın.
Bir anlamı yok.Ben onun bakışlarının hastasıyım da,o yüzden
koydum.

25 Ekim 2009 Pazar

24 Ekim 2009 Cumartesi

Kadının içindeki gardiyan

mutfak dolabi

Bir kadına de ki, "dolap lazım mı?"
Kesinlikle hayır demez.
Çünkü mutlaka ortadan kaldırması gereken bir şeyleri vardır.
"Peki,kaç tane?" soruna desin ki "on beş"...
Boşver sen on'u beşi..Otuz tane yaptır.
İçiniz kalkmasın diye sanal tükürük kullandığım parmağımla
aha da şuraya yazıyorum;eğer anında otuzunu da tıklım tıkış
doldurmazsa namerdim.
Sanki mübareklerin ruhlarında gardiyan gizli..
Gaipten bir ses ona diyor ki,"tık!"...
O da tıkıyor;eline ne geçerse..
E haliyle tıkmak için kapalı mekan gerek.
O yüzden de gözü kapalı mekanlarda..

Mesela ev alacak ya da kiralayacak ilk sorusu şu oluyor:
-Mutfakta dolap var mı?"
Gardrop alacak,"kaç kapaklı?"
Yatak,bazalı....
Yahu karı kocayı üst üste koysan iki metre gelmiyor ama aldıkları
yatak iki kırk..
Neden peki?
Soru mu şimdi bu?Deminden beri ne anlatıyoruz biz?..

Koltuk takımı?
Ziktiret;çek-yat daha iyi..
Üstü misafir yatağı,altı (bazası) ardiye..
Ayakkabılık vs.filan?..
Mutlaka orasında burasında kapaklı bi yer olmalı.
Olmazsa da oldurmalı.

Şimdi denecek ki "e birader kap kacak takım taklavat dışarda kalsın da
toz toprak mı olsun?
Hem kadınlar tertip düzen meraklısıdır; nesi kötü ki bunun?"

Peki;bir şey lazım olsun arayın da, o tertip düzen dediğiniz şey bir işe
yarıyor mu görün.
-Benim bi şey olacaktı,nerdeydi o?
Başkasını bilmem;ama bizim evde bunun cevabı genellikle
şöyledir:
-Şimdi durup dururken o da nerden çıktı?..
Bi yere koydumdu ama..Bi düşünmem lazım.
...
Asıl amaç tıkıştırma olmasa da buzdolabının da kullanımı aynı.
O da hücre hapsi alanlar için..
Girenin sağ çıkması mümkün değil.
-Şurda bi sütlaç vardı,nerde o?
-Dolaba kaldırdım.
Dikkatinizi çekerim."Buzdolabına koydum" demiyor;"kaldırdım"
diyor. "Sütlaçın ayağını kaydırdım" demenin kibarcası yani...
Ya da "sizlere ömür" demenin..
Daha ben dolaba giren bir şeyin sağlam çıktığını görmedim.
Filmlerdeki gibi rutubeti,işkencesi bol cezaevi sanki..
Girenin ya ölüsü çıkar,ya da haşatı..
Buzolabından da "türlü" malzemesi..
Haliyle tıkılan şey gözden ırak olunca gönülden de ırak oluyor,
bir de araya başka şeyler girerse unutulup gidiyor.
Lazım olup akla gelinceye kadar da bir tarafları çürümüş oluyor.
E çürük çarık kısımları atılıldığından azalan zerzevattan da tek başına
adı belli yemek yapmak mümkün olmuyor.
"Akşama patlıcan" var diyemiyor mesela..
O zaman hepsini birleştirip "türlü" yapıyor.

