29 Aralık 2010 Çarşamba

Babalar günü..



Benim için bundan sonra "babalar günü" 29 Aralık..
Anneler gününe karşılık olarak ayıp olmasın babından laf
olsun diye icat edilmiş,zamanını tam olarak kimsenin kestiremediği,
kiminin zamanı gelmeden,kiminin iş işten geçtikten sonra kutladığı
osuruktan bir gün yerine ilk defa baba olduğum günü "babalar günü"
olarak kutlamaya ve de ilgili kişilere "kutlattırmaya" karar verdim.
Napiim canım;hiç olmazsa daha anlamlı..
Haksız mıyım?

Not:
"Haksız mıyım?" cümlesi bir soru cümlesi değil,lafın gelişidir.
İşgüzarlık yapıp da "ama öölee ama böölee" türünden yorum yapılıp
asabımın bozulmamasını önemle rica ederim.
Kafamın tasını attırmayın!
Lütfen!

28 Nisan 2010 Çarşamba

Tartaklamalı eğitim



Çocuk yetiştirme konusunda kendimi epey bilgili zannederdim.
Hatta edindiğim kitabi bilgilerin üzerine çocukluğumda
yaşadıklarımdan edindiğim kullanılabilir kıssa-hisse ne varsa
ekleyip harmanlayınca,teori bir yandan pratik bir yandan hesabı
süper ebeveyn olduğumu düşünürdüm.
Derdim ki "ah elime bir kaç çocuk geçse de şööle cillop gibi
yetiştirsem,el âlem çocuk nasıl yetiştirilmiş bir görse"
(El âleme göre ne varsa artık.)
Ancak yanılmışım;meğer "pedagojik formasyon"um eksikmiş!
...
Uzunca bir süredir "Aman dikkat!Ergenlik dönemi" klişesi yüzünden
olan biten bir takım şeyleri gözardı edip dişimi sıkıyor,bıyıklarımı
kemirip duruyordum.
Hatta sırf bu yüzden o biricik aksesuvarım imamın bıyığına benzemişti.

Bir akşam...
Aslında bu gibi durumlarda lafa "zaten o gün cinler tepemdeydi"
türünden bir cümleyle başlanır ancak,benim durumum hiç de
öyle değildi.
Aksine keyfim gayet yerinde ve kakara kikiri vaziyetteydim.
Ta ki sevgili kızım tepemi attıracak lafı edene kadar.
Sabır taşının bile "yetti ulan gayrı" dediği ana kadar yani.
Ben de "yetti gayrı" dedim,gayet yüksek volümde ve de bas
bariton tonda başladım arya söylemeye...
Ki insan dinlemeye doyamaz.
Hatta kendim de doyamadım söyledikce söyleyesim geldi.
Çoştukça coştum.
Bir ara ergenlik adayı diğer sıpa volumü biraz kıssak diyecek oldu
"kusura bakma seni atlamışım;senin de hakkını yemeyelim" dedim,
bir kuple de onun için söyledim.

Boşuna dememişler müzik ruhun gıdasıdır diye..
Yavrucaklar gıdayı alıp doyunca haliyle üzerlerine bir rehavet çöktü,
ses soluk kesildi.

Oh be!
Başlarım ulen sizin ergenliğinize mergenliğinize!..
Hatta pedagojisine de,onu çıkarana da...
Bu ne ya?

Ertesi sabah..
Kalktım,kapının altında bir not...
Peçeteye yazılmış olsa "sesimi beğendiler de yeni istek yaptılar
galiba" diyecektim ama bu şiddet kullanılarak yerinden söküldüğü
her halinden belli pötikareli kağıt,içinde pek de hayırlı bir şeyler
varmış gibi durmuyordu.
Okudum.
Yazının ilk cümlesi ve de aynı zamanda özeti şuydu:
"Ben de sizi mantıklı biri zannederdim!"
Haydaaa...Buyur burdan yak!
İyi de ben bu konuya hiç çalışmamıştım ki!Hatta bu konunun
varlığından haberim bile yoktu.
Haliyle karşı hamle yapacak durum da yoktu.
Çareyi kimselere görünmeden erkenden büroya kaçmakta buldum.
Nasılsa akşama kadar bir hal çaresi bulurum diye..

Notu üç beş defa okudum.
Düşündüm taşındım,sonuçta "gidişata bakar ona göre davranırız deyip"
hiç bir şey yapmamaya karar verdim.
Nasıl olsa bir iki gün küser sonra da bir şekilde arayı düzeltiriz diye
düşündüyordum,ancak öyle olmadı.
Yani küslük hali hala devam ediyor.
Bunları yazdığım an itibariyle de durumda değişiklik yok.
İnatlaşmaya devam ediyoruz,bakalım sonu nasıl olacak.