Laf açılmışken bir şey daha..
Bu bozdolapları genelde ağzına kadar tıka basa dolu olduğu halde
niye elini attığında yiyecek bir şey bulunmaz?
(Yoksa bu bana özgü bir şey mi?)
...
Tabi bunları durup dururken yazmadım.
Dün akşam küçük ebatlı bir dolapla burun buruna gelip,yine kan
beynime sıçrayınca iki laf etmeden duramadım.
...
Ben evin sade döşenmişini severim.
Kaşım gözüm kararmayacak,ortalık ferah olacak.Eşyalar köy bakkalı gibi
üst üste binmiş,çorba gibi karışmış olmayacak.
Ne kadar sade olursa,benim için o kadar iyi..
Bilekten dirseğe kadar bilezikle dolu bir kol yerine tek ama zarif
bilezikli bir kolu tercih ederim .
Hem kolu görelim hem bileziği babında..
Kısaca biz buna "dekorasyonda minimalist yaklaşım" da diyebiliriz.
(Buyur?Kim neyim malist?Hay ben senin entel dantel havalarını yiyeyim emi!)
O yüzden kargaşa yaratacak,alan daraltacak her abur cubur sinirimi bozar.
Ancak son zamanlarda bu bana bir komplo mu diye düşünmeye başladım.
Bir nevi istifaya zorlama..
Hani işyerlerinde yaparlar ya..
Kendi ayrılsın,tazminat hakkı filan doğmasın diye..
Önce yetkilerini kısarlar,hareket alanını daraltırlar,alakasız görevler
verirler olmadı başka yere tayinini çıkarırlar.
Acaba diyorum gün gelecek bu ahşap zımbırtılardan eve giremeyip,
"doğal olarak" dışarda kalacağım ortam mı yaratılmak isteniyor?
Derken aklıma daha kötüsü geldi.
Acaba evde boyuma posuma kalıbıma uygun ahşap mamülü var mıydı?
Olur a;mazallah içine bir tıkarsa...
Cezaevine düşsen belki af maf çıkar yırtarsın da,ya bu dolaplardan...
Hadi "misafirlik" filan olsan geçici bir süre de olsa dışarı çıkma ihtimalin
var da..
Yahu meşhur Alkatraz'a düşsen bile kaçma şansın var da burda hiç
kaçarın yok!
Hay ben senin dolabının...

21 Ekim 2009 Çarşamba

"Mutluluğun resmi" palavrası

resim,tablo
Dün ilk defa bir hıyarlık yapıp araştırmadan bilgi verdim.
Halbuki normalde dışardan aldığım her bilgiyi başta konunun resmi sitesi
olmak üzere araştırırım.Yetmez,basılı kaynaklardan da check ederim.
"Check de neci? "demeyin,ciddi yazıların içinde bu tür İngilizceden devşirme
laflar olmazsa kimse söylediklerini takmaz."Check" yazmamın nedeni o.
"Bak bu bilimsel.." babında yani...
Akşam TV'de de Reha Muhtar "bu konu sörkılında" diyordu..
Hey Allahım ya..Sörkılını yiyiim emi..
Neyse bu dingillikleri irdelemeyi sonraya bırakıp step step kendi konumuzu
didiklemeye başlayalım..