Bu arada şunu söyleyeyim,insan ev alırken de kiralarken de
günün birinde küsüşeceğini hesabederek hareket etmeli,seçimini
ona göre yapmalı.
Malum,küsüşenler evin içinde mobil haldeyken aynen hapishanede
olduğu gibi birbirlerinin voltalarını kesmezler.
Mümkün olduğu kadar karşılaşmaktan kaçınırlar.
Sanki küstüğü kişi oralarda yokmuş gibi yaparlar.
Bu ölçütlere göre bizim ev bu işlere uygun değil.

Uzunca bir koridor...
Hani bir ucunda tıraş olsan öbür ucuna varana kadar sakalın tekrar
çıkar.
Hatta biraz abartıp o araya dolmuş hattı koysak,"olur mu kardeşim,
hiç rantabl değil" diyen çıkmaz;müşterisi çok olur çünkü..
Uzatmayalım,koridorun bir ucunda ufaklıkların odası diğer ucunda
da salon var.Diğer odalar ise yanyana dizilmiş durumda..
Evin çok kullanılan iki ünitesinden tuvalet bana yani salona yakın,
mutfak da kızların odasına..
Her iki tarafın da diğerinin bulunduğu bölgeye gün içinde en az
üç beş defa gidip gelmek zorunda olduğu,trafiğin de tek şeritten
yürüdüğü gözönüne alındığında ..
Hadi bakalım sıkıysa bu durumda birbirinizi göremezden gelin bakalım.
Karşılaşıp karşılaşmamak sorun değil aslında,ancak o ara çıkabilecek
en ufak problem meseleyi derinleştirebilir;korkum o.
O nedenle en makul çözüm ortalarda görünmemek..

Her zaman söylerim;Allah razı olsun şu Amerikan filmlerinden.
Ne zaman başım sıkışsa içinden bir bölüm derdime deva olur.
Yine öyle oldu.
Diyelim mutfağa gitmem gerekti..
Aynen polisiye filmlerde olduğu gibi önce hemen kapıya yaklaşıp
sırtımı duvara yaslıyorum,sonra yavaşça kafamı çıkarıp koridora
doğru bakıyorum.
Gelen giden yoksa "temiz" deyip en yakın odaya doğru hamle ediyorum.
Orası da "temiz"se bitişiğindeki diğer odaya atlıyorum.
Neticede böyle böyle mutfağa ulaşıyorum.
Dönüşü ise sorun değil.Nasıl olsa sırtım dönük,bu defa tedbir alma,
vaziyeti ayarlama sırası ona geliyor.

Valla bir yazının mokunu çıkartmak diye buna derim ben.
Eşek kuyruğu gibi uzadıkça uzadı..
Neyyse,devam...

"Ulan şu dünyada bahtsız bedevi bir ben mi varım" diye düşünürken
tavsiye üzerine Sevim Gözay'ın yazısını okudum.
Meğer yalnız değilmişim.
Yazıda iki alt başlık var ki meselenin özeti...
"Son model kız babaları" ve "Patron çocuk-İşçi aile"

Bu yazıyı da okuduktan sonra kararımı verdim.
Anlaşılan o ki "yavrum,kuzum"la bu işler yürümeyecek.
Sonuç:Tartaklamalı eğitim.
Hem ne demişler,"kızını tartaklamayan dizini tartaklar!"
Benimse dizlerim kıymetli,kıyamam.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Ver mektuplarımı...

facebook resim

Akşam NTV'de Radikal gazetesinin teknoloji yazarı Serdar
Kuzuloğlu vardı.
Haliyle konu internetti tabii..
Konuşmasında,internete gönderilen tüm içeriğin ilelebet
orada kalacağını,sildiğimizi zannettiğimiz şeylerin aslında yok
olmadığını,üstelik paylaşımsitelerine gönderilen içeriğin site
tarafından üçüncü şahıslarla paylaşabileceğini,üye olmakla bu
hakkı onlara kendi elimizle verdiğimizi falan anlatıyordu.
Aslında bunlar bilinmeyen şeyler değildi.
Zaten biz o içerikleri bilerek isteyerek yüklüyorduk oraya.
O bakımdan başlarda konu çok da ilginç gelmemişti bana..
Ta ki aklıma arka mahallede yaptığımız yazışmalar gelene kadar.
Arka mahalle dediğim,hani şu mesaj kutuları,mailler falan var ya,
oralar işte..
"Gözden ırak,biz bize" sandığımız yerler..
Milletin dedikodusunu yaptığımız,"böcüğüm,güzelim,kurabiyem
yerim seni" türünden muhabbetler yaptığımız yerleri yani..
Adamların aklına esse de, o maillere,mesaj kutularına,msn'ye
nasıl olsa bizden başkası okuyamaz rahatlığıyla yazdığımız yazıları
eskidenyedigimhurmalarsimdikicimitirmalar.com benzeri
bir adreste toplayıp da kullanıma açsalar nasıl olurdu?
"Nasıl olurdu"nun cevabını size bırakıp "nerdeee o eski günler"
diyorum.
Gizli kalmasını istediğin şey gizli kalırdı.
En kötü ihtimalle ağzı sıkı bir kaç kişi bilirdi,onlardan da sır
çıkmayacağını bildiğinden rahat olurdun.
Diyelim ki bir ilişkin var.
İlişkin devam ediyorsa zaten sorun yoktu.
Şayet biterse yine sorun yoktu,delilleri karartmak için herkes bir
birinin mektuplarını geri verirdi iş biterdi.