Aslında bugün "sütyende dallı budaklı dantel motifleri olması
şart mıdır,olmaması göğüslerde sarkma,deride döküntü,kaşıntı
ve de mide bulantısı yapar mı,dantelli sütyenin afrodizyak etkisi
var mıdır,dantel yoksunluğu nedeniyle beklenmeyen bir etki gördüğümüzde
kime/kimlere müracat etmeli "konularını içeren bilimsel bir yazı yazacaktım.
Ancak Siyah Kelebek'in önceki yazıya yaptığı yorum sonrası kafayı Abidin
Dino'nun olduğu iddia edilen tabloya takıp işin aslını faslını araştırmaya karar
verdim.
Araştırmaya da gerek yoktu aslında;çünkü Evren'in verdiği linkler
konuyu yeterince açıklıyordu ama taktım bir kere..
İlle de konuyu bir de kendim kurcalamalıydım.
Hem tablo da Dianne Dengel imzasının olmasına,resmi sitesinde yayınlanıyor
olmasına rağmen pekala çalıntı da olabilirdi.
Uzatmayalım,sonuçta işe koyuldum.
Önce DD'nin tablolarını inceledim,sonra da A.Dino'nun..
Küçük bir saplama..
Resimle bir parça ilgilenenler bilirler.Her ressam döneminin akımından
o akımın öncülerinden,ustalarından etkileniler.Sonra yavaş yavaş kendi
tarzları oluşur.Bunun sonucu da resimsever vatandaş bir tabloya
baktığında çoğunlukla onun kime ait olduğunu bilir.
Boya ,renk seçimi,fırçayı kullanış biçimi vs.ile kendini ele verir.
Ben iki ressamın da resimlerini incelediğimde,pardon!
"Baktığımda" diyeyim bari..
Sanki uzman gibi bir algı yaratmayalım insanlarda..
"Tarzlarını öğrenip mukayese etmek için şöyle bir baktım" diyelim en
iyisi..
...
A.Dino Kübizm'den etkilenip Picasso'nun peşinden gitmiş başlarda..
Mesela şu karpuz diliminin resmedildiği tablo da görüldüğü gibi..
Sonraları siyasi görüşü doğrultusunda resimler yapmaya başlamış.
D.Dengel'in tabloları ise bana masal kitaplarının kapaklarını anımsattı.
Hemen hemen her tablosu bir diğerini akla getiriyordu.
Hele o karyola başlığı ve yorgan standarttı sanki.(Yukardaki tabloda olduğu gibi)
Üstelik her yaştan insan sürekli mutluluk krizine tutulmuş gibiydi.
Aslında buna mutluluk değil de rehavet desek daha doğru sanki..
Hani sıcak hamamda kese yedikten sonraki pelteleşme,gevşeme hali..
Kısacası aralarında en ufak benzerlik bile yoktu.
Sadece sürekli sırıtan adam tasvirlerine bakıldığında bile o tablonun
A.Dino'ya ait olmadığı anlaşılabilirdi.
Bokunda boncuk bulmuş gibi yerli yersiz durmadan sırıtan işçi,köylü mü
olurdu..
...
Bunları kafamın bir kenarına yazıp başladım söz konusu tabloyu incelemeye..
İlk başta soba ve köpeğe takıldım.Sonra da insan figürlerine..
Yanılmıyorsam o soba dökme demir...
Şu eşek ölüsü gibi ağır olanlardan..
Üstelik de dekoratif.Yani zengin işi..
Zengin birinin artık kullanmaktan vazgeçip attığını,bunların da kaptığı
düşünsek,o günlerde memlekette kaç zengin var,kaç soba sokağa atılmıştır?
Herhalde çok değildir.
O zaman çoğunluğa hitabetmeyen bir figürün toplumun tamamını ilgilendiren
mutluluğu anlatmakta kullanılması ne derece mantıklı?
Sonra köpek.
O uzun kulaklı köpeğin bizim çomarla bobiyle uzaktan yakından alakası yok.
Sokakta sahipsiz rastlayamayacağımız basbaya cins bir köpek.
Hem köpeklerin evlere girmeye başlaması daha yeni..
Ayrıca her ne kadar fikrini bilmesem de siyasal görüşü nedeniyle evde köpek
beslenmesini zengin züppeliği olarak değerlendirebilir A.Dino..

İnsan figürleri..
Çocuklar da dahil hepsinin saçı pırasa sapı gibi düz ve sarı ...
Üstelik adam yaşlı olmasına rağmen hala saçlı..
Gerçi yaşlanınca herkesin saçı dökülür diye bir kural yok,ancak yine de çoğunluğa
hitebedebilmesi için önleri dökülmüş bir kafa daha mantıklı.
Adam da bıyık da yok.
Hele o devirde bıyıksız adam düşünülemez bile..Ya badem ya da Clark tipi bıyık
olmalıydı.
Dahası adamda bıyık yok ama sakal var.
Bu da bizde olmayacak şeylerden..
Son olarak karyola..Yahu o lüks be..Lüks..
Nesine yetmiyor ki yer yatağı?
...
Sonuç:
Yayınladığım iki resim ve verdiğim linklere bakılacak olursa "mutluluğun resmi"ne
benzeyen bir sürü tablonun olduğunu görürüz.Hem de aynı ressamın elinden çıkma
olduğu her halinden belli olan..
Eğer malum tabloyu A.Dino yaptı dersek diğerlerini de sahiplenmek gerekir.
O da A.Dino'ya hakarettir.
Öyle ya canım!Ne diye birbirine benzeyen bir sürü tablo yapsın ki..
Ondan istenen tek bir resimdi.
O da bir olurdu,pir olurdu.
Yanlış mı?
...
Önceki yazıda Evren'e yaptığım yorumda da belirttim.
Zaten adam böyle bir resimin yapılamayacağını yazdığı şiirde söylemiş.