Şimdi?
-Al mektuplarını...Sen de ver mektuplarımı..
-Facebook!Sen de!..

11 Nisan 2010 Pazar

PazarLIK

kadin
Doğruyu söyle canımı ye!

Geçenlerde NTV'de yapılan kadınlar gününde (On kadın) gün
bitmeden
eve erkenden çıkagelmiş evin herifi rolünde
Hakan Eratik vardı.
Dediğine göre,ilgisini çeken bir kadınla karşılaştığında aklına ilk...
...
Valla bir atımlık barutum var,onu da bir günde bitiremem.
Aklına ne geldiği sonraya kalsın yani.

21 Mart 2010 Pazar

PazarLIK

Pazar keyfi!
(Yanlış anlaşılmasın,ben tırtılları kasdediyorum.)
...
Her fırsatta Mordillo'nun karikatürlerini sevdiğimi söylerim.
Bu karikatürünü diğerlerinden ayrı tutar, daha bir severim.
Çünkü insanın üzerinde "çok şükür halimize" etkisi bırakır.
Haksız mıyım?


16 Mart 2010 Salı

Bu bizim şarkımız olsun..



Bekriya "derin" bir mevzuda "sevmek için sebebe gerek yok"la
"yaktın beni vijdansız" arası Tarantino'dan esinlenme volümlü
bir yazı yazmış.
Yalnız bunu olmuş bitmiş bir şey için mi, yoksa ilerde olabilecek
bir şey için peşin peşin önlem olarak mı,ya da her ne kadar aksini
iddia etse de birini methetmek için mi yazmış orasını pek
anlayamadım.
Oysa yazıyı en az beş defa okudum.(IQ'yu siz tahmin edin.)

Bilmeyenler için söyleyeyim,zaten bu Bekriya ile Cüzzamlı'nın
yazdıklarını yanlış anlayıp ters köşeye yatma ihtimali çok kuvvetlidir.
Okuduklarından etkilenip de lokman hekim edasıyla "dur bir şeyler
yazayım da yaralarına merhem olsun dersen hata edersin.
Olası bir hataya düşmemek için yapılacak ilk iş birbirlerine yazdıkları
yorumlara bakmaktır.
Gerçi bunu yaparsan yorum yazmaktan vazgeçebilirsin de..
Çünkü yazdıkları yorumdan çok muhabbete benzediğinden kendini iki
sevgilinin arasına girmiş kara kedi gibi hissedebilirsin.
Örnek olsun bakımından söylüyorum,akşam ben söz konusu bu yazıyı
okudum.Ancak hemen yorum yazmadım.Aynen yukarda bahsettiğim
gibi önce yorumlara baktım Cüzzamlı ne demiş diye..
E daha evvel darbeyi yedik bir defa..
Ne demişler:"Dirgeni yiyen sıpa,bir daha gelmez sapa!"
İyi ki de bakmışım.Cüzzamlı bir araba dolusu kapa parantezle gülmüş.
Şimdi gel de yorum yaz.Yazamadım tabii..

Neyse bunlar çok önemli değil,önemli olan yazısında "öpmüşüm ulen
yedi sülaleni;evvelden sen mi vardın" kıvamında efelenip kuyruğu dik
tutar bir tavır takınması..
E ne demişler,"bana kankini söyle,sana kim olduğunu söyleyeyim"
Kankisi Cüzzamlı olan birinden de başka türlüsünü beklemezdim
doğrusu..(Cümle "kankisi Bekriya olan.." şeklinde de kurulabilir.)
Gelelim yazının en can alıcı cümlesine...
Diyor ki "Şarkılardan nefret etmek istemiyorsanız başkalarıyla
ilgili anlamlar yüklemeyin üzerine. Bırakın notalarda kalsın anlamı .... "
Doğru lafa ne denir...
Ben de bu özlü söze küçük bir ilave yapayım dedim:
Sakın ola delilik yapıp da "bu bizim şarkımız olsun" havasında
onu bunu sevdiğiniz bir şarkıya ortak etmeyin.
Maazallah günün birinde işler ters giderse ömür billah o şarkı
ya da şarkılardan mahrum kalırsınız.
İlle de bir şarkımız olsun diyorsanız "arabada beş evde on beş" türünden
bir şey seçin .
Hiç olmazsa sittin sene dinlemeseniz de bir şey kaybetmezsiniz.
Sonuç olarak...
Her ne kadar yine birilerinin sırtından blog güncellemenin vicdani
rahatsızlığını hissediyor olsam da topluma yararlı bir mesaj vermenin de
haklı gururunu yaşıyorum.
Ellerim dert görmesin diyor,gözlerimden öpüyorum.
Teşekküre gerek yok;biz ne için buradayız sanıyorsunuz?

8 Mart 2010 Pazartesi

Aşk...


...
Aslında 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle kadınların
hoşuna gidecek bir şeyler yazıp şirinlik yapacaktım.
Yazdıklarımı desteklesin,daha bir etkili hale getirsin diye bir
tane de karikatür koymaya karar vermiştim.
Ancak aramalarım sonucunda içime sinen konuya uygun bir
karikatür bulamadım.
Daha fazla aramaya da üşendiğimden elimdeki mevcut
karikatürlerden birisini ite kaka bu güne uygun hale getirmeye
karar verdim ve bu iş için yukardaki karikatürü seçtim.
Niyetim adamın el haraketinden yola çıkarak bir şeyler uydurmaktı
ama arkamı dönüp baktığımda gördüm ki şu ara bende onu yapacak
münasip bir organ yok.
Yazmaya yazmaya elim iyice soğumuş;iki elimle bi klavyeyi
doğrultamaz hale gelmişim.
Gerçi karikatürdeki kadının hareketi de şevkimi kırdı.
Ne kardeşim bu böyle "ipini çektim" der gibi?
Allah göstermesin,ya boğulsa?...
...
Yukardaki yazının açıklaması:
Tekrar yazmaya başlamak için bir şeyler uydurup bir yerlerden
başlamam gerekiyordu,ben de öyle yaptım..

10 Ocak 2010 Pazar

Yola çıktım ,yoldan çıktım



Epeydir kafam karışık.
Bu kafayı tekrar fabrika ayarlarına döndürmenin mutlaka bir
yolunu bulmam lazım.
Da...Nasıl?
Mübarek sağı solu bol miktarda çizik DVD gibi..
Ne hasarlı bölümlerdeki verileri okuyabiliyorsun ne de tamamen
kaldırıp silebiliyorsun;lök gibi duruyor orada.
Ne yapmaya kalksan engel oluyor.
...
Çok bilmişler demişler ya,"hayatından memnun değilsen ya kendini
değiştir ya durumunu" diye..
("Düşünü değiştir" diyenler de var.)
Hadi sıkıysa yap bakalım o hasarlı sektörlere rağmen değişimi de,
görelim!
...
Hiç bir işe yaramayacağını bile bile bir yandan bunları düşünüp
bir yandan da gazeteleri karıştırırken Ertuğrul Özkök'ün yazısına
denk geldim.
Yazının başlığı şöyle:Yola çıktım,yoldan çıktım.

"Hah" dedim ya.."İşte aradığım bu!"
Daha yazının içeriğini bile bilmeden havada kaptım lafı.
Nasıl kapmam;şu ara tam bana lazım olan şeyi söylüyor.
Yol gösterici,klavuz..İlaç gibi bir şey!..

Oldum olası yoldan çıkmaya teşne vaziyetteyim zaten.
Yani işin o kısmı tamam.
İş,yola çıkabilmekte;çıktık mı gerisi gelir nasılsa..
Yazıyı okuyunca baktım ki yola çıkmak da kolay.
"Doktorum" dediği Jean Anthelme Brillat-Savarin bunun nasıl yapılacağını
anlatmış:
"Burgonya şarabı insana saçma şeyleri düşündürür.
Bordo şarabı onlar hakkında konuşturur.
Şampanya ise onları yaptırır."

Bunu okuyunca içimden "istediğimiz şaraptan başlayabilir miyiz?"
demek geldi.
Şeytan diyor direkt şampanyadan gir!
Hiç vakit kaybedesim yok da..

Neyse,ben bi şampanya alıp geliim..
"Geliim" lafın gelişi..
Şampanyayı almışsam yola çıkmışımdır demektir.
Ne işim var ki burda?