"İnebilseydin o vapurdan.." la başlayan mısrayla N. Hikmet'in dönmesini
şart koşmuş.

Devamında ise;
"işte o zaman yapardım Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;ne boya..."
...
Yani;ister balık deyin,ister eşek..
"Kavak ağacına çıktığında yaparım" diyor..
Çünkü yakın zamana kadar bırakın dirisini ölüsünün bile
giremediği yere o dönemlerde nasıl gelecekti ki?
...
Bilmem yeterince aydınlatabildim mi..

Bu derin araştırmaya dayalı bilimsel ve analitik yazılar da beni yoruyor yahu..
En iyisi Ahmet Hakan gibi "Yedi başlıkta mutluluğun resmi" türünden birşeyler
karalamaktı ya,neyse...
Bence bir iki fırt birayı hakettim;itirazı olan?

Not:
Yukardaki resim de Dianne Dengel'e ait.
Hem önceki yazıdaki resmi tekrar yayınlamamak hem de iki resmin de aynı
elden çıktığını göstermek bakımından bunu tercih ettim,biline..

20 Ekim 2009 Salı

Ümidini mutluluğuna göre uzat.

mutlulugun resmi,dianne dengel

'Ümit, mutluluktan alınmış bir miktar borçtur.'demiş Joseph Joubert...
"Joseph Joubert" de kim birader diyen Google'a baksın;ben
üşendim bakmadım.
Gerek de yok zaten;akıldanenin biridir zahir,kim olacak da...
Neyse...

Bu lafı bugün Hıncal'ın yerinde gördüm.
İlk bakışta hoşuma da gitti;ilginç ve yerinde bir tesbit gibi geldi.
Sonra da ürktüm bu laftan.
Çünkü,benim gibi fazlaca ümit eden,buna karşın mutluluktan çok
da nasiplenmemiş,bundan sonra nasiplenmesi de zor görünen,hatta
bu kafayla imkansız olan biri olarak epeyce ağır bu borç yükünün
altından kalkabilir miyim diye düşündüm.
Malum,gelir-gider dengesi..
Öyle ya,alınan hibe değil borç.
Borç da bir anlamda geri ödeme taahhüdü;emanet.
Ya ödeyemezsem?
Bunun icrası,mafyası yani topuk işi var mı?
İlerde affa filan uğrar mı,takside bağlanma şansı var mı?
İşin kötüsü mutsuzluktan mutsuz olan,şikayet eden biri değilim ki..
Borç yiğidin kamçısı deyip çalışıp çabalayıp hesabı kapatmaya
uğraşsam..
Durum,"elle gelen düğün bayram;salla gitsin" durumu...
Valla kafam karıştı,işin içinden çıkamadım.
Baktım olacak gibi değil "ayağını yorganına göre uzat"
özdeyişinden esinlenip,ümidimi olası mutluluğuma göre uzatmaya
karar verdim.

Peki bu kafayla becerebilir miyim?
İşte ben bu soruya gülerim.
Hem de ağzımla değil,böyle durumlar için kullandığım bir başka
organımla..
...
Yukardaki resim Nazım Hikmet'in Abidin Dino'ya, "Sen mutluluğun
resmini yapabilir misin, Abidin?"sorusuna cevaben yapmış
olduğu resim.

Kimden borç aldığımızı bilelim dedim de,o bakımdan